V - İNSAN BEYNİNİN ÖTEKİ PRİMAT BEYİNLERİ İLE KARŞILAŞTIRILMASDINDA BAZI PARAMETRELER

 
 

Beyin büyüklüğünün ikinci boyutu ise, çevreye uyarlanmada zekâ ve öğrenme ile bağlaşık bir yaşam tarzı olarak, davranış seçenekleri oluşturulmasına olanak veren fazladan sinir hücrelerinin sayısı ile ilgilidir. Sözkonusu fazlalık, biyolojik değil, kültürel uyarlanma boyutu ile ilgilidir.

İnsan beynini öteki primat beyinleriyle karşılaştırdığımızda, kuşbakışı gözle hepsinin birbirine benzediği dikkati çeker. Oysa çeşitli bölümlerin gelişme ve vurgulanma oranları açısından aralarında önemli farklılıklar yer alır.

Genelde, ön, yan ve üst lobüllerin vurgulanmış olduğu beyinler, insan ve insansı tipi beyinlerdir. Bu bölgeler öteki primatlarda göreli olarak daha az belirginlik taşır. Üst lobülde duyum ortamları arası çağrışımlarla ilgili işlevlerin, yan lobülde ise bellek ve dil özellikleriyle ilgili işlevlerin yerine getirildiği bilinmektedir.

İnsan ve öteki primat beyinlerinin karşılaştırılmasında dikkati çeken bir başka önemli nokta ise, beyin/vücut oranının insanda gösterdiği belirgin üstünlüktür.

Bugünkü olanaklarımız çerçevesinde, beyinlerin yapısal özellikleri ve anatomik evriminden yola çıkarak, davranışların tarihçesini irdelemekte başvurulabilecek iki yaklaşım sözkonusudur: 1) Paleo-nöroloji: Özellikle, fosil kafatasları iççeper kalıplarının incelenmesi; 2) Karşılaştırmalı etoloji ve nöroloji: Türlerin akrabalık örüntülerine göre, nöroloji ve davranışlar arasında gözlemlenen koşutlukların karşılaştırmalı incelenmesi.

Fosil insansı kafataslarının iççeper kalıplarına dayanılarak insanın primat atatürlerinden evriminin nörolojik açıdan değerlendirilebileceği anlaşılmaktadır. Ancak öncelikle, sözkonusu yaklaşımın zayıf olduğu noktalar ve yanılma payı olasılığı üzerinde durmamız gerekiyor. Daha önce de değindiğimiz gibi, türlerin beyin gelişimi ile ilgili üç önemli ölçüt bulunmaktadır: 1) Beyin sığası/büyüklüğü; 2) Beyinde çeşitli bölümlerin gelişme düzeyi, farklı işlevlerin vurgulanmış olması; 3) Sinir hücrelerinin (nöronların) ilişki örüntüleri (sinaptik bağlantıları), ilişkilerin karmaşıklığı.

Asıl belirleyici olan ölçüt, hiç kuşkusuz, sonuncusudur. Oysa bu konuda, iççeper kalıpları konusunda uzman araştırmacı Holloway'in de (1966: 116) açıkça belirttiği gibi, paleo-nöroloji incelemeleri "işimize ya çok az yarayabilir, yada belki hiç yaramaz". Araştırma konusu beyinler, nörolojik dokular olarak yokolmuşlardır. Kafataslarının iç yüzeyleri, beyin yapısal özelliklerinin birtakım izlerini taşıyor; ama bunlar çoğu zaman eksik -- genellikle silik ve yıpranmış izlerdir. Ne var ki uzmanlar, sabırla çalışarak, bu silik kayıtlardan bile çok önemli sonuçlar çıkarsayabilmektedir.

İççeper kalıplarının zayıf ve sakıncalı yönleri belirlendikten sonra, Radinsky'nin de (1975) özetle dile getirdiği gibi, "...taşıdığı büyük önem, beyin evrimine doğrudan kanıt sayılabilecek, elimizdeki tek kaynak" olmalarından ileri geliyor. Tekbaşına ele alındığında, karşılaştırmalı nöro-anatomiye dayandırılan davranış incelemeleri, ancak dolaylı kanıtlar olarak değerlendirilebilir.(24) Bununla birlikte paleo-nörolojik veriler, öteki bilgi alanlarıyla birlikte değerlendirildiğinde önemli bir bireşim sağlanmaktadır (Radinsky, 1975; Holloway, 1972: 186). Omenn ve Motulsky'nin (1972: 157-63), "insanın evriminde dilin odaksal rolü" konusunu gözden geçirirken andıkları başlıca bilim alanları uzun bir liste oluşturuyor: Morfoloji, fizyoloji, nöro-fizyoloji, biyo-kimya, nöro-patoloji, paleontoloji, karşılaştırmalı etoloji, vb... Listeyi sınırlamağa çalışmanın anlamsız olacağı anlaşılmaktadır.

