İnsanın Beyin Evrimi: Biyolojiden Teknolojiye: 04

Yalçın İzbul

 

YAPAY US

VE  ÖTESİ

 
 

Bilimsel açıklamanın, estetik ve sanatsal beğeniyi, dinsel korku ve övgüyü, ahlak başlığı altında topladığımız sorumluluklarımızı arka plana ittiği, insanı sıradan bir biyolojik tür konumuna düşürdüğü eleştirisi öteden beri yaygındır. Bilimsel açıklamanın, insanın dokunulmazlık taşıdığına inanılan benlik ve bilinç gibi yönlerine uzandığında duyulan tedirginlik ise tam bir paranoya eğilimine dönüşmektedir, denilebilir. Belki de herşey açığa çıktığında yüzyüze gelinecek gerçeklerden, hayallerimizin ya da özbeğenimizin yıkılmasından korkuyoruz. İnsan beyninin "gizlerinden" yana, bilimsel açıklama olasılığına karşı sanırım bu yüzden direnmeye çalışıyoruz.

Aristo'ya göre beyin, yürekten pompalanan sıcak kanın serinletilmesi işlevini üstlenmiş, ikincil önem taşıyan bir organımız olmaktan ileri gitmiyordu. Asurlular,"ruh"un karaciğerde yerleştiğine inanırlardı. Firavunun ve öteki önemli kişilerin vücudunu özenle mumyalayan Eski Mısırlılar, organlardan pek çoğunu özel koruyucu kaplar içinde saklamak gereğini duyarken, kafatasının içindekileri ise tümüyle boşaltıp atmayı uygun görmüşlerdi.

İsa'dan birkaç yüzyıl önce, helenistik çağın doğa filozofları ve hekimleri tarafından başlatılan çalışmalarla, beynin işlevleri giderek açıklık kazanmaya başladı. Ne var ki, beyin işlevlerine ilişkin gizemli sorulara verilen gizemli yanıtlar, yanıltıcı etkilerini günümüze değin sürdüregelmiştir. Bilimsel düşüncenin egemen olduğu sanılan günümüz dünyasında bile çoğu kimse, "Ben kimim, bilincimi nereden kazanıyorum, düşünce nedir?" türünde esrar dolu olduğuna inanılan soruları, bir anlaşılmazlık bulutuna sarmakta ısrar ediyor. Belki de beyin işlevleri ve işleyişine ilişkin olarak bulgulanan gerçekler, son yüz yıl içinde teolojiden biyolojiye gerilemek zorunda kalmış olan insan ego'sunda yepyeni ve onulmaz yaralar açıyor.

XX. yy'ın çoğu şairi, romantizmin pembe-gri bulutlarından uyanmak gereğini duyarken --"Yüreğimizi araştırmak yeterli değil; beyin dışkabuğunu da gözden geçirmek gerekiyor." (T.S. Eliot) -- çoğu bilim adamı ise beyin işlevleri ve bilgi işlem süreçlerine gizemli bir ayrıcalık tanımak çelişkisinden kendilerini alamıyorlar.

Örneğin, konuya ilişkin başarılı bir genel giriş kitabının yazarı olan biyolog Stephen Rose (1973), hayranlıkla eklemekten kendini alamıyor:

Bir ceviz kabuğu gibi kırışık iki avuç dolusu pembe-gri dokunun nasıl olup da dünyanın tüm kütüphanelerinden daha fazla bilgi depolayabildiği gerçeğini bugün hâlâ açıklayabilmekten uzağız.

Öte yandan, yakın zamanlarda hız kazanmış bulunan, insanın beyin işlevlerinin bilgisayar dizgelerinde benzeştirilerek yinelenmesi (simulasyon) çalışmalarında, karşıt görüşü benimseyen eleştirisinde Weizenbaum (1976), insanı "ileri derecede gelişmiş bir makine" olarak görmenin "olanaklı" olduğunu itiraf ederken, kavramın ahlak açısından "yavaş işleyen bir zehir" olduğunu savunuyor ve itirazlarını şu sorularla dile getiriyor:

Eğer makine kavramı üzerinden konuşacak olursak, tehlikeleri göğüslemek, cesaret, güven, direnme, ve mutluluk gibi kavramlarımızın ne anlamı kalacaktır? İnsan beynine ilişkin gerekirci [determinist] bir anlayışın, ahlaki sorumluluk konusundaki inançlarımız üzerindeki etkisi ne olacaktır?

