I  -  BEYİNLER NE İŞE YARIYOR ?

 
 

Çevreyi algılama gücünü kültür ve bilim boyutundaki başarısıyla sürekli geliştiren, çevre ilişkilerini teknolojideki olanaklarıyla kendi varsayımları doğrultusunda yönlendirebilen insan, bütün bunları, ona üstün bilişsel/iletişsel gizilgücünü kazandıran beyin evrimine borçludur. Dil yetenek ve becerileri, insanın sözkonusu üstün olanaklarının çıkış noktası, sonucu, motor gücü ve simgesidir diyebiliriz.

...Başka bir deyişle, kuşlar "kuşbeyinli" oldukları için uçabiliyorlar!


"Davranış" kavramını, canlının çevre koşullarında yada iç dengelerinde ortaya çıkan değişmelere gösterdiği tepkiler olarak tanımlayabiliriz. Evrim ağacında, uyarılar karşısında oluşturulan yanıtlar, durağandan devingene programların oluşturulması yönünde işlemiştir. "İlkel," yani karmaşık olmayan yapıdaki canlıların davranışları bütünüyle genetik koşullanma ürünüdür, denilebilir (Wilson, 1975, 1978). "İlkel canlı" kavramının en iyi tanımı, deneyimden kazanılmış, öğrenilmiş davranışlardan yana kısıtlı olma özelliğidir.

Bu anlamda "alt-düzey" canlıların, genel çizgileriyle çevrenin edilgen uyumcuları oldukları görülür. "Öğrenme" onlarda doğal seçilim yoluyla gerçekleşir. Başka bir deyişle, türün genetik yapısındaki uyarlanmalarla, zaman boyutunda kazanılan toplu öğrenme niteliğindedir. Kısacası, bu tür canlıların bilişsel/iletişsel dünyaları, biyolojik anlamda kalıtsaldır.

Çevre dediğimizde, bir canlının kendisine ulaşan yada yöneltilen etkiler arasından, biyo-psikolojik yapısının gereği olarak algıladığı ve tepki gösterdiği seçimli ortam anlaşılır. Uexküll'ün geliştirdiği, Bertalanffy'nin yaygınlık kazandırdığı Umwelt kavramı, canlının genetik yapısı ile bağlaşıktır.(1) Oysa ne gerçek çevre, ne de çevreden canlıya ulaşan etkiler, Umwelt ile sınırlıdır. Topuğumuzla ezdiğimiz böcek -- yada, yemeğine zehir katılan adam -- uyarılmağa fırsat bulamadan, çevreden etkilenmiştir. Ama bu tür olaylar, canlıların evriminde öngörülmemiş, rastlantısal durumlardır.

Canlıların sınıflandırılmasında, "merkezi" sinir dizgesinin varlığı yada yokluğu, eğer varsa, algılama ve tepki düzenekleri arasındaki bütünleşme (entegrasyon) derecesi belki de en anlamlı ölçüttür. İlkel canlılarda farklı duyum/tepki boyutları birbirinden bağımsız işlerliğe sahiptir. Duyum ortamları arasında geçişme ve bütünleştirme olanaklarına orantılı olarak, algılama/tepki oluşturma boyutunda da beceri artışına tanık oluruz.(2)

Deneyimden kazanılmış birikimden yararlanma başarısına, karmaşık sinir dizgesi geliştirmiş pekçok canlı türünde -- ama, bireysel düzlemde -- rastlıyoruz. Kültür tanımı, deneyimden kazanılmış davranışlar önkoşulunu içermekle birlikte, bireysel beceriler kültür kapsamı dışında kalır. Kültür geliştirimi açısından asıl belirleyici, genetik yapı dışında kazanılan davranışların, türdeşlere sosyal etkileşim ortamında aktarılabilmesi, "öğretilebilmesidir". Kültürel aktarımın, kuşlarda, memelilerde ve özellikle primatlarda, oyun ve taklit yoluyla gerçekleştirildiği görülür.

Canlıların evriminde, sözkonusu yeni uyarlanma boyutunun (yani, kültür'ün) temel ayrıcalıkları, bellek, zekâ, grupsal/toplumsal olma özellikleriyle bağlaşık bilişsel/iletişsel yeteneklerdir. Bu grup yetenekler ise, beyindeki dışkabuk (yeni korteks) geliştirimi ile İlgilidir.

Zekâ için şu tanım önerilebilir: Davranış seçenekleri ve bunların arasından seçme özgürlüğüne/yetisine sahip olmak; ek olarak, yeğlediği seçeneği sonuçlarıyla değerlendirerek, yeni davranışlar oluşturmakta bu bilgiden yararlanmak... Yada, şöyle bir tanım da önerilebilir: Doğrudan ve tam yönelteçlerin (direktiflerin) yokluğunda, sorun çözücü yeni davranışlar geliştirme yeteneği...

