IV - KONUŞMANIN ONTOGENETİK EVRİMİ

 
 

Biyolojik evrim olanaklarının ötesine geçerek, yaşam tarzını kültürel uyarlanmaya bağlamış olan insan için, gerek doğum öncesi gerekse sonrası dönemde evrim odağı beyin gelişimidir.

İnsan genetiği taşıyan bireyler dil öğrenme gizilgücüne (potansiyel)(18) doğuştan sahiptir. Doğumdan başlayarak, üyesi olarak dünyaya geldikleri kültür topluluğu iletişim ortamında, bu yeteneği, gözlemlenebilir dil davranışlarına dönüştürmeyi öğrenirler. Çocuğun belirli bir dili kazanması, çevresinde bu dili kendi aralarında ve onunla konuşan bir sosyal topluluğun bulunmasına bağlıdır. Bu anlamda dil, sosyal etkileşme yoluyla, sonradan kazanılan bir kültür davranışıdır.

Dilin öğrenilmesi, öğretilmesi ile aynı şey değildir. Dil öğrenmek için gerekli genetik gizilgücü olmayan bir varlığa dil öğretilmesi olanak dışıdır.(19) Bu gerçek, ifade edilmesi belki gereksiz sayılacak ölçüde açık -- ve fakat aynı zamanda çarpıcı bir gerçektir. Dilbilim yada dil antropolojisinde, belirttiğimiz çerçevede dilin öğrenilmesine ilişkin konular, genelde dilin kazanılması (language acquisition) başlığı altında ele alınır ve çocuğun dil öğrenmesine ilişkin belirlemeler ağırlık taşır.

İnsan genetiği taşıyan bireyin, dil öğrenme gizilgücüne doğuştan sahip olduğunu -- ayrıca, dilin kazanılmasına ilişkin beceriler dizisinin belli bir genetik programlama ve gelişme akışına dayandığını gösteren çeşitli kanıtlar vardır. Hangi kültürde doğarsa doğsun, bütün çocuklar kültürel iletişimi aynı yaşlarda, aynı kolaylıkla öğrenirler. Anadil kazanımı için bir üst yaş sınırı bulunduğu, bunun bütün kültürlerde 10-12 yaş dolayında olduğu -- yada, buluğ çağı ile önemli ölçüde çakıştığı gözlenir.(20) Öte yandan, doğuştan sağır, kör, yada hatta zeka özürlü çocuklarda, karşılaştıkları güçlüklere rağmen, dilin şu yada bu ölçüde kazanılabilmesi, a) dil öğrenme eğiliminin doğuştan olduğu, b) genetik programlanmaya dayalı bir davranış olarak değerlendirilmesi gerektiği yolunda güvenilir kanıtlar arasında sayılmaktadır. İlginç olan nokta, doğuştan sağır olan çocukların da, bebeklik çağında, konuşma öncesi (yani, kültürden kazanılan dil davranışları öncesi) "sesleme jimnastiği"(21) döneminde, öteki çocuklarla eşzamanlı ve olağan bir gelişme dönemi geçirmeleridir. Bir önceki Bölümde tartışılan, beynin iki yarıküresi arasında doğuştan bakışımsızlık (asimetri) olduğuna ilişkin belirleme, dil öğrenme yeteneğinin genetik programlanma sonucu olduğunun somut kanıtı olarak değerlendirilebilir.(22) Bir diğer önemli kanıt ise, Lenneberg'in (1973) bildirdiği gibi, gerek dil becerileri gerekse dil bozukluklarında özel durumların aile tarihçesinde izlenebileceği, başka bir deyişle, Mendel yasalarına dayalı kalıtım özelliği taşıdıkları yönündeki belirlemedir.

