İnsanın Beyin Evrimi: Biyolojiden Teknolojiye: 01

 

BEYİNLER NE İŞE YARIYOR?

Yalçın İzbul

 
 

Çevreyi algılama gücünü, kültür (özellikle, bilim ve teknoloji) boyutundaki başarısıyla sürekli geliştiren, teknolojik olanaklarıyla çevre ilişkilerini kendi varsayımları doğrultusunda yönlendirebilen insan, bütün bunları, ona üstün bilişim/bildirişim gizilgücünü kazandıran beyin evrimine borçludur.

Bu yazıda,  1. Canlıların evriminde beyin adını verdiğimiz görkemli yapının tarihçesi ve işlevleri üzerinde duruluyor;  2. İnsanda doruk noktasına erişmiş görünen biyolojik uyarlanmalardan öte, günümüzde üstün teknolojik beyinlere geçiş doğrultusunda geri dönülmez noktanın artık aşılmak üzere olduğu ileri sürülüyor;  3. Bunun belki de sevindirici bir gelişme yönü olarak değerlendirilmesi gerektiği savunuluyor.

1 — Beyinler Ne İşe Yarıyor?

Davranış kavramı, bir canlının yaşamsal dengelerinde ve çevresindeki değişmelere gösterdiği tepkileri içerir. Durağan yada devingen bir program gereği uyarı niteliği taşıyan etkiler karşısında oluşturulan yanıtlardır. İlkel (=karmaşık olmayan) yapıdaki canlıların davranışları tümüyle genetik koşullanma ürünüdür, denilebilir (Wilson, 1975, 1978). "ilkel canlı" kavramının en iyi tanımı, deneyimden kazanılmış, öğrenilmiş davranışlardan yana kısıtlı olma özelliğidir.

Bu anlamda "alt düzey" canlıların, genel çizgileriyle, çevrenin edilgen uyumcuları oldukları görülür. "Öğrenme", onlarda doğal seçilim yoluyla gerçekleşir. Başka bir deyişle, türün genetik yapısındaki uyarlanmalarla, zaman boyutunda kazanılan "toplu öğrenme" niteliğindedir. Kısacası, bu tür canlıların bilişsel/iletişsel dünyaları, biyolojik anlamda kalıtsaldır.

Çevre dediğimizde, bir canlının kendisine ulaşan ya da yöneltilen etkiler arasından, biyo-psikolojik yapısının gereği olarak algıladığı ve tepki gösterdiği seçimli ortam anlaşılır. Uexküll'ün geliştirdiği, Bertalanffy'nin yaygınlık kazandırdığı Umwelt kavramı, canlının genetik yapısı ile bağlaşıktır.(01) Oysa ne gerçek çevre, ne de çevreden canlıya ulaşan etkiler, Umwelt ile sınırlıdır. Topuğumuzla ezdiğimiz böcek, yada yemeğine zehir katılan adam, uyarılmaya fırsat bulamadan, çevreden etkilenmiştir. Ama bu tür olaylar, canlıların evriminde öngörülmemiş, rastlantısal durumlardır.

Canlıların sınıflanmasında, "merkezi" sinir dizgesinin varlığı ya da yokluğu, eğer varsa, algılama ve tepki düzenekleri arasındaki bütünleşme (entegrasyon) derecesi belki de en anlamlı ölçüttür. İlkel canlılarda farklı duyum/tepki boyutları birbirinden bağımsız işlerliğe sahiptir. Duyum ortamları arasında geçişme ve bütünleştirme olanaklarına orantılı olarak, algılama/tepki oluşturma boyutunda da beceri artışına tanık oluruz.(02)

Deneyimden kazanılmış birikimden yararlanma başarısına, karmaşık sinir dizgesi geliştirmiş pek çok canlı türünde -- ama, bireysel düzlemde -- rastlıyoruz. Kültür tanımı, deneyimden kazanılmış davranışlar önkoşulunu içermekle birlikte, bireysel beceriler kültür kapsamı dışında kalır. Kültür geliştirimi açısından asıl belirleyici, genetik yapı dışında kazanılan davranışların, türdeşlere sosyal etkileşim ortamında aktarılabilmesi, "öğretilebilmesidir". Kültürel aktarımın, kuşlarda, memelilerde ve özellikle primatlarda, oyun ve taklit yoluyla gerçekleştirildiği görülür.

