İnsanın Beyin Evrimi: Biyolojiden Teknolojiye: 02

Yalçın İzbul

 

İNSAN TÜRÜNÜN BEYİN EVRİMİ

Öykünün Bugüne Değin Olan Bölümü

 
 

Fosillere ve taş aletlere dayanılarak, günümüzden dört milyon yıl öncesinin ostralopitek nüfuslarını ilgilendiren güvenilir bilgiler elde edilmiştir. Günümüzden iki milyon yıl kadar öncesinden başlatabileceğimiz homo ereksüs'e geçiş ve sonraki dönemlere ilişkin verilerin ise, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak zenginlikte olduğu söylenebilir.

Beyinlerin yapısal özellikleri açısından üç temel ölçüt üzerinde durmamız gerekiyor. Bunlar,  1. beyin sığası (=hacmi, "büyüklüğü");   2. işlevsel bölümleri arasındaki oran ve vurgulanma farklılıkları; ve,   3. sinir dokusu hücreleri (nöronlar) arasındaki bağlantı yoğunluğu ve örüntüleridir.

Kuşkusuz, en önemlisi de sonuncusudur. Ne yazık ki, beyinlerin evrimini araştırırken, doğa tarihi bu önemli ölçütten yana bize yardımcı olamıyor. Çünkü geçmişin insansıları ve insanlarına ait beyin dokuları, bir daha ele geçmemek üzere yokolmuşlardır. Fosillerden elde edilen bulgular, beyin sığası ve -- kafatası iç çeperinde beyin dokusunun bıraktığı silik izlerden okunabildiği kadarıyla -- dış bölümleri arasındaki oranları ilgilendirmektedir.

Fosiller üzerine yapılan çalışmalar sonucunda, insana giden çizgideki önemli uyarlanmalar arasında, beyin evriminin son aşamada yoğunluk kazanmış olduğu görüşü doğrulanmıştır. Daha önceleri, beyindeki evrimin ilk gerçekleşen büyük dönüşüm olduğu sanılmaktaydı. Bugünkü verilerimiz, dik duruşun, el tercihinin, alet yapımı/kullanımının -- kısacası, avcı-toplayıcı yaşam tarzı ile ilgili yetenek ve becerilerin -- beyin evriminden önce gelişmiş olduğunu gösteriyor. Beyindeki evrimin yoğunluk kazanması, insanın serüveninde son yarım milyon yıllık dönemde gerçekleşmiştir. Daha önce kazanılmış yetenek ve becerilerin homo erektüs'ün son döneminde vurgu ve ivme kazandığı anlamına yorumlanabileceği açıktır.

Günümüzden altı, yedi ya da sekiz milyon yıl önce başlamış olduğu düşünülen, iri primatlardan bir nüfusun günümüz insan tipine dönüşmesi ile sonuçlanacak bu büyük serüveni, kimi yönleriyle burada gözden geçirmemiz yararlı olacaktır. Öykünün başlangıç evrelerine giden fosil kayıtları bugün için yetersizdir. Buna karşılık, daha sonraki dönemlere ilişkin paleontolojik veriler, varsayımdan-gelimci görüşlerimizi doğrulayacak niteliktedir. Örneğin, fosillere ve taş aletlere dayanılarak, günümüzden dört milyon yıl öncesinin ostralopitek nüfuslarını ilgilendiren güvenilir bilgiler elde edilmiştir. Günümüzden iki milyon yıl kadar öncesinden başlatabileceğimiz homo ereksüs'e geçiş ve sonraki dönemlere ilişkin verilerin ise, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak zenginlikte olduğu söylenebilir.

Ostralopitek'ler öncesinde başlamış ve gelişmekte olan dik duruş ve yürüyüşün ardından, avcı-toplayıcı yaşam tarzına yönelen insansı gruplarının kimi belirgin özelliklerini aşağıda özetleyeceğiz:

Örneğin, dişler ve iskeletteki eşey farklılığının [dimorfizm] azalması eğilimi ve kesici-parçalayıcı köpek dişlerindeki genel küçülme ile konuya girebiliriz. Bu ilgi çekici anatomik gelişimin paleo-antropolojideki yorumu, daha önceleri bunlar tarafından karşılanan saldırı ve savunma işlevlerinin artık alet kullanımı ile karşılanmakta olduğu yolundadır. Dik duruşla birlikte eller serbest kalmış, alet teknolojisine geçiş gibi temel bir dönüşüm olanak kazanmıştır. Cinselliğin vurgulanması ve cinsler arası saldırganlığın azalması, yüz yüze çiftleşme davranışında anlatımını bulmuştur. Erkek ve dişi arasında sürekli bağlar kurulması yönündeki davranış değişmeleri, dişinin yıl boyu çekicilik kazanması, yiyeceklerin sağlanmasında grup dayanışmasına dayalı işbölümü, işbirliği ve paylaşma, standart kurallara dayalı alet kültürlerinin başlaması ve gelişmesi -- bütün bunlar, ostralopitek dönemi boyunca sürmekte, homo habilis ("becerili insan") dönemini hazırlamaktadır.

