III - DUYUM ORTAMLARI ARASI GEÇİŞME

 
 

Nesnelerin adlandırılmasının dilin önde gelen işlevlerinden olduğuna kesin gözüyle bakılabilir. Konuya dilin evrimi açısından yaklaşıldığında, farklı duyum ortamlarından alınarak beyinde oluşturulan bilgiler arasındaki etkileşme ve çağrışım bağlantısının gerçekleştirileceği bu tür bir bölgenin taşıdığı önem açıktır.


Dilin evriminin araştırılmasında, üzerinde dikkatle durulan nöro-anatomi konularından birisi de, duyum ortamları arasında geçişme olanak ve düzeyleridir.

Genelde, her biyolojik türün, belirli bir duyum ortamında, öteki duyum ortamlarına göre daha duyarlı olduğu ötedenberi bilinmektedir.(15) Riesen (1973: 396), biyolojik türlerdeki algılama konusunda yaptığı ayrıntılı dökümde, organizmanın çevreye uyarlanmasında "baskın" olarak nitelenen belirli bir duyumlama ortamının varlığına ve etkin rolüne değinmiştir. Riesen, insanın bu açıdan değerlendirildiğinde, aşırı özelleşme yada uzmanlaşma göstermemiş bir tür olduğuna, kimyasal uyarılara karşı (koku ve tad alma duyuları) oldukça zayıf duyarlık gösterirken, "görme, işitme, dokunma alanlarındaki dengeli algılama gücü" ile dikkati çektiğine işaret etmiştir.

Şempanzeler ve öteki iri primatlarla ilgili olarak gerçekleştirilen gözlemler ve laboratuar çalışmaları, bu hayvanların iletişim amaçlarıyla, sese dayalı bir oluktan çok, dokunma ye görme oluklarını seçtiklerini göstermiştir.(16) Nitekim, şempanzelere uygulanan yoğun "dil öğretimi" programlarında da, konuşma açısından hemen hiçbir başarı elde edilemezken, görme ve dokunma duyularına yönlendirilen işaretlerden (sağır-dilsiz işaret dili gibi ; bknz., İzbul (1979: 38) şaşırtıcı sonuçlar alınabilmiştir.

Geschwind (1965), konuşma dili becerilerinin evriminde en önemli öğelerden birisinin, insan beyninde duyum ortamları arası yeni çağrışım olanakları geliştirilmesi olduğunu savunmuştur. Buna göre, diyelim ki nesnelerin adlandırılmasında, birincil duyum düzeneklerinde alınan uyarıların bütünleştirilmesini sağlayacak şekilde, görme ve işitme ortamları arasında çağrışım olanakları geliştirimi asıl itici güç olmuştur.

Beyinde bu çağrışım işlevlerini üstlenmiş olan bölgenin, angular ve üstçevrel (supramarginal) gyrus bölümlerini içine alan, aşağı yan lobül olduğu düşünülmektedir. Bu bölgeye thalamus'tan dikkati çeken ölçüde az sayıda duyum sinirleri ulaşmaktadır. Buna karşılık, korteksin görme, işitme, ve dokunma (somathesis) ile ilgili bölümlerinin kesişme alanındaki bölgenin ise uyarı girdilerini, bitişiğindeki sözkonusu bölgelerden almakta olabileceği kuvvetle sanılmaktadır.

Nesnelerin adlandırılmasının dilin önde gelen işlevlerinden olduğuna kesin gözüyle bakılabilir. Konuya dilin evrimi açısından yaklaşıldığında, farklı duyum ortamlarından alınarak beyinde oluşturulan bilgiler arasındaki etkileşme ve çağrışım bağlantısının gerçekleştirileceği bu tür bir bölgenin taşıdığı önem açıktır. Geschwind'in "çağrışım bölgelerinin çağrışım bölgesi" adını verdiği bu yapının, primat atatürlerinden insansılara geçişte beyin nöro-anatomisinde yeni bir gelişme çizgisi olduğu gösterilebildiği ölçüde, insanı öteki biyolojik türlerden farklı kılan önemli bir nöroloji parametresi belirlenmiş olacaktır.