Canlıların evriminde, söz konusu yeni uyarlanma boyutunun (kültür'ün) temel ayrıcalıkları, bellek, zekâ, sosyallik özellikleriyle bağlaşık bilişim/bildirişim yetenekleridir. Bu grup yetenekler beyindeki dışkabuk (yeni korteks) geliştirimi ile ilgilidir.

Zekâ için şu tanım önerilebilir: davranış seçenekleri arasından seçme özgürlüğü olmak; yeğlenen seçeneği sonuçlarıyla değerlendirerek yeni davranışlar oluşturmakta bu bilgiden yararlanmak. Buradaki çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde ele alacağımız "yapay us" konusunda ulaşılan tanım ve buna ilişkin teknolojide belirlenen amaç da bundan farklı değil: doğrudan ve tam yönelteçlerin (=direktiflerin) yokluğunda, sorun çözücü yeni davranışlar geliştirme yeteneği... Bilişsel gücdeki artış, simgesel temsil yoluyla zihinde tasarım, ve buna dayalı varsayımlar oluşturma ustalığı ile ölçülebilir. Bilişsel beceriler, doğrudan deneyime dayalı sınama-yanılma yönteminin tehlikelerini geçersiz kılmıştır. Kültürel geçişlilik ilkesi ise, genetik yol dışında, birincil derecede öğretim/öğrenim, ikincil derecede oyun ve taklit yoluyla gerçekleşen bilgi/beceri aktarımını tanımlamaktadır.

İnsanın evrimdeki başarısı, Umwelt'ini sürekli genişletmesi, giderek kendi amaçları doğrultusunda etkilemesi ve değiştirmesinden kaynaklanmıştır. Bilimsel ve teknolojik evrim, fizik ve sosyal çevrenin "orta"(03) boyutlarda olduğu kadar, makro ve mikro düzeylerde de gözlemlenmesi ve işevuruk (=pratik, pragmatik) biçimde yeniden düzenlenmesi olanağını birlikte getirmiştir. Uzay çabaları, radyasyon kuramı, nükleer gücün denetim altına alınması, yada çağdaş toplumsal kuramlar, günümüz dünyasından verilebilecek çarpıcı örneklerdendir. İnsanın kültür boyutundaki bu büyük serüvenine temel katkı, bilişim/bildirişim olanaklarıyla bağlaşık beyin evrimidir.

Bilişim düzeyinde, çevrenin ayrıntılarına girilmesi olanaklarının kısıtlı olduğu ilkel yaşam biçimlerinde, canlı ile çevrenin değişen ya da değişken nitelikleri arasında ancak kaba ve ortalama ilişkiler kurulabilmektedir. Bu ilişki, duyum/algı/tepki düzeneklerinin çeşitlilik kazanması, farklı işlevler için özel doku ve organların geliştirilmesi sonucunda zengin ve ayrıntılı olanaklara kavuşmuştur. Eşeyli cinsellik, avcı/avlanan bilişimi, yavru bakımı, sosyal örgütlenme gibi karmaşık davranış basamaklarının her birisi, doğal ve/veya sosyal çerçevede bilişim/bildirişim yeteneklerinin de karmaşıklığı yönünde birer seçilim baskısı -- ve seçilim üstünlüğü -- oluşturmuştur.

