II  -  BEYİN YAPISI

 
 

Dilin nörolojik teorisi, dile ilişkin genellemeleri sinirsel işlevler açısından doğrulanabildikleri ölçüde geçerli sayar. Dolayısıyla da, beyin anatomisi/fizyolojisi ile dil davranışları arasındaki koşutluk ve bağlantıların bulgulanması ve incelenmesine dayanır.

Hayvanlar âlemi omurgalılar şubesi ilk basamak örneklerinden kurbağa sinir sistemi düşünüldüğünde, [bölümleri arasındaki oranlar ile, baş ve omurilikten çıkan sinir bağlantısı sayıları dışında], tüm omurgalı türleri için genelde geçerli bir model tanımlanmış olacağı bilinmektedir (Storer ve Usinger, 1961: 117). Demek ki, nöro-anatomik açıdan benzerlik ve farklılıkları belirlemede başvurulacak ortak parametreler geliştirebilirsek, davranış benzerlik ve farklılıklarına da uygulanabilecek bir çözgüleme modeli elde edebiliriz. Böyle bir model, insanın bilişsel/iletişsel olanaklarının öteki türlerle biniştiği, yada çeliştiği alanların irdelenmesinde kullanılabilir. Böyle bir çalışma, gerçek anlamda, insan davranışlarının nöro-anatomi ve nöro-fizyoloji açısından köklerinin araştırılması olacaktır. Dolayısıyla, 1) konuşma dilinin ayrıcalıklı özellikleri -- evrenceleri -- açısından insan beyninin anatomisi; 2) dil davranışlarının evrimi açısından ise, primat atatürlerinden günümüz insanına ulaşan çizgide beyinlerin geçirdiği fizyo-psikolojik evrim, bu tartışmanın odağını oluşturacaktır.

Dilin nörolojik teorisi, dile ilişkin genellemeleri sinirsel işlevler açısından doğrulanabildikleri ölçüde geçerli sayar. Dolayısıyla da, beyin anatomisi/fizyolojisi ile dil davranışları arasındaki koşutluk ve bağlantıların bulgulanması ve incelenmesine dayanır.

Beyinde kaza yada patolojik durumlar sonucu ortaya çıkan hasarların, kişilerin dil davranışlarında ne gibi değişmelere yol açtığı -- yada açmadığı -- nöroloji ve nöro-patolojide yüzelli yılı aşkın süredir (2004 itibariyle) yoğun araştırma konusu olagelmiştir. Konuya dilbiliminde duyulan ilgi ise çok daha yakın bir geçmişe dayanır. Dilin nörolojisi, günümüzde psilo-dilbilimin önde gelen ilgi ve araştırma alanlarından birisidir.

Canlı beyin üzerinde doğrudan gözlem ve deney imkanlarının kısıtlı oluşu, zihin işlevlerinin ve bu arada dil davranışlarının nörolojisinin incelenmesinde dolaylı yollardan gidilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu amaçla geliştirilmiş çeşitli yöntem ve tekniklerin başlıcaları aşağıda anılmaktadır.

Nöro-patolojinin klasik isimlerinden Fransız Paul Broca (1824-1880) ve Alman Carl Wernicke (1848-1904), beyin hasarlarının yol açtığı konuşma bozukluklarından (afazi'lerden) hareket ederek, konuşma ila ilgili bölgelerin belirlenmesi ve dilin anatomiye dayalı işlevsel fizyolojisinin açıklanmasını amaçlayan kuramsal modelin geliştirilmesinde öncülük etmişlerdir.

Geçtiğimiz yüzyılda, Kanadalı nörolog Wilder Penfield (1891-1976) ve Alman beyin cerrahı Otfrid Foerster (1873-1941), beyin ameliyatı sırasında bayıltılmayan hastalarda, beynin çeşitli bölümlerine elektrik akımı uygulamak ve hastanın tepkilerini gözlemek yoluyla, hem müdaheleden kaçınılması gereken yaşamsal merkezlerin belirlenmesi, hem de beynin genel işlevsel haritasının geliştirilmesine önemli katkısı olan bir yöntem ortaya koymuşlardır. Yine, Kanadalı (İngiliz doğumlu) Brenda Milner (d. 1918), ileri sar'a olgularının tedavisinde beyin korteksinden bölümler çıkartılmış hastalarda davranış değişmeleri üzerine ayrıntılı gözlemler gerçekleştirmiştir.