Bilimsel açıklamanın, estetik ve sanatsal beğeniyi, dinsel korku ve övgüyü, ahlak başlığı altında topladığımız sorumluluklarımızı arka plana ittiği, insanı sıradan bir biyolojik tür konumuna düşürdüğü eleştirisi öteden beri yaygındır. Bilimsel açıklamanın, insanın dokunulmazlık taşıdığına inanılan benlik ve bilinç gibi yönlerine uzandığında duyulan tedirginlik ise tam bir paranoya eğilimine dönüşmektedir, denilebilir. Belki de herşey açığa çıktığında yüzyüze gelinecek gerçeklerden, hayallerimizin ya da özbeğenimizin yıkılmasından korkuyoruz. İnsan beyninin "gizlerinden" yana, bilimsel açıklama olasılığına karşı sanırım bu yüzden direnmeye çalışıyoruz.

Aslında bu tutum, insan sevgisine [hümanizmaya] bağlanabileceği gibi, öte yandan insanmerkezciliğe dayalı, çarpık ve belki de tehlikeli bir değerlendirme örneği olarak irdelenmeye de açıktır. Eğer insanın ve insan zekâsının evrendeki temel işlevinin evreni anlamak, evrenin bilincini oluşturmak olduğu görüşünden yola çıkıyorsak, bu yolda engel tanımamak zorundayız. Hattâ, bütün bu çalışmalarımızın, bizden sonra gelecek, üstün yapay us gücüne bir basamak oluşturmaktan öte gitmeyeceği gerçeğini sonunda sezmiş, anlamaya başlamış olsak bile...

Sanırım, yapay us konusundaki itirazlara verilecek tek yanıt vardır: Düşünce gücü ve mantıklı yaşam ilkelerinin, ahlak ilkelerinden farklı olacağını varsaymak için elimizde hiçbir mantıklı veri yok. Doğaldır ki, "mantıklı yaşam ilkeleri"nin neler olduğunun belirlenebilmesi koşuluyla... Bu konuya ilişkin tartışmalara burada yer ayıramıyoruz. Kolayına kaçıp, "mutluluğa giden yolda, doğal olanın üzerine kurulacak akılcılık" gibi sloganlar oluşturabilirim. Ama gerçek odur ki, insan "mantıklı" olanı sınama-yanılma yöntemiyle, uzun deneyimlerinin acılarını yaşadıktan sonra öğrenebiliyor. Başka bir deyişle, makinelere kıyasla, mantıklı yaşam ilkelerini bulgulamak ve uygulamakta daha az şanslı bir adaydır... Tarih, insanın "mantıklı" olabileceği tezini olumsuz açıdan kanıtlamıştır, denilebilir. Ahlak sorunlarımızın, düşünce ve mantık yetersizliğinden kaynaklandığı, çağdaş dünyamızdan rastgele toplayacağımız verilerle de kolaylıkla gösterilebilir.

Kısacası, bilimsel açıklamaya yatkın olmayan sezgi ve duygulara dayalı bir etik ve ahlak anlayışı gibi kavramlar, romantizmin gizeme yönelen kolaya kaçıcılığından örnekler olmaktan öte gitmiyor. İnsanın duygusal bizmerkezciliğinden arındırılmış, insandan daha üstün düşünme gücüne sahip olacak makinelerin, aynı zamanda ahlaklı olacaklarına da kesin gözüyle bakabiliriz.

Makinelerin insan gibi düşünemeyeceği, sezemeyeceği, duygulanamayacağı... vb. gibi itirazlara karşı, "yapay us" deyiminin daha 1950'lerdeki yaratıcısı, John McCarthy, şöyle diyor:

Eğer makinelerin yalnızca bizim programladıklarımızı yapabileceği yolunda felsefi bir itirazınız varsa, yanıtım şudur: Evet doğru, haklısınız. Ancak bendeniz de makineyi düşünmesi için programlamıyorum. (Bkz., Edelson, 1980:19)

Yapay usun niteliği ve olanaklı olup olmadığı sorunlarına az sonra yeniden döneceğiz. Ama önce, insan beyninin gizemli, ve anlaşılmaz olduğu yolundaki eski önyargıların geçerlik derecesini irdelememiz gerekiyor. Beyin konusunda dünyanın önde gelen yetkili isimlerinden Hubel'in (1979: 45) dediği gibi,

Birisi, beyinleri anlayamayacağımızı savunduğu zaman başvurduğu benzetme, kişinin kendi pabuç bağlarından tutup çekerek kendi kendisini havaya kaldıramayacağı özdeyişini çağrıştırmaktadır. Bu benzetmenin geçerli olduğu söylenemez.