Bilişsel gücdeki artış, simgesel temsil yoluyla zihinde tasarım ve buna dayalı varsayımlar oluşturma ustalığı ile ölçülebilir. Bilişsel beceriler, doğrudan deneyime dayalı sınama-yanılma yönteminin tehlikelerini geçersiz kılmıştır.

Kültürel geçişlilik ilkesi ise, genetik yol dışında, birincil derecede öğretme-öğrenme, İkincil derecede oyun ve taklit yoluyla gerçekleşen bilgi-beceri aktarımını tanımlamaktadır.

İnsanın evrimdeki başarısı, Umwelt'ini sürekli genişletmesi, giderek kendi amaçları doğrultusunda etkilemesi ve değiştirmesinden kaynaklanmıştır. Bilimsel ve teknolojik evrim, fiziki ve sosyal çevrenin orta(3) boyutlarda olduğu kadar, makro ve mikro düzeylerde de gözlemlenmesi ve işevuruk biçimde (uygulamalı olarak) yeniden düzenlenmesi olanağını birlikte getirmiştir. Radyasyon kuramı ve nükleer gücün denetim altına alınması, uzaya açılmak için çabalar, yada toplumsal kurumlarda sağlanan çağdaşlaşma başarıları, günümüz dünyasından verilebilecek çarpıcı örneklerdendir.

İnsanın kültür boyutundaki bu büyük serüvenine temel katkı, bilişsel/iletişsel olanaklarıyla bağlaşık beyin evriminden gelmiştir.

Organizmaların biyo-psikolojik düzenine İlişkin bir başlangıç örneği aşağıda verilmektedir. "Biyo-psikolojik düzen" kavramının içeriği bu Örnekte daha iyi değerlendirilebilecektir:(4)

Ö r n e k : Özel bir duyum/nöro-iletim/tepki düzeneği bulunmayan tek hücrelilerden amip de,(5) duyarlık/bilgi-akışımı/davranış üçlü işlevini karşılayarak varlığını sürdürmektedir. Amiplerde, organizma genel anlamda duyarlık taşır ve hücre zarında belli bir noktada alınan bir uyarı, protoplazma içinde her yönde iletilir. Karşı yönde bir "geçici ayak" (pseudopodium) çıkarılarak davranış (devinim, taksi) sağlanır (Storer ve Usinger, 1961; 231-4).

Yukarıdaki örnekte asıl irdelenmesi gereken temel kavram, organizma ve çevresi arasındaki etki-tepki ilişkilerinin bir dil davranışı olarak düşünülüp düşünülemeyeceğidir. Çünkü, sonuçta, burada organizmaya ulaşan yada yöneltilen etkilerin "okunması", birer tepki ile "yanıtlanması" sözkonusudur. Tekhücreliler düzeyinde bile bu iletişimin yeterliğine ilişkin inandırıcı kanıt, sözkonusu yaşam biçimlerinin varlığını milyarlarca yıldır sürdürebilmiş olmalarıdır,(6)

Ne var ki, bilişim düzeyinde çevrenin ayrıntılarına girilmesi olanaklarının kısıtlı olduğu ilkel yaşam biçimlerinde, canlı ile çevrenin değişen yada değişken nitelikleri arasında ancak kaba ve ortalama ilişkiler kurulabiliyor. Bu ilişki, ileri canlılarda, duyum/algı/tepki düzeneklerinin çeşitlilik kazanması, farklı işlevler için özel doku ve organların geliştirilmesi sonucunda zengin ve ayrıntılı olanaklara kavuşmuştur. Eşeyli cinsellik, avcı/avlanan bilişselliği, yavru bakımı, sosyal örgütlenme gibi karmaşık davranış basamaklarının herbirisi, doğal ve/veya sosyal çerçevede bilişsel/iletişsel yeteneklerin de karmaşıklığı yönünde birer seçilim baskısı — ve seçilim üstünlüğü — oluşturmuştur.