Fosil kafatasları iççeper kalıplarına dayanılarak beyin sığası/ büyüklüğüne ilişkin oldukça güvenilir bilgiler elde edilmektedir. Yapılan ölçümlerin yaklaşık değerde olması doğaldır. Çünkü sinir dokusu ve beyin, kafatasının tamamını değil, ancak belli bir yüzdesini doldurur (bknz. Tablo 2).

Öte yandan, yalnızca beyin sığası ölçüt alınarak, belli bir canlı türünün davranışlarına ilişkin kesin yoruma gidilemeyeceği açıktır. O halde, fosil kafatasları iççeper kalıplarının sığa olarak değerlendirilmesine verilen önem nereden kaynaklanıyor? Sorunun cevabını Tobias (1971: 115) özetlemektedir:

... insanın evriminde, bir yanda beyin sığasındaki artış, öte yanda kültürel etkinlikler ve kültürdeki ustalığında artış ile belirlenen çift yönlü bir eğilimden daha çarpıcı, daha sürekli bir gelişme çizgisi gösterilemez. İnsanın beyin evrimi, sonunda varlığını sürdürebilmek için kültüre tam bağımlı duruma gelinceye değin etkisini yitirmemiştir. Bu koşutluğun ana öğeleri, ayrılmaz biçimde birbirlerine bağlıdır...

Bu ilişki zinciri aşağıdaki olgularda karşılıklı her iki yönde birer seçilim baskısı oluşturmuş; herbir süreç otokataliz etkisiyle kendisini besleyen süreci daha da kuvvetlendirmiştir:

Beyin sığasında büyüme...

Karmaşık sinir örüntüleri kazanımı...

Sinir sistemi işlevlerinin çeşitlilik/yoğunluk kazanması...

Giderek çeşitlilik artışı gösteren karmaşık davranışlar...

Gelişen ve zenginleşen kültürel etkinlikler...

Tobias'a göre, bu belirlemeden çıkarsanacak sonuç şudur: "Demek ki, daha büyük bir beyinden sağlanacak uyarlanma üstünlüğünden söz ettiğimizde, büyük beyinlerle ilgili öteki konuları da kapsam içinde düşünmemiz gerekiyor." [vurgu tarafımdan -- Y.İ.]

Beyin sığasının, davranışların açıklanmasında tek başına bir parametre sayılamayacağına birkaç kez dokunduk. Nitekim Holloway (1966: 103), günümüz nüfuslarında rastlanılan bireysel farklılıkların da 1000 cm3 dolayına ulaşabildiğine dikkati çekiyor; ve bu derece farklılığın ortalama beyin sığasında Ostralopitek düzeyinden Homo sapiens düzeyine olan toplam artışa denk olduğunu bildiriyor (bknz. Tablo 3 ve 4).

Beyin evriminin yalnızca beyin sığası açısından değil, fakat ayrıca yapısal vurgulanma bölgeleri ve sinir hücrelerinin sayısı ve örüntüleri açısından değerlendirilmesi gerektiği kesindir. Apaçık görülen gerçek, insan beyninin ortalama değerleriyle Ostralopitek'lerden Homo sapiens'e sürekli sığa artışı göstermiş olduğu, bu artışın insansıların -- arkeoloji kayıtlarında doğrulandığı üzere -- kültürel becerilerindeki gelişme grafiği ile eşçizgide olduğudur.

Beyin sığası açısından insanın primat takımı üyeleri arasında çok özel bir yeri olduğu gözden kaçmamaktadır (bknz. Tablo 1 ve 5). Primat türlerinde beyin evrimini inceleyen Stephan (1972), beyin ağırlığının vücut ağırlığına olan oranı düşünüldüğünde, primat takımı üyelerinde beyin büyüklüğünün öteki memeli takımlarına göre vurgulanmış olduğu görüşünün reddedilmesi gerektiği kanısındadır. Pekçok memeli türü, prosimian (önmaymun) düzeyinde beyin sığasına sahiptir. Suda yada yarı-suda (semi-aquatic) yaşayan birkaç memeli türü ise bu açıdan simian (maymun), hatta pongid (şempanze, goril ve orangutan) düzeyi ile eşdeğerdedir.