Hubel'e göre, son yüz yılda beyin araştırmalarında elde edilen gelişme, bu tür inanışların tam tersine bir göstergedir:

Beyin bir dokudur. Evrende başka örneğini tanımadığımız ölçüde karmaşık, ince dokunmuş bir dokudur. Ama sonuçta, bütün öteki dokular gibi, hücrelerden oluşmuştur. Bunların, ileri derecede özel işlevler kazanmış uzman hücreler oldukları doğrudur. Ama onlar da tüm öteki hücreleri yöneten yasalara göre işlevlerini sürdürüyorlar. Beyin hücrelerinin elektriksel ve kimyasal sinyalleri saptanabilir, kaydedilebilir, ve yorumlanabilir. İlgili kimyasal maddeler belirlenebilir; beyin örgüsünü oluşturan sinir bağlantılarının haritası çıkartılabilir. Kısacası, insan beyni, böbrek ya da karaciğerden farksız bir incelenebilirlik taşımaktadır (1979:45).

Ancak yine Hubel, insan beyni ve bilgisayar arasında yapılacak bir karşılaştırmada, insan beynine kesin üstünlük tanımak yanlısıdır. Aradaki bu karşılaştırmayı nitelik ve nicelik açısından yapan Hubel'in (1979: 46) görüşlerini aşağıda özetliyorum:

İnsan beyninde 1011 (yüz milyar) dolayında olan nöron sayısına gebelik süresi içinde ulaşılmakta; bu süreç biyolojik yoldan hiçbir zorluk taşımaksızın tamamlanmaktadır. Donanımda (bilgisayar teknolojisinde) son yıllarda elde edilmiş bulunan önemli ilerlemelere karşılık, bu düzeyde silikon yonga içerecek dev bir bilgisayarın maliyet, emek ve mekân olarak birlikte getireceği sorunlar bellidir. Kaldı ki asıl sorun nöronların salt sayısı değil, yaşamdan kazanılan deneyimlerle doğrudan orantılı oluşan bağlantıların sayısı ve bunlar arasındaki örüntülerdir. Nöronlar arası sinaptik bağlantı sayısının insan beyninde 1014 (yüz trilyon) dolayında olduğu yordamlanıyor. Her bir nöron, yüzlerce başka nöronla ilişki içindedir. Bilgisayar devrelerinde bu sayıya ulaşılmasının ne derece güç olacağı açıktır.

Hubel'in analizine devam edersek, nitelik açısından da, yukarıda andığımız çoklu bağlantılar düzeni düşünüldüğünde, insan beyninin bilgisayardan temel farkının, çizgisel ardışıklık ilkesine göre değil, aralarında çapraz bağlantılar kurulmuş karmaşık devreler ilkesine göre işlevlerini karşılamakta olduğu görülür. Bu tür bir devre planlamasının bilgisayar teknolojisinde taşıyacağı güçlükler gözardı edilemez.

Üstelik, buraya kadar saydıklarımız, sorunun donanım yönleridir. Bu noktada asıl, yazılım (programlama) sorunlarına geçebiliriz. Çünkü "yapay us" denildiğinde anlatılan, makinenin kendisi değil, işleme ilkeleri ve programıdır. Zekâ, makinede değil, programdadır. [2007 internet versiyonu için not: 1980'lere girerken yapılmış olan bu saptama ve yordamalar o dönem koşullarında büyük haklılık payı taşıyordu.]

1950 yılında, bilgisayarlar konusunda çalışmakta olan genç ve parlak ingiliz matematikçisi Alan M. Turing, bir bilgisayarın gerçekten düşünüp düşünmediği noktasının açıklığa kavuşturulması için ilginç bir sınama/test örneği önermişti. Bugün artık "Turing Testi" adıyla bilinen bu sınav aşağıdaki biçimde gerçekleştirilecekti: İki kişi karşılıklı olarak, aralarında elektronik bağlantı bulunan iki yazı makinesi kullanarak söyleşiye başlar. Yargıç durumundaki birinci kimseye açıklanmayan bir noktada, söyleşiyi sürdürdüğü kimsenin yerini bilgisayar alır. Yargıcın, karşı uçtaki bu değişmeyi en kısa sürede belirleyebilmesi istenecektir. Söz konusu kimse bu amaçla dilediği soruyu sorabilecek, karşısındakini mantık çıkmazlarına sürüklemeyi deneyebilecektir. Bilgisayardan istenen, sorular karşısında bir insanın vereceği tepkileri o derece yakından taklit etmektir ki (simulasyon), karşısındaki yargıç hâlâ bir insanla konuşmakta olduğu sanrısını sürdürsün.