Amerikalı Roger W. Sperry (1913-1994), çok ağır sar'a olgularında 1950'lerde uygulanan bir dizi ameliyatla, iki beyin yarıküresi arasındaki corpus callosum bağlantısı kesilmiş hastalarda davranış değişmelerini incelemiş, dil becerileri açısından yarıküreler arasındaki uzmanlaşmayı doğrulamıştır. Amerikalı Doreen Kimura'nın öncülük ettiği, beyin yarıküre uzmanlaşmasının sağlıklı insanda dışardan gözlemlenmesine olanak veren dichotic listening tekniğinin geliştirilmesi, insan beyninin fizyo-psikolojisi üzerinde yoğun biçimde sürdürülen araştırma programlarının yakın yıllardaki öteki başarılı sonuçları arasında sayılabilir.(10)

Dış görünüşüyle beynin önde gelen özelliği, iki ayrı yarıküreden oluşmuş bulunmasıdır. Yarıküreler arasında, yerine getirdikleri işlevler açısından farklılık sözkonusudur. Bu farklılık, günlük gözlemlerle bile kolaylıkla gösterilebilir niteliktedir.

Şöyle ki, insan nüfuslarının büyük çoğunluğunun el tercihi gösterdikleri biliniyor. Genelde, nüfusun %93 kadarı sağ el tercihi gösterir; %7 kadarlık bölümü ise ya sol elini kullanmakta yada karışık el tercihi göstermektedir. Bu temel istatistiksel bilgi, konuşmanın nörolojisinin açıklığa kavuşturulması açısından büyük önem taşıyor. Beyin yarıkürelerinden birisinin kaza yada patolojik durumlara bağlı olarak hasara uğraması sonucunda ortaya çıkan kısmî felç ve konuşma bozukluklarında, şu üç gerçek açıkça görülmektedir; 1) Sağ ve sol yarıküre, vücut organ ve dokularıyla çapraz düzende bağlantılıdır; 2) Konuşma bölgeleri yarıkürelerden birisinde (genellikle sol yarıkürede) yer almaktadır; 3) Uzmanlaşma eğilimi ile, kişilerin el tercihleri arasında istatistiksel açıdan, anlamlı bir bağlantı bulunmaktadır.(11)

İlk zamanlarda, beyin yarıküreleri arasındaki işlev farklılığı, "baskınlık" kavramı ile tanımlanır, bunlardan birisinin (genellikle sol yarıkürenin) ötekisine göre daha erken gelişme göstermiş olduğu teziyle açıklanırdı. "Baskınlık" kavramı günümüzde geçerliğini yitirmiş görünmektedir. Buna karşılık, iki yarıkürenin üstlendikleri işlevler açısından uzmanlaşma'larının sözkonusu olduğu düşünülmektedir. Nitekim, dil işlevleri genellikle sol yarıkürede kümeleşirken, sağ yarıkürede ise müzik becerileri ve karmaşık görüntülerin çözgülenmesi gibi yeteneklerin geliştiği görülmektedir.

Son bulgulara göre, beyin yarıküreleri arasında işlev farklılığı kadar, anatomik asimetrinin de (bakışımsızlık) varlığı sözkonusu edilmektedir.(12) Öteki kimi biyolojik türlerde de beyin yarıküreleri arasında işlev farklılaşması, hatta anatomik asimetri olup olmadığı tartışılmaktadır. Özellikle üst primatlarda böyle bir farklılaşmanın varlığı gösterilebilirse, dilin evrimi konusundaki sayıltılarımızın yeniden gözden geçirilmesi gerekeceği açıktır. Bu yöndeki bir ipucu, primat atatürlerin çağrı sistemlerinden konuşma diline süreklilik olduğu tezini güçlendirecektir. Bu iki konuya ilişkin tartışma kapanmış sayılamaz; ancak olumlu kanıtların ağırlığını görmezden gelemeyiz.

Dilin nörolojisi alanında, afazilerin incelenmesine dayalı olan model, bellibaşlı iki sınıfta toplanan tanılar üzerinde geliştirilmiştir. Bunlar geçen yüzyılın (19 yy) iki öncü araştırmacısının ardından, Broca afazisi ve Wernicke afazisi adlarıyla anılmaktadır, İncelenen belirtiler, beyin dış kabuğunda bugün aynı adlarla bilinen, konuşma işlevleriyle ilgili belirli iki bölge ile bağlaşıktır.