Bu yöndeki araştırmalar henüz başlangıç evresinde sayılabilir. Çocuğun gelişmesinde nezaman görüldüğü, başta primatlar olmak üzere öteki biyolojik türlerde duyum ortamları arası geçişme olanağının bulunup bulunmadığı, varsa ne ölçüde ve hangi düzeyde olanaklar sağladığı gibi sorulara kesin cevaplar verilebilmiş değildir. Fakat eldeki ipuçları (Riesen, 1973: 396-7; Riopelle ve Hill, 1973: 527-31) değerlendirildiğinde, öteki primatlarda da bu yeteneğin varlığı gösterilse bile, bunun insandaki düzeyi ile karşılaştırma kabul etmeyecek ölçüde basit başlangıçlara işaret etmekte olduğu olasılığı öncelik taşımaktadır.

Davenport ve Rogers (1970) tarafından düzenlenen bir dizi denemede, şempanze ve orangutanlarda duyum ortamları arası çağrışım becerilerinin sınanması amaçlanmıştı. Denek olarak 3 şempanze ve 2 orangutan üzerinde çalışıldı. Testlerde, hayvanlara üçer adet seçilmiş nesne sunuluyordu. Denek, bunlardan "örnek" olarak nitelenen nesneyi görebiliyor, fakat dokunamıyordu. Öteki ikisine ise dokunabiliyor, fakat ne olduklarını göremiyordu. Sözkonusu iki nesneden birisi, örnek nesnenin aynısı, diğeri ise farklı bir nesne olarak seçilmekteydi. Deneme dizilerinden amaç, denek hayvanların kendilerine sunulan örneğe bakarak, bunu öteki iki nesne arasındaki benzeri ile -- dokunma duyusuna çevirerek -- eşleştirip eşleştiremeyeceğinin bulgulanmasıydı. Denekler, başarıları oranında ödüllendiriliyordu.

Önceleri, deneklerin başarı oranının %50 dolayında olduğu, yani rastlantısal davranımlar olarak değerlendirilebileceği görüldü. Ancak, 500 denemelik ilk dizi sırasında deneklerin doğru seçim yüzdesinde hızlı bir tırmanma olduğu saptandı. Sonuçta, hayvanlardan dördünün %90'ın üzerinde, birisinin ise %80'in üzerinde başarı oranına ulaştıkları görüldü. Ayrıca, deneklere örnek nesnenin kendisi yerine, meselâ bir fotoğrafının sunulduğu durumda, başarı yüzdesinde herhangi bir düşme gözlenmedi. Bu deneme dizisinde varılan genel sonuç, üst primatlarda, görüntü ve dokunma ortamlarında oluşturulan algıların birbirine dönüştürülebildiğini doğruluyordu.

Fakat, görme ve dokunma duyuları arasındaki çağrışım ve geçişim olanaklarının işitme ortamını bağlamayacağına dikkati çekebiliriz. Konuşma dilinde nesnelerin adlandırılması yeteneğinin, işitme ortamını ilgilendiren çağrışım ve geçişim bağlantıları gerektireceği açıktır.

Riopelle ve Hill'in (1973: 528) gösterdikleri gibi, duyum ortamları arası dönüştürme becerisinin ölçüsü, duyum ortamlarından birisinde kazanılmış bir ayrımlama (discrimination) becerisinin özel eğitim sözkonusu olmaksızın(17) bir başka duyum algısına "tercüme" edilip edilemeyeceğidir. Bugüne değin böyle bir dönüştürme becerisi, bildiğimiz kadarıyla, insandışı türlerde ancak kısıtlı örneklerde ve sınırlı ölçülerde gösterilebilmiş bulunmaktadır.

----------------------------------------------------

15. Örnekler için, Warren'in (1973: 476-8) omurgalılarda öğrenme konusundaki ayrıntılı çalışmasına bknz.

16. Sık tropik ormanın görme oluğunu zayıflatacağı bir ortamda, şempanzelerin neden işitme oluğunu tercih etmemiş oldukları sorusuna karşı Kortlandt'ın (1973: 13-4) ileri sürdüğü görüşler tartışılmağa değer. Bu konu, 6. Bölümde yeniden ele alınmaktadır.

17. Çünkü, özel eğitim sonucu kazandırılmış becerilerin, koşullanmış tepke (şartlı refleks) geliştirimi olarak değerlendirilmeleri sözkonusu olacaktır.

BAŞA DÖNÜŞ