Sözkonusu gelişme çizgisini, Horel (1973: 271), "Filogenetik"(7) Açıdan Beyin ve Davranışlar" başlıklı incelemesinde şöyle özetliyor:

Sinir sisteminin ...işlevi, iç ve dış çevre koşullarında davranışların düzenlenmesi, gerekli eşgüdümün sağlanmasıdır. Daha karmaşık türlere evrilen canlılar, düzenekleme ve eşgüdüm gereksinimlerine karşılık verebilmek için, giderek daha ayrıntılı sinir dizgeleri geliştirmişlerdir. Gelişmiş sinir dizgeleri, çevresel ayrıntıların davranış seçenekleriyle karşılanması gizilgücünde (potansiyelinde) artış anlamı taşımıştır. Böylece, karmaşık bir çevreden kaynaklanan etkenler, sinir dizgelerinin evrimini, "beyin" adını verdiğimiz görkemli yapının geliştirilmesi yönünde zorlamıştır. Beyin, memelilerde önde gelen özellik görünümündedir. Primatlarda ileri düzeyde gelişme göstermiş, insanda ise karmaşıklık, duyarlık, esneklik ve yaratıcılık açısından bugünkü şaşırtıcı boyutlarına ulaşmıştır.

Çevreyi algılama gücünü kültür ve bilim boyutundaki başarısıyla sürekli geliştiren, çevre ilişkilerini teknolojideki olanaklarıyla kendi varsayımları doğrultusunda yönlendirebilen insan, bütün bunları, ona üstün bilişsel/iletişsel gizilgücünü kazandıran beyin evrimine borçludur. Dil yetenek ve becerileri, insanın sözkonusu üstün olanaklarının çıkış noktası, sonucu, motor gücü ve simgesidir diyebiliriz. Açıktır ki bu bağlamda, konuşma dilinin başkalama, üstdil kullanımı, yalancıklama gibi evrencelerini düşünüyoruz.

Demek ki, canlı türlerindeki yada teknoloji ürünü yapay us taşıyan makinelerdeki çeşitli nitelik ve görünümlerine karşılık, biliş ve iletişimin içerdiği temel işlev, kendi yaşam amaçları doğrultusunda uyarlanma ve eşgüdüm gereklerini karşılayan bilgi işlem ve akışımıdır. Ayrıca, homeostazi
(8) süreçleri ile ilgili iletişim gerekliliklerinin de bu başlık altında düşünülmesi yerinde olur. Sinir dizgeleri ve beyin bu anlamda iç ve dış çevre arasındaki etkileşmeyi sağlayan ve sürdüren -- giderek, geliştiren -- düzeneklerdir.

Buna göre, her canlı türü, doğada yerleştiği yaşam çentiğinin (ekoniş) olanak sağladığı ve aynı zamanda zorunlu kıldığı yaşam tarzına uyarlanan bir bilişsel/iletisel boyut geliştirmiştir. Chase'in (1966: 253-4) dediği gibi,

İletişim dizgeleri, [ilk aşamada] biyolojik açıdan temel olan bilgilerin alınması, işlenmesi ve iletilmesi ile ilgili uzmanlaşmış becerileri içermektedir.

Başka bir deyişle, hangi biyolojik türe bakarsak bakalım, sinir sisteminin yapısı ile bağlaşık duyum/algı/davranış olanakları açısından, yerleştiği ekolojik yaşam çentiğindeki gereksinimlerini tam karşılayan ve kendisine biyolojik âlemdeki biricikliğini kazandıran bir bilişsel/iletişsel boyutun evrim çizgisini görürüz.

Örneğin, arıların ışık dalga boylarına olan duyarlığı bize göre "kırmızı" uçta zayıf, buna karşılık "morötesi" uçta daha gelişmiştir. Balarısı, bulutlu günlerde de güneşi "görmekte" ve uçuş yönünü güneşe göre belirlemektedir. Böyle bir duyarlık geliştiriminin nedeni ve işlevi ise bellidir. Bulutlu günlerde yön bulma becerisi, arıların balözü toplama etkinliğini yaz mevsimi boyunca kesintisiz sürdürebilmeleri için bir doğal seçilim baskısı ve üstünlüğü niteliği taşımıştır. Kedilerin gözleri karanlıkta "iyi" görür. Bunun da nedenini, avladıkları küçük hayvanların genellikle geceleri etkinlik gösteren türler olmalarında aramak gerekir. Kedilerin görme yetenekleri bu yöndeki bir yaşam tarzına uyarlanarak gelişme göstermiştir.(9) Balık ve kuşlarda, denge işlevini yerine getiren beyincik önplândadır. Çünkü avını yakalamak ve avcıya ise yem olmamak için, suda yada havada hızlı ve dengeli devinim yeteneği önemli bir seçilim baskısı ve üstünlüğü olagelmiştir. Öte yandan, kuşlar için beyin gelişimi, bir seçilim üstünlüğü değil, ek ağırlığı dolayısıyla bir seçilim handikabı oluşturuyor. Başka bir deyişle, kuşlar "kuşbeyinli" oldukları için uçabiliyorlar!

