VII  -  İNSANIN BEYİN EVRİMİ HIZINI YİTİRDİ Mİ ?

 
 

1990'ların teknolojik olanaklarını yordamladığımızda, beyinlerin evriminde artık elektronik beyinler yönünde yepyeni ve heyecan verici bir çağın eşiğinde olduğumuza inanmak için pekçok neden var.

Biyolojik evrimin ürünü olan insan zekâsı yeni seçilim baskıları karşısında yeniden bir sıçrama dönemine girecek olsa bile, kültürel evrimin katlamalı geometrik büyüme ivmesi karşısında bu çok yetersiz kalacaktır. Bilgisayarların yetenekleri ise göreli olarak inanılmaz bir hızla artmaktadır.

Konuşma dili evriminin, insanın genel evrim çizgisinde, özellikle beyin evrimi ile içiçe bir konu olduğu ortadadır. Ancak bu konuda alanda veri toplamanın güçlükleri düşünülürse, eldeki çeşitli ölçüt ve ölçekler arasında bireşime gidilerek çıkarsamalar yapmak gerektiği açıktır.

Örnekse, yalnızca iççeper kalıplarına dayanılarak, "Yan lobüllerde gelişme var; demek ki, bu beyinleri taşıyan insansılar konuşma diline sahipti" sonucuna varmak en azından acelecilik olur. Holloway'in de (1972: 199) dediği gibi, bu tür dolaylı verilerin en doğru yorumu, "Sözkonusu ipuçları, Ostralopitek beyin morfolojisinde böyle bir davranış karmaşığına ters düşecek bir engel bulunmadığını gösterir" şeklinde olabilir. Bu farklı bir yorumdur. Varsayımın, çeşitli alanlarda elde edilecek başka verilerle birlikte değerlendirilerek desteklenmesi zorunluğunu getirmektedir.

Verimli işbirliğine örnek olarak, özellikle nöro-anatomi ve davranışlar karmaşığı arasında kurulabilecek koşutluklar dikkati çekiyor. Holloway (1972: 200), beyinde iki yarıküre arasında işlev farklılaşması olduğu ve dil becerilerinin de tek yanlı olarak uzmanlaştığı gerçeğine değindikten sonra, görüşlerini şöyle özetlemiştir:

... iççeper kalıplarının gösterdiği kadarıyla, insansıların beyin morfolojisinde, sözkonusu yetenekleri, yada taş âlet yapımı için temel gerekirlik olan el-göz eşgüdümünü olanaksız kılacak herhangi bir engel belirtisi yoktur. Bunun anlamı ise, başka yerlerde de vurgulamış olduğum gibi, beynin en son evrilmiş organ olarak düşünülmesinin yanıltıcı olduğudur. Beyin, doğaldır ki, insansıların evriminde başından beri geçerliğini sürdüren bellibaşlı etkin seçilim baskılarının odak noktasında yer almıştır. Bu baskıların, dik duruş yönündeki morfolojik değişmeler, ellerin kullanılma başarısı, yiyecek sağlanması ile ilgili etkinlikler, ve en önemlisi ise sosyal davranışların gelişmesi ile bağlantılı olduğuna kesin gözüyle bakabiliriz.

Holloway (1972: 199), dile ilişkin olarak, beyin evriminin âlet yapımı ile birlikte düşünüldüğünde güvenilir bir varsayım oluşturduğu görüşündedir:

[Elimizdeki taş âlet örneklerini değerlendirdiğimizde]... bu örüntüleri izleyerek âlet üretebilen bir insansı grubunun çevredeki doğal malzemeyi istençle (= kendi iradesi ile) değişikliğe uğratma ve yeniden biçimlendirme gücüne erişmiş olduğunun belirlenmiş sayılabileceğine inanıyorum. Bu gerçeğe dayanılarak, sözkonusu insansı nüfusunun dilbilim açısından ne derece ilkel düzeyde olduğu düşünülürse düşünülsün, keyfi (arbitrary) sembollere dayalı dil kullanımı becerisine de sahip olacaklarının varsayılması gerekir.

Görülen gerçek odur ki, primat atatürlerinden insansılara, ve insansılardan ise çağdaş insana beynin evrimi, uyarlanma yönü ve yaşam tarzı açısından odaksal önem taşımıştır. Beyin sığasındaki genel büyüme ile somut kanıtına sahip olduğumuz bu evrim milyonlarca yıl kesintisiz sürmüştür.

Oysa, son 40 - 50 bin yıllık döneme gelindiğinde, beyindeki evrimin -- en azından, sığa olarak ölçüldüğünde -- hızını yitirmiş olduğunu belirliyoruz. Bunun bir sebebi, türün sürekliliği için artık sosyo-kültürel boyutta geliştirilen çözümlerin ön-plâna geçmiş olmasıdır. Bu durum, bireylerin güvencesi olarak daha "büyük" beyinleri gereksiz kılmıştır. Tobias'ın (1971: 102) yalın belirlemesiyle,

İnsanın evriminde öyle bir basamağa eriştik ki -- bu basamağa binlerce yıl önce erişilmiş olduğunu sanıyorum -- daha küçük beyinli her yüz kişi daha iri beyinli yüz kişi kadar döl bırakacak yaşa gelmek ve en az onlar kadar çocuk yetiştirmek olanağına sahiptir. Artık beyin büyüklüğü, bir zamanlar olduğu ölçüde, yaşamın sürdürülmesinde başarının önkoşulu olmak niteliğini yitirmiş görünmektedir. Geliştirmiş olduğumuz beyinleri kullanarak gerçekleştirdiğimiz bugünkü yaşam koşullarımızda artık daha büyük beyinler önemini yitirmiş bulunmaktadır.