Turing'in önerisine göre, yargıçları sürekli olarak aldatabilen bir bilgisayarın düşünebildiği gerçeği ipso facto (fiilen, uygulamalı olarak) kanıtlanmış sayılabilir.

Buna karşılık, yapay usun her ne biçimde olursa olsun "yapay" olacağı savunusu en sık işitilen itirazdır. Bununla anlatılmak istenen, bilgisayarların Turing sınavındaki başarıları ne olursa olsun, temel bir nitelikten yoksun olacakları yolundadır. Bu temel nitelik, farklı biçimlerde, "ruh", "duygu", "amaçlılık", "ahlak ve sorumluluk", "bilinç" ve "özbilinç" gibi başlıklar altında savunuluyor.

Bu terim ve kavramların varsayılan içeriği ile bilgisayarların "mantıklı" dünyası arasında kaçınılmaz bir çelişki hatta çatışma olacağı tezlerini bu bölümün daha başlarında reddetmiştik. Yine de, önceki görüşlerimize ek olarak, bu kez de bilgisayarlar ile, daha doğrusu giderek gelişen yapay us programlarıyla neler yapılabildiği ve neler yapılabileceği konusunu gözden geçirelim.

Yapay us kuramında, Turing sınavını başarıyla geçmeye en yakın aday olan bilgisayarların şu yeteneğe sahip olmaları gerekli ve yeterli koşul olarak belirlenebilir: Etkinliğini kesintisiz sürdürerek, çevredeki değişimlere göre bilgisini sürekli yenileyen, simgeleyici bir dizge... Burada söz konusu olan, dış evrendeki gerçekleri, iç evrende simgeleyebilme yeteneği; ve ilaveten de, bu simgeler arasında kurulan sentaktik bağlantılar aracılığıyla öğrenme, yordamlama, sorun çözme ve yeni davranışlar oluşturma boyutlarının gerçekleştirilmesidir. Bunlar gerçekleştirildiğinde, elektronik beyinler ile biyolojik beyinler arasında işlev ve işe-vuruk işlemler açısından bir farklılıktan söz edilemeyeceği savunulabilir.

Biyolojik beyinlerin -- çevreye daha iyi uyum sağlamak boyutunun ötesinde -- insanda ulaştığı görünümüyle, çevreyi kendi istençleri doğrultusunda değiştirmeyi, yeniden biçimlendirmeyi amaçladıkları noktasındaki itirazını şimdi yeniden ele almak gerekiyor. Bilgisayarları "kendi amaçları" açısından denetimimiz altında tutup tutamayacağımız sorusu gündemdedir. Bilgisayarlar insanın amaçları doğrultusunda işletilebildiği sürece işler yolunda dernektir. Ama söz konusu ilkeyi kendi çıkarları doğrultusunda işletmeye başlamaları yada bunun ergeç kaçınılmaz olduğunun anlaşılması durumunda, yeryüzünün bugün için egemen türü insan, benzersiz yeni sorunlarla karşılaşacak, ikinci sınıf yurttaş konumuna düşmesi olasılığı ciddi biçimde gündeme gelecektir. Yapay us konusundaki olasılıkların görmezden gelinmesi tehlikeyi büyütebilir.

Yapay Us alanındaki aciliyet, insan beyninin "düşünme" yeteneğinden söz edebilmek için onun akıl yürütme ve sorun çözme işlevlerinde günümüz dünyasında giderek yetersiz kaldığının anlaşılmasından kaynaklanmıştır. Çevre ve evren hakkında düşünebilmek için, çevre ve evren hakkında önemli ölçüde bilgi sahibi olmak ilk ve temel koşuldur. Herhangi bir şey hakkında bilgi edinmek için, önce o şeyi çevreleyen gerçekleri bilmek, daha sonra bilmecedeki yitik parçayı yerine yerleştirmek gereklidir.