Tüm bunlardan çıkartılacak önemli sonuç şudur: "İnsan, biricikliği olan beyin büyüklüğüne sahip tek primat türüdür" (Stephan, (1972: 174).

Jerison (1963), beyin sığasına ilişkin belirlemelerin iki farklı açıdan değerlendirilmesi gerektiğini göstermiştir. Birincisi, karşılanması gereken fizyolojik işlevlerle ilişkilidir. Bu anlamda beyin büyüklüğü, herhangi bir organizmanın toplam ağırlığı, organ ve dokularının sayısı ve karmaşıklık derecesi, fizyolojik ve davranışsal yaşam tarzı (genetik yapıdan kaynaklanan davranışlar) ile doğrudan bağlantılıdır. Nitekim primat takımı üyesi türlerde de, daha iri yapılı olanlar, aynı zamanda daha iri beyinli olmak eğilimindedir.

Beyin büyüklüğünün ikinci boyutu ise, çevreye uyarlanmada zekâ ve öğrenme ile bağlaşık bir yaşam tarzı olarak, davranış seçenekleri oluşturulmasına olanak veren fazladan sinir hücrelerinin sayısı ile ilgilidir. Sözkonusu fazlalık, biyolojik değil, kültürel uyarlanma boyutu ile ilgilidir. Sinaptik bağlantılar, canlının doğum sonrası deneyimleri ile kurulmaktadır. Jerison'un bulguları, şempanze ve goril beyinlerinde 2.5 - 3.5 milyar dolayında, insan beyninde ise 8 milyar dolarında fazladan sinir hücresi bulunduğu yolundadır.(25)

Jerison'un beyindeki bu tür sinir hücrelerinin sayısını belirlemede başvurduğu yol, kimi kuramsal sayıltıları yönünden eleştirilebilir. Örnekse, farklı işlevler yüklenen bölümlerdeki nöronların da farklı yoğunluklarda kümeleştikleri ve aynı zamanda sinaps bağlantılarının karmaşıklık yönünden farklılık gösterdiği yeterince dikkate alınmamıştır. Yine de, yeni-korteks evrimi açısından anlamlı bir model önerisi ile karşı karşıya olduğumuzu varsayabiliriz.

"Beyin büyüklüğü" ölçütünün, davranışlarla olan koşutluğu açısından zayıf bir parametre olduğu kabul edilmekle birlikte, davranışların karmaşıklığı, zekâ ve öteki zihin becerilerinin yoğunluğu açısından birinci derecede bir sınıflandırma (taksonomi) ölçütü sayılması gerektiği görülmektedir.

----------------------------------------------------

24. Kimi türlerin, yakın akrabalarına göre, atatürden ayrımlaşma basamağından başlayarak daha az değişmeye uğramış oldukları, türlerin farklı evrim ivmelerinden söz edilebileceği bilinmektedir, Stephan (1972), primat türlerinde beyin evrimini karşılaştırmalı anatomiye dayandırarak açıklamayı amaçlarken, bu konuda öteki çalışmaları özetlemiş, elde edilmiş ölçüt ve ölçekleri, kullanılan teknikleri değerlendirmiştir. Buna göre, yaşayan primat türlerinde, hangilerinin temel (ayrımlaşma basamağındaki yapısına en yakın) türler olarak ele alınabileceği, beyin yapısı, sığası ve yeni-korteks geliştiriminin hangi ölçütlere göre karşılaştırılıp tartışılabileceği belirlenebilir.

25. Sanıyorum bu belirleme, popüler literatürde "İnsan, beyninin yalnızca çok kısıtlı bir bölümünü kullanıyor; eğer tamamını kullanacak olsaydı herhalde çıldırırdı," biçiminde yinelenen boşinancın kaynağını oluşturuyor. Gerçek odur ki, beyindeki hazır kullanım gücü, kullanmakla bitmez tükenmez bir gizilgüc niteliği taşımaktadır.

BAŞA DÖNÜŞ