Konuşma dilinin, öteki biyolojik türlerdeki farklı nitelik ve görünümlerdeki bilişsel/iletişsel ortamlarla paylaştığı asıl işlev, organizmanın iç ve dış çevresinde gerekli uyarlanmanın sağlanması, eşgüdümün sürdürülmesine yönelik bilgi akışımının yürütülmesidir. Ama insanı, biyolojik varlık alanı yanında, kültürel varlığıyla da ele almak durumundayız. Bu anlamda, kandaki karbondioksit yoğunluğunun sürekli denetim altında tutulması için gerekli nörolojik iletişim kadar, türdeşleriyle kesintisiz sosyo-kültürel bilgi akışımında bulunmasının da yaşamsal önem taşıdığını görüyoruz.

Konuyu özetleyelim: Bu bölümün başında sorduğumuz genel soruyu daraltarak, insan beyni ne gibi işlevleri yanıtlıyor sorusuna indirdiğimizde, (1) Birey ve fiziksel çevre arasında etki-tepki düzeneklerinin kurulması, sürdürülmesi; (2) Toplumsal yaşam yolunda iletişim olanaklarının geliştirilmesi, bunlara çeşitlilik ve yoğunluk kazandırılması; (3) Zekâ, düşünme, varsayım kurma ve kuram geliştirme gibi üst düzeyde zihinsel etkinliklerin gerçekleştirilmesi olduğu sonucuna ulaşıyoruz.

Bir zamanlar kuşkucu bir filozof, insan beyninin, kulakların birbirine sürtünerek aşınmasını önlemeğe yarayan organımız olup olmadığı sorusunu gündeme getirmek gereğini duymuş. Ünlü düşünürün, bilim ve teknoloji dünyamızın avam kültürüne yansıma oranından, yada yansıyış biçiminden yakındığı düşünülebilir... Biyolojik türler arasında beyin gelişimi açısından bildiğimiz en üst düzeyi temsil eden insanın, kötümser filozofların bu yöndeki kuşkularını giderme fırsatını geleceğin dünyalarında yakalayabileceğini ümit edelim...

----------------------------------------------------

1. Jacob von üexküll, 1930'larda hayvanların bilişim dünyaları üzerine kapsamlı çalışmalar yapmış ünlü bir Alman biyoloğudur. Yine biyoloji alanında yetişmiş yurttaşı Ludwig von Bertalanffy, sonradan Amerika'ya yerleşmiş, Genel Sistem Kuramı'nın kuruluş ve gelişimine olan katkılarıyla tanınmıştır.

2. Örneğin, şempanzelerin bile, konuşma yeteneğinden yoksun olmaları, sosyal ve anatomik başka nedenler yanında, beyinde özellikle görme ve işitim ortamları arasında geçişim olanaklarının kısıtlılığına bağlanıyor. Bu konudaki araştırmalar henüz kesin sonuç vermiş değildir. Ancak, en azından "kısıtlılık" kavramının geçerliği doğrulanmıştır diyebiliriz.

3. "Orta boyutlar" tanımı, biyolojik evrim sonucu uyarlanmış olduğumuz doğal çevre bağlamını belirlemektedir.

4. İnsansı beyinlerin evriminde geçerli olan seçilim baskıları konusunda, canlılar genelinde bir yaklaşımı benimseyen ve alandaki öteki çalışmaları özetleyen bir kaynak olarak, bknz. Munn, 1971.

5. "Mümkün en basit hayvan..." (Storer ve Usinger, 1961: 231).

6. Biyolojide son yılların en verimli araştırma alanlarından sayılan hücre iletişimi (cellular communication) konusunda ise, daha çok organizmanın kendi hücreleri arasındaki sinirsel, genetik, fizyolojik ilişkiler üzerinde durulmaktadır.

7. Biyolojik türlerin evrimine ilişkin. "filogeni" kavramından farklı olarak, bireyin biyolojik gelişim tarihçesi ise, "ontogeni" başlığı altında gözden geçirilmektedir.

8. Homeostazi: Bir canlının dış çevrede oluşan değişimlere karşı korumağa ve sürdürmeğe çalıştığı iç denge durumu; sahip olduğu morfolojik ve fizyolojik yapıyı dış etkenlere karşı savunma eğilimi.

9. Doğaldır ki, madalyonun öteki yüzü aynı öyküyü bir başka açıdan anlatıyor: Avlanan tür, avcının gözünden gizlenip kurtulabilmek için, gecenin karanlığına sığınma eğiliminde anlatımını bulan, eşdeğer bir seçilim baskısı altında evrimini sürdürmüş olacaktır.

BAŞA DÖNÜŞ