Ön lobun aşağı bölümünde yer alan Broca bölgesi, bu konumuyla, motor kortekste dudaklar, dil, çene, damak, ses kirişleri ve diyafram -- kısacası, konuşmanın üretiminde görev yapan organlar -- ile ilgili kasları yöneten merkezlerle komşudur. (Bknz. Çizim 9 ve 12).

Broca afazilerinin dikkati çeker özellikleri şunlardır: İşitilenleri anlama yeteneğinde herhangi bir azalma görülmemesine karşılık, konuşma becerisinin bütünüyle yada kısmen yitirilmesi; tümcelerin telgraf üslûbu taşıması; gramerin, özellikle bağlaç, yardımcı fiil gibi öğeler yada fiil çekimleri açısından tamamlanmamış, yetersiz oluşu; öncelikle isimler ve ikinci derecede fiillerden oluşan sözcük dağarcığı...

Wernicke bölgesi yan lobda, birincil işitim korteksi ile angular gyrus arasındaki bölümde yer almaktadır. Angular gyrus'un, beyinde işitim ve görüntü merkezleri arasında aracılık yaptığı sanılmaktadır.(13) Wernicke bölgesi ile Broca bölgesi arasında, arcuate fasciculus sinir bağlantısı ile bilgi geçişimi sağlanmaktadır.

Wernicke afazilerinin yaygın özellikleri şunlardır: Ses üretimi ve gramer açısından olağan, hatta akıcı düzeyin korunmasına karşın, tümcelerin anlamca tutarsız, hatta anlaşılmaz oluşu; yanlış, yersiz, yada beklenmedik sözcükler kullanılması; anlamsız hece yada sözcükler uydurulması; oldukça yalın anlamların çok dolaylı yollardan anlatılması... Wernicke afazilerinde, ayrıca işitilenlerin anlamca çözgülenmesinde güçlük çekildiği de gözlenmektedir.

Afazilerin özelliklerine dayanılarak geliştirilen modelde, Broca bölgesinin anlamların konuşma davranışlarına dönüştürülmesi, konuşma organlarına iletilecek programların oluşturulması ile ilgili işlev ve kuralları yönettiği düşünülmektedir. Wernicke bölgesinin ise, 1) dilin anlam akışının programlanması; 2) işitilen konuşmanın anlamca çözgülenmesi işlevleri üstlenmiş olduğu savunulmaktadır. Wernicke bölgesinin sözkonusu ikinci işlevi açısından, angular gyrus'a olan yakınlığı önem taşımaktadır. Çünkü kişinin gerek kendi konuşması gerekse karşısındaki kişilerin tepkilerini kaydederek özdenetim (feedback) olanağını elde etmesi, görme ve işitme merkezlerinden gelen bilgilerin angular gyrus'ta biniştirilerek, Wernicke bölgesine aktarılmasıyla gerçekleştirildiği biçiminde açıklanmaktadır.

Yüzelli yılı aşkın süredir, pekçok araştırmacı ve bilim adamının sabırlı çalışmalarının ürünü olan bu model, bugün Bağlantısal Kuram [Connectionist Theory] adıyla bilinmektedir. Ancak, aynı kuramın çeşitli açılardan eleştirildiği de görüyoruz. Bir kez, beyin anatomisinde konuşma davranışlarıyla ilgili bölümlerin haritasının çıkartılmasının, dilin fizyo-nörolojisinin açıklığa kavuşturulmasıyla aynı şey olmadığı vurgulanmaktadır. İkincisi, beyinde konuşma ile ilgili "merkezler" bulunduğu kavramının yanıltıca bir görüş olduğu, ne Broca nede Wernicke bölgesinin kesin sınırları belirlenebilecek birer yapı oluşturmadıkları gerçeği dikkati çekmektedir. Afazilerde, hasar gören alanın yaygın olmadığı durumlarda ve özellikle uzmanlaşmanın henüz. tamamlanmanmış olduğu küçük yaşlarda, iyileşme oranı yüksektir. Demek ki, hasar gören bölümlerin işlevlerini, çevre bölgelerdeki sinir hücreleri üstlenebilmektedir. İyileşme durumlarında sözkonusu olan, ölen sinir hücrelerinin yeniden yaşama dönmesi değil, bunların sinir akımı (snaptik) işlevlerinin çevredeki öteki sinir hücreleri tarafından üstlenilmesidir.