Semiyolojinin bize öğrettiği gibi, bütün zihinsel işlemler, üzerinde konuşulan yada düşünülenleri karşılayan simgeler aracılığı ile gerçekleşir. "Zihin" adını verdiğimiz yetenek boyutu, simgeler aracılığıyla işlemler yapabilme yeteneğinin kazanılmış olması demektir.

Yakın zamanlarda, insanın beyin işlevlerinin çözgülenmesi ve yapay usun kurgulanması gibi iki akraba alanın "bilişsel modelleme" (cognitive modeling) başlığı altında bir araya getirilmiş olduğu görülmektedir. Bu çalışmaların ileri bir aşamaya ulaştığı Carnegie-Mellon Üniversitesi'nde Psikoloji Bölümü başkanı olan Herbert A. Simon'un da desteğiyle yürütülen projelerde, beyindeki düşünsel işlemlerin bilgisayar programlarında benzeştirilmesi (simulasyonu) ve bu yoldan incelenmesi amaçlanmaktadır. Temel varsayım, düşüncenin fiziksel bir simgeler dizgesi olarak ele alınıp, bilgisayarda yinelenebileceğidir. Bilindiği gibi, bilgisayarlar yalnızca sayılarla değil, gerçek dünyadaki hemen her şeyi karşılayan simgelerle de işlem yapabilecek tarzda ve düzeyde programlanabilmektedir. Simgelenen şeyler, satranç tahtası üzerinde yer alan taşlar, aya gönderilen roketler, ya da bir matematik dizgesinin teoremleri olabilir.

Prof. Simon (1981: 304) yapılan işi şöyle tanımlıyor:

Buraya değin özetlemiş olduğum çalışmaları insan beyninin fiziksel bir simgeleme dizgesi olarak işlediği varsayımına dayandırıyoruz. Bununla, insan beyninin de, tıpkı bizim bilgisayarlarda kullandığımız temel simge-işlem süreçleri yoluyla düşünme eylemini gerçekletirdiğini anlatmak istiyorum. Bu işlemler, simgelerin okunması, yazılması, bellekte depolanması, kopyalanması, eşdeğer olup olmamak açısından karşılaştırılmaları ve bu tür karşılaştırmalar sonucunda öteki işlemlere geçilmesini içermektedir. Söz konusu temel işlemler her bilgisayarın işletme yönergesinde yer alır. Fiziksel dizge varsayımı, bu işlem olanaklarının elde hazır bulunduğunu ve söz konusu dizgenin zekâ için gerekli ve yeterli koşulları karşıladığı tezini savunur.

*  *  *  *  *

Çeşitli alanlardan bir araya getirdiğimiz görüş ve belirlemeleri tek çatı altında özetlersek, zekânın programcıdan programa aktarılması, yada başka bir deyişle, düşünen bir makine, teknolojik bir beyin yapımının önkoşulları olarak aşağıdaki liste önerilebilir:

1) Evren ve çevreye ilişkin geniş çaplı bilgi birikimine izin verecek bir bellek bankası;

2) Uyarlanma ve davranış esnekliği açısından,

a) Yeterli sayıda bağlantısız devre;

b) Deneyim sonucunda yeni bağlantı örüntüleri oluşumuna izin verecek özdevinimli [otomatik] bağlantılanma olanağı;

3) Evren ve çevreyi, sürüpgiden evrim [değişim] süreçleri içinde izleme gerekirliği ve yeterliğini karşılayacak duyum olanakları (duyumlama terminalleri);

4) Gerek çevreye uyarlanma, gerekse çevreyi kendi amaçları doğrultusunda değişime uğratma olanağı sağlayacak özdevinimli teknolojiyi gerçekleştirecek hareket yeteneği ve yapımlama organları (motor terminaller).

Görüldüğü gibi, listemizde teknolojik donanım ve biyolojik organizma özdeşliği yanında, yazılım (program) ve bağımsız zekâ eşitliğini de öngörmüş bulunuyoruz. Kanımızca bu tür makinelerin yapılabileceği ve yapılacağına ilişkin her türlü belirti vardır. Yapay usun olanaklı olup olmadığı tartışmasını bir yana bırakıp, yapay usu kendi çıkarlarımız doğrultusunda denetim altında tutup tutamayacağımızı düşünmeye başlamanın zamanı gelmiştir. Geleceğimizi, bağımsız düşünme yeteneğini kazanmış güçlü ve üstün makinelerle birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu artık kabullenmek gerekiyor.

BAŞA DÖNÜŞ