Söz konusu gelişme çizgisini, Horel (1973: 271); "Filogenik(04) Açıdan Beyin ve Davranışlar" başlıklı incelemesinde şöyle özetliyor:

Sinir sisteminin işlevi, iç ve dış çevre koşullarında davranışların düzenlenmesi, gerekli eşgüdümün sağlanmasıdır. Daha karmaşık türlere evrilen canlılar, düzenekleme ve eşgüdüm gereksinimlerine karşılık verebilmek için, giderek daha ayrıntılı sinir dizgeleri geliştirmişlerdir. Gelişmiş sinir dizgeleri, çevresel ayrıntıların davranış seçenekleriyle karşılanması gizilgücünde (=potansiyelinde) artış anlamını taşımıştır. Böylece, karmaşık bir çevreden kaynaklanan etkenler, sinir dizgelerinin evrimini, "beyin" adını verdiğimiz görkemli yapının geliştirilmesi yönünde zorlamıştır. Beyin, memelilerde önde gelen özellik görünümündedir. Primatlarda ileri düzeyde gelişme göstermiş, insanda ise karmaşıklık, duyarlık, esneklik ve yaratıcılık açısından bugünkü şaşırtıcı boyutlarına ulaşmıştır.

Çevreyi algılama gücünü, kültür (özellikle, bilim ve teknoloji) boyutundaki başarısıyla sürekli geliştiren, teknolojik olanaklarıyla çevre ilişkilerini kendi varsayımları doğrultusunda yönlendirebilen insan, bütün bunları, ona üstün bilişim/bildirişim gizilgücünü kazandıran beyin evrimine borçludur.

Dil yetenek ve becerileri, insanın sözünü ettiğimiz bu üstün olanaklarının çıkış noktası, motor gücü, sonucu, ve simgesidir, diyebiliriz.

Canlı türlerinde olsun veya teknoloji ürünü yapay us taşıyan makinelerde olsun, değişik nitelik ve görünümlerine karşılık, bilişim/bildirişimin boyutunun temel işlevi, kendi varlık amaçlarına yönelik bilgi işlem ve akışımıdır. Örneğin homeostazi(05)  süreçleri ile ilgili iç-iletişim gerekirliklerini de bu başlık altında düşünmek yerinde olur. Sonuçta, sinir sistemleri ve beyinler bu anlamda iç ve dış çevre arasındaki etkileşmeyi sağlayan ve sürdüren -- bazen de, giderek geliştiren -- düzeneklerdir.

Buna göre, her canlı türü, doğada yerleştiği yaşam çentiğinin [= ekoniş] olanak sağladığı ve aynı zamanda zorunlu kıldığı yaşam tarzına uyarlanan bir bilişim/bildirişim boyutu geliştirmiştir. Chase'in (1966: 253-4) dediği gibi,

"iletişim dizgeleri, ilk aşamada biyolojik açıdan temel olan bilgilerin alınması, işlenmesi ve iletilmesi ile ilgili uzmanlaşmış becerileri içermektedir".

Başka bir deyişle, hangi biyolojik türe bakarsak bakalım, sinir sisteminin yapısı ile bağlaşık duyum/algı/davranış olanakları açısından, yerleştiği ekolojik yaşam çentiğindeki gereksinimlerini tam karşılayan ve kendisine biyolojik âlemdeki biricikliğini kazandıran bir bilişim/bildirişim boyutunun evrim çizgisini görürüz.

Örneğin, arıların ışık dalga boylarına olan duyarlığı, bize göre "kırmızı" uçta zayıf, buna karşılık "morötesi" uçta daha gelişmiştir. Balarısı, bulutlu günlerde de güneşi "görmekte" (ultraviole ışın algılaması) ve uçuş yönünü güneşe göre belirlemektedir. Böyle bir duyarlığın nedeni ve işlevi ise bellidir. Bulutlu günlerde de yön bulma becerisi, arıların balözü toplama etkinliğini yaz mevsimi boyunca kesintisiz sürdürebilmeleri için bir doğal seçilim baskısı ve üstünlüğü niteliği taşımıştır. Kedilerin gözleri karanlıkta "iyi" görür. Bunun da nedenini, avladıkları küçük hayvanların genellikle geceleri etkinlik gösteren türler olmalarında aramak gerekir. Kedilerin görme yetenekleri bu yöndeki bir yaşam tarzına uyarlanarak gelişme gösteregelmiştir.(06)  Balık ve kuşlarda, denge işlevini yerine getiren beyincik ön plandadır. Çünkü avını yakalamak ve avcıya ise yem olmamak için,  suda yada havada hızlı ve dengeli devinim yeteneği önemli bir seçilim baskısı ve üstünlüğü olagelmiştir. Öte yandan, kuşlar için beyin gelişimi, bir seçilim üstünlüğü değil, ek ağırlığı dolayısıyla bir seçilim handikabı oluşturuyor. Başka bir deyişle, kuşlar "kuş-beyinli" oldukları için uçabiliyorlar!