İnsanın bugünkü kültür düzeyine ulaşabilmesi için gerekli biyolojik evrimini günümüzden en az otuz bin yıl önceleri tamamlamış olduğu, en az on bin yıldır kültürel evrimin artık biyolojik evrimin önüne geçmiş olduğu görünen gerçektir. Konuşma dili evriminin, çok daha gerilere giden bir tarihçesi olduğundan şüphe edilemez. Ancak bundan böyle, insanın geleceği açısından odak noktasına belki de insan ve bilgisayar etkileşimini ve bilgisayar dillerinin evrimini yerleştirmemiz gerekiyor. 1990'ların teknolojik olanaklarını yordamladığımızda, beyinlerin evriminde artık elektronik beyinler yönünde yepyeni ve heyecan verici bir çağın eşiğinde olduğumuza inanmak için pekçok neden var.

İçinde bulunduğumuz Yüzyılın sonlarına doğru [Not: Bu satırlar 1980'li yılların başında yazılmıştı], aramızdan en iyi beyinlerin bile günün sorunlarını üstün us gücü olan makinelerle -- bilgisayarlarla -- işbirliği yaparak çözmeğe çalışacaklarına tanık olmamız en yakın olasılık görünüyor. Daha bugünden, ileri ülkelerde bilgisayar kullanımı açısından dönüşü olmayan noktanın artık geçilmiş olduğu söylenebilir. Bu ülkelerde ekonomi, ulaşım, ulusal güvenlik, tıp ve iletişim ağları bütünüyle bilgisayar eşliğinde yönetime bağımlı duruma gelmiştir. Bu tutkudan vazgeçmek demek, ardından gelecek inanılmaz kargaşayı göğüslemek, kaosu göze almak demek olacaktır.

Ne var ki, gelecek Yüzyıla ve onu izleyecek yüzyıllara bakıldığında, bugünkü ortaklığın pek uzun süreli olmayabileceği kuşkusu geçerlik kazanıyor. Biyolojik evrimin ürünü olan insan zekâsı yeni seçilim baskıları karşısında yeniden bir sıçrama dönemine girecek olsa bile, kültürel evrimin katlamalı geometrik büyüme ivmesi karşısında bu çok yetersiz kalacaktır. Bilgisayarların yetenekleri ise göreli olarak inanılmaz bir hızla artmaktadır.

1950'lerden bu yana teknolojik beyin gücünde elde edilen görkemli gelişme gözardı edilemez. Birinci kuşak bilgisayarlar insan beynine göre milyar kez kaba ve yetersiz sayılabilirdi. Bugün birbirimize daha yakınız. Aradaki farkın 1995'lere doğru bütünüyle kapanacağı yordamlanmaktadır. Elektronik beyinlerin biyolojik beyinlere göre çalışma hızı ve bellek gücü açısından başlangıçtaki üstünlüğüne yapay us boyutunun da eklenmesiyle ağırlık kesinlikle birincilerin hanesine kaymıştır denilebilir. Yapay us, daha bugünden uygulama aşamasındadır. Silikon tabanlı yapay usun, gelişim eğrisinde dur-durak tanımayacağı anlaşılıyor. Bunun asıl nedeni ise apaçık ortada: Teknolojik beyinler, insan beyninden farklı olarak, ne doğum öncesinde ana rahminin, nede doğum sırasında doğum oluğunun elverişsiz sığası ile kısıtlanmak zorunda değiller.(26)

Besbellidir ki bu söylediklerimiz, bilgisayarlara "programlanmış makineler" yada "robotlar" gözüyle bakanlar için bir anlam taşımayacaktır. Bu gibi kişiler yapay us konusunu yeterince anlayamamışlardır. Yada belki "insani duygular", "yaratıcılık" gibi gizemli kavramların perdelemesiyle, hiçbir zaman da anlayamayacaklardır. Oysa duygular olsun, yaratıcılık olsun, nöroloji, fizyoloji, antropoloji yada genel sistem yaklaşımı açılarından hiç de gizemli olmayan süreçlerdir. İnsan beyninde olup bitenler, metafizik değil, fizik boyutunda anlaşılan olaylardır.

Saydığımız yetenekleri ötesinde, elektronik beyinlerin, biyolojik sistemlerden farklı olarak, gerçek anlamda ölümsüz olabileceklerini, yaşamsal etkinliklerinin zaman sınırlaması tanımayacağını bütün bunlara ekleyebiliriz...

Sanıyorum, yeryüzünde karbon kimyasına dayalı insan yaşamının artık günlerinin sayılı olduğu, yerini silikon tabanlı, ölümsüz ve sonsuza değin gelişime açık yepyeni bir yaşam biçimine bırakmakta olduğu görüşü bir kurgubilim nüktesi olmaktan çoktan uzaklaşmış durumdadır.(27)

----------------------------------------------------

26. İnsan beyni doğumdan başlayarak yetişkinliğe değin tam dört kat sığa artışı gösterir. Primatlarda genel oran, iki kat dolayındadır. Ancak, insan da içinde olmak üzere, bütün primat türlerinde beyindeki nöronların sayısı doğumda son durumunu almıştır. Doğum sonrası büyüme, sinir bağlantıları ve destekleyici dokular açısından gerçekleşir.

27. Bu konu, "Biyolojik Beyinlerden Teknolojik Beyinlere: İnsanın Beyin Evrimi" başlıklı çalışmamızda (İzbul, 1984c) ayrıntılı biçimde tartışılmaktadır.

BAŞA DÖNÜŞ