Homo cinsine [=genus'una] özgü bu davranış örüntülerini, çocukların kültürel yaşam boyutuna uyarlanmaları için gerekli ve yeterli bir eğitim (kültürlenme) dönemi geçirmelerin öngören davranış özellikleriyle birlikte düşünmek gerekir. Dik duruş sonucunda daralma eğilimi gösteren doğum kanalının, kültürel uyarlanmaya olanak verecek beyin gelişimi ile bütünleşerek yol açtığı ikilem, erken doğum olgusuyla çözülmüştür. Gerçek odur ki, insan türünde bütün bebekler "erken doğmuş" bebeklerdir. Doğum sonrası bakım ve eğitim süresi uzamış, aile birimi ve bağımlılığını gerekli kalmıştır. Kültürel aktarım olanak ve gerekirlikleri, uzun süreli bebeklik ve çocukluk döneminden ayrı düşünülemez. Ne de, giderek yoğunluk kazanmakta olan sosyal etkileşme ve kültür birikimi ortamından...

Bütün bunlar, canlıların evriminde yepyeni bir ekoloji çentiğinin başarıyla doldurulmakta olduğunu göstermektedir. Evrimde ilk kez, biyolojik uyarlanmanın başlangıçta olanak verdiği, ama giderek biyolojik evrimden bağımsızlığını kazanma yoluna giren yeni bir yaşam tarzı oluşmaktadır. İşte bu yeni uyarlanma biçimini kültür adıyla tanıyor, tanımlıyoruz.

"Kültürel evrim" çizgisine uyarlanan ostralopitek'lerin geliştirdiği beyin, öteki iri primatlara göre daha büyüktür.(07) Buna karşılık aynı beyin sığası -- milyonlarca yıl süresince ve günümüzden bir buçuk milyon yıl kadar önce yerlerini homo erektüs nüfuslarına bırakarak yeryüzünden silinmelerine değin -- fazla gelişme göstermeksizin işlevlerini karşılayabilmiştir.

Oysa insansı beyinler daha sonraları homo çizgisinde hızlanmış bir evrim çizgisine girmiştir. Bu olumlu çizgi, biyolojik evrim ve kültürel yaşam arasında uyumlu bir bütünleşme olduğunu doğrulamaktadır. Her iki gelişme çizgisinin de karşılıklı olarak birbirleri için bir seçilim baskısı oluşturduğunu söyleyebiliriz. Beyin gelişimi kültür geliştirimine olanak vermiş, kültürel yaşam boyutu ise daha gelişmiş nörolojik yeteneklere seçilim üstünlüğü tanımıştır.

Fosil kafataslarının homo çizgisinde sığa [= hacim] olarak gösterdiği önemli gelişmeler yukarıda özetlenen simbiyotik oluşuma tanıklık etmektedir. İnsansıların ortalama beyin sığası, günümüzden bir buçuk milyon yıl kadar önce 1000 cm3 dolayında iken, yarım milyon yıl kadar önce 1200 cm3 dolayına ulaşmıştı. Günümüzden kırk bin yıl önce ise, bugünkü ortalama olan 1400 cm3 düzeyine erişilmiştir. Homo cinsi türlerinin son iki yüz bin yıllık dönemi, yaşam yarışında aralarından homo sapiens (modern insan) tipinin -- özellikle neandertal'leri geride bırakarak -- tek başına sıyrıldığı dönemi oluşturmaktadır.(08)

Özetlersek, insansıların homo sapiens'e ulaşacak çizgideki avcı-toplayıcı yaşam tarzı ile bağlaşık sosyalleşme sürecinde zekâ, bellek, akıl yürütme, dil gibi becerileri kazanmalarının, beyindeki sosyal/kültürel uyarlanmaya dayalı bir yaşam stratejisi yönünde eşçizgideki evrimin gerek nedeni, gerek sonucu, gerekse simgesi olduğu söylenebilir.

----------------------------------------------------

07. Ostralopitek beyin sığasının günümüz gorilleri ile eşdeğer olmasından yola çıkılarak, bu grubun insansı olmaktan çok, maymunsu sayılması gerektiği yolundaki bir görüş antropolojide uzun yıllar geçerli olabilmiştir. Oysa, ostralopitek'lerin beyin/beden oranı düşünüldüğünde, günümüz iri primatlarına olan üstünlüğü kolaylıkla belirlenebilir. Boyca 100-120 cm dolayında, ağırlığı 30-40 kg dolayında olan ostralopitek'lere oranla, ağırlığı 120 kg'ı bulan günümüz gorili dev gövdeli, fakat beyin gelişimi açısından geri bir primat türüdür.

08. Aslına bakılacak olursa, neandertal kafatası sığası, günümüz insanı için bulgulanan ortalamadan daha büyüktür. Ancak beden yapısı açısından da daha iri oldukları dikkati çeker. Homo erektüs'ten inerek, son evbrede Avrupa'nın tümünde elli bin yıl süreyle istikrarlı bir yaşam sürdürmüş olan bu insansı grubunun günümüzden otuz beş bin yıl kadar önce bu bölgelere yayılan kro-manyon modern insan tipi karşısında kısa sürede dağılarak türlerinin tükenmesi, kültürel açıdan yeteneklerinin kısıtlılığı anlamında yorumlanabilir. Beyin sığasının tek başına kesin bir gösterge olmadığını yinelemekte yarar var. Aynı büyüklükte yan yana iki fabrikadan birisi kâr ediyor, ötekisi ise iflasa sürükleniyorsa, aralarında önemli yapısal farklılıklar bulunduğunu çıkarsayabiliriz. Ayrıca neandertal'lerde konuşma yolunun -- anatomik yapısı itibariyle -- ileri düzeyde sözel dil davranışlarına elverişli olmadığı da gösterilmiştir (Bkz., Izbul, 1983). Dil yeteneği ile kültürel sığa arasındaki ilişki açıktır.

BAŞA DÖNÜŞ