Dilin evrimi açısından bireysel dil davranışları ontogenisinin incelenmesi, başlıca iki yönden önem taşıyor. Birincisi, "Ontogeni, filogeninin aynasıdır" ilkesine dayanarak, bireydeki dil gelişiminde, biyolojik türün dil evriminin özetle yinelendiği düşünülebilir.(23) Bununla birlikte -- doğumevleriyle, oyuncak odalarıyla, kreş ve yuvalarıyla, resmi eğitim/kültür kurumlarıyla -- günümüz dünyasında çocuğun dil becerilerini kazanması ile, teknolojik uygarlık öncesi küçük topluluklarda dil gelişimi arasında koşutluk kurmağa çalışmak bizi yanıltıcı sonuçlara götürebilir. İnsanın bugünkü evriminde, kültürel etkenlerin biyolojik etkenlere göre ağırlık kazandığını gözden uzak tutamayız. Dolayısıyla, dilin evrimi araştırılırken, burada sözünü ettiğimiz ilkeye fazla yer verilmediğini görüyoruz.

İkinci ve asıl önemli ipucu ise, bir başka ilke belirlemesinden yola çıkmaktadır: Biyolojide, "başlangıç" kavramına yer yoktur. Biyolojik olay ve olguların, zaman boyutunda ne derece gerilere gidilirse gidilsin, belli bir evrim çizgisinin basamakları oldukları görülür. Her varlık, her durum, bir önceki varlık yada durumdan gelen süreçteki bir evreyi ifade etmektedir. Bu bakış açısı, bizi insandaki dil yeteneğinin de biyolojik bir tarihi olduğu görüşüne götürür. Dilin ontogenik gelişiminin incelenmesinde, bu yeteneğin genetik yapı ile olan ilişkisi araştırılmaktadır. Böyle bir yaklaşım, bireyin dil becerileri ölçütleri ve tarihçesinin, türün genel genetik evriminde -- yani, türleşme tarihinde --araştırılmasını zorunlu kılar. Dilin "başlangıcının" araştırılması, türün genel evrimi içinde hangi zaman diliminde ele alınırsa alınsın, daha önceki biçimlerinden bir dönüşümü, ulaşılan bir evreyi anlatmaktadır. Bu konuya, Giriş Bölümünde, türlerin tarihinde süreklilik ve süreksizlik kavramlarını tartışırken değinmiştik. Atatürler ve türler arasındaki süreklilik zinciri, yavaş fakat kesintisiz evrim ürünüdür. Dilin evrimini, zaman boyutunda ansızın ortaya çıkmış, rastlantısal bir sıçrama değil -- tam tersine -- türün tarihsel ekolojisinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Dilin bireysel düzeyde kazanılması ile ilgili olarak, Lenneberg (l966, 1967) iki önemli noktaya dikkatimizi çekmektedir. Birincisi, bireyde dilin kazanılması rastlantısal bir gelişme değildir. Ağız, burun, gırtlak bölgesi organ ve boşlukları düzeneğinin, solunum ve sindirim fizyolojik işlevleri için evrilirken, ikincil bir yüklemeyle iletişim amaçlarına yönlendirilmiş olması sözkonusu değildir. Tam tersine, bu bölgelerin anatomi ve nörolojisinde, konuşma becerilerinin gerçekleştirilmesine yönelik, genetik koşullanma ürünü bir uyarlanma ve bütünlük vardır.

İkincisi, genetik yapıdan kaynaklanan dil kazanma yeteneği, bebeklik ve çocukluk dönemi süresince -- bireyin ontogenik gelişiminde -- belirli bir sıra ve program izleyerek açığa vurulmaktadır.

Lenneberg, dil davranışlarının kazanımı ile biyolojik gelişme arasında yapısal ve fizyolojik koşutluk ve bütünlük olduğunu savunmuştur. Davranışların denetimi bakımından, yeni doğmuş bebeklerde yarıküre uzmanlaşmasından söz edilemez. Bu durum, daha önce gözden geçirdiğimiz, yarıkürelere ilişkin doğuştan anatomik asimetri belirlemesi ile birleştirildiğinde, genetik yapıdan kaynaklanan doğal eğilimin, bireyin daha sonraki gelişiminde olgunlaşarak dil davranışlarına taban oluşturduğu görüşünü desteklemektedir.