Kısacası, beyinde dil ve konuşma becerileriyle ilgili işlevleri üstlenen yada üstlenebilecek bölümlerden söz ederken, "merkez" kavramından çok, bölge kavramı üzerinde durulması gerektiği açıkça gözlemleniyor.

İnsan beyni anatomisi ve fizyo-nörolojisine dilin evrimi açısından bakıldığında, üç önemli alanda varsayım geliştirme ve araştırma yapma olanağı sağlandığı görülür: Bu üç alan, aşağıda özetle gözden geçirilmektedir:

1) Dil ve konuşma bölgeleri biyolojisinin öteki türlerdeki beyin biyolojisi ile karşılaştırırken hangi parametrelere başvurulabileceğimizi belirlediğimiz ölçüde, nöroloji ve davranış psikolojisi arasındaki bağlantı modeline katkıda bulunabiliriz. Konuşma dilinin biricikliği, biyoloji düzeyinde, nereden kaynaklanıyor? Şimdiki durumda, a) Nöroloji ve davranışlarımız arasındaki bağlantılar; b) Öteki biyolojik türlerde beyin yapısı ve fizyolojisi hakkındaki bilgilerimiz yetersizdir.

2) Eğer, yakın zamanlarda savunulmuş olduğu gibi (LeMay, 1975) insansı gruplarına ait fosil kafatasları iççeper kalıplarının(14) beyin yarıküreleri arasında anatomik asimetriye ilişkin kanıtlar taşıdığı kesin olarak gösterilebilirse, birinci maddede sözü edilen parametrelerin saptanmış olması koşuluyla, konuşma dili tarihi, bulunmuş ve bulunacak kafataslarının eskiliği oranında gerilere götürülmüş olacaktır.

3) Konuşma bölgeleri ve el tercihi arasında istatistiksel geçerliği gösterilen nöro-anatomik İlişkinin niteliği tam olarak açıklanabildiği durumda, fosil insansılarla bağlantılı olarak bulunan maddi kültür kalıntılarının -- taş âletler, gibi -- bu açıdan değerlendirilmesi, dilin tarihine ışık tutabilecektir.

----------------------------------------------------

10. Beyin anatomisi ve fizyolojisinde yakın yılların araştırma sonuçlarına ilişkin genel nitelikte kaynaklar olarak, bknz., Hubel, 1979; Geschwind, 1979; Zurif, 1980.

11. Kadınlar arasında sağ el tercihi, erkeklere göre daha yaygındır. Konuşma bölgelerinin bulunduğu yarıküre olarak sol yarıkürenin uzmanlaşması durumu, el tercihinden çok daha yoğun istatistiksel istikrar göstermektedir. Sağ el tercihlilerin hemen hepsinde konuşma merkezleri sol yarıkürede bulunmaktadır. Sol el tercihlilerin %60'ında konuşma merkezleri yine sol yarıkürede, yalnızca %40'ırıda sağ yarıkürededir. Sonuçta, nüfusun ortalama %96'sında konuşma merkezlerinin sol yarıkürede uzmanlaşmış olduğu görülmektedir (Geschwind, 1973: 68).

12.  Geschwind (1973: 70), yetişkinlerde olduğu kadar bebeklerde de, doğumdan başlayarak, beynin iki yarıküresi arasında anatomik asimetrinin açıklıkla gözlemlenbebileceğini savunuyor. Geschwind, bu durumun daha önce farkına varılmamış olmasını ve literatürde genellikle iki yarıkürenin anatomik açıdan birbirinin eşiymiş gibi bir tavır takınılmasını şaşırtıcı bulduğunu belirtiyor. Bknz. ayrıca, Dipnot 22.

13.  Duyumlar aracı çağrışım bağlantısı yeteneklerinin konuşma dilinin evrimi açısından taşıdığı önem, bir sonraki bölümde tartışılacaktır.

14.  Konuşma dilinin, insanın sosyo/kültürel evrimi ile olan ilişkisini ilgilendiren bu konu, çalışmamızın son bölümünde ayrıntılı olarak ele alınmaktadır.

BAŞA DÖNÜŞ