Konuyu özetleyelim. Bu bölümün başında sorduğumuz genel soruyu daraltarak, insan beyni ne gibi işlevleri yanıtlıyor sorusuna indirdiğimizde,  1. birey ve fiziksel çevre arasında etki-tepki düzeneklerinin kurulması, sürdürülmesi;  2. toplumsal yaşam yolunda iletişim olanaklarının geliştirilmesi; bunlara çeşitlilik ve yoğunluk kazandırılması; ve,  3. zekâ, düşünme, varsayım kurma ve kuram geliştirme gibi üst düzeyde zihinsel etkinliklerin gerçekleştirilmesi olduğu sonucuna ulaşıyoruz.

Bir zamanlar kuşkucu bir filozof, insan beyninin, kulakların birbirine sürtünerek aşınmasını önlemeye yarayan organımız olup olmadığı sorusunu gündeme getirmek gereğini duymuş. Ünlü düşünürün, bilim ve teknoloji dünyamızın genel kültüre yansıma oranından, yada yansıyış biçiminden yakındığı düşünülebilir. Biyolojik türler arasında beyin gelişimi açısından bildiğimiz en üst düzeyi temsil eden insanın, kötümser filozofların bu yöndeki kuşkusunu giderme fırsatını ve sorumluluğunu günümüz dünyasında apaçık biçimde yakalamış olduğunu da buna ekleyebiliriz.

----------------------------------------------------

01. Jacob von Uexküll, 1930'larda hayvanların bilişsel dünyaları üzerine kapsamlı çalışmalar yapmış ünlü bir alman biyoloğudur. Yine biyoloji alanında yetişmiş yurttaşı Ludwig von Bertalanffy, sonradan Amerika'ya yerleşmiş, Genel Sistem Kuramı'nın kuruluş ve gelişimine olan katkılarıyla tanınmıştır.

02. Örneğin, şempanzelerin bile, konuşma yeteneğinden yoksun olmaları, sosyal ve anatomik başka nedenler yanında, beyinde özellikle görme ve işitim ortamları arasında geçişim olanaklarının kısıtlılığına bağlanıyor. Bu konudaki araştırmalar henüz kesin sonuç vermiş değildir, Ancak, en azından "kısıtlılık" kavramının geçerliği doğrulanmıştır diyebiliriz.

03. "Orta boyutlar" tanımı, biyolojik evrim sonucu uyarlanmış olduğumuz doğal çevre bağlamını belirlemektedir. Bizim açımızdan "mikro" ve "makro" olan kozmoslar arasında, doğal evrimimizi yaşayagelmiş olduğumuz çevre...

04. Filogenik: Biyolojik türlerin "tür bazında" evrimine ilişkin... Farklı bir kavram olarak, bireysel bazda biyolojik "gelişim" tarihçesi ise, ontogeni başlığı altında değerlendirilir.

05. Homeostazi: Bir canlının dış çevrede oluşan değişimlere karşı korumaya ve sürdürmeye çalıştığı iç denge durumu... Sahip olduğu morfolojik yapıyı ve fizyolojik durumunu dış etkenlere karşı savunma eğilimi.

06. Doğaldır ki, madalyonun öteki yüzü aynı öyküyü bir başka açıdan anlatıyor. Avlanan tür, avcının gözünden gizlenip kurtulabilmek için, gecenin karanlığına sığınma eğiliminde anlatımını bulan, eşdeğer bir seçilim baskısı altında evrimini sürdürmüş olacaktır.

BAŞA DÖNÜŞ