Biyolojik türler karşılaştırıldığında, bireylerin doğum öncesi ve sonrası gelişme açısından önemli farklılıklar göstermesi doğaldır. Bebekler -- başta beyin gelişimi olmak üzere -- çeşitli açılardan, genelde tüm biyolojik türlere ve özelde öteki primatlara göre çok farklı bir gelişme çizgisi geçirmektedir. Bir kez, öteki canlı türleri, insandaki uzun ve zahmetli bakım dönemine göre çok daha kısa sürede olgunluk çağına ulaşırlar. İnsan ise, üstün yetenek ve becerilerini uzun sürede geliştirerek ödüllenmektedir. Biyolojik evrim olanaklarının ötesine geçerek, yaşam tarzını kültürel uyarlanmaya bağlamış olan insan için, gerek doğum öncesi gerekse sonrası dönemde evrim odağı beyin gelişimidir.

Lenneberg'in (1966: 244-5) sunduğu verilere dayanarak, insan ve şempanzedeki beyin gelişimi tablolarını incelediğimizde, beyindeki evrimin insanın genel evrimi içindeki yeri ve önemi daha iyi anlaşılmaktadır.

İnsanda bedensel büyüme, şempanzeye göre biraz daha hızlı olmakla birlikte, aradaki fark hangi ölçeğe vurulursa vurulsun fazla şaşırtıcı sayılmaz. Oysa, bu iki biyolojik tür arasında beyin gelişimi açısından yapılan karşılaştırma çok farklı bir grafik ortaya koymaktadır. Çocukluk döneminin ilk çeyreği içinde, şempanze beyni 110 gr, insan beyni ise 800 gr artış göstermektedir. Şempanze beyni, doğumda, yetişkin şempanze beyin ağırlığının %60'ı oranındadır. İnsanda bu oran yalnızca %24'tür. Buna dayanarak, şempanze beyninin daha doğum öncesinde gelişmesinin büyük bir bölümünü tamamlamış olduğu sonucuna varabiliriz. Varabileceğimiz bir başka sonuç ise, insandaki dil kazanımının "yalnızca insana özgü bir gelişme süreci" (Lenneberg, 1966: 245) olarak değerlendirilmesi gerektiğidir. İnsan beyninin, öteki bazı biyolojik türlere göre vücut ağırlığı / beyin ağırlığı oranları olarak karşılaştırılması Tablo 1 ve Tablo 2'de verilmektedir.

----------------------------------------------------

18. Chomsky psiko-dilbiliminde, dilyetisi (competence)... Daha aşağıda anılan "dil davranışları" ise, edim (performance), yada yüzel yapı (surface structure) kavramlarını karşılıyor.

19. Koşullanmış tepke kazanımı türünde "öğrenme", bu başlık dışında düşünülmektedir.

20. Bir önceki Bölümde ayrıntılarıyla tartışılmıştı.

21. Bu tanımı, bebeklik çağında konuşma öncesi -- ağlama ve ağlama benzeri doğal kategoriler dışında -- "sesleme temrinleri" anlamında kullanıyorum. Kavramın İngilizce karşılığı, babbling, cooing, vb. dir. Türkçe'de agulama terimi yaygındır.

22. Gescwind'e (1973: 68) göre, beyin yarıküreleri arasındaki uzmanlaşmayı, çocuğun hemen doğum sonrası davranışlarında da belirlemek mümkündür. Sırtüstü yatırılan bebeklerden % 95'i başını sağ yana çevirme tercihi göstermektedir. Gescwind'e göre, bebeklerin bu davranışı ile, kişilerin ilerdeki el tercihleri arasında yakın koşutluk vardır. Bknz. ayrıca, Dipnot 12.

23. Öte yandan, sözkonusu ilkenin, Haeckel'in savunmuş olduğu biçimiyle mutlak geçerliği olmadığı; Von Baer'in. "Biyogenetik Kuralı" adıyla bilinen aynı ilkenin, mikro ve makro düzeylerdeki gelişmeye ilişkin, gerçek anlamda, bir olasılık bildirimi olduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.

BAŞA DÖNÜŞ