İnsanın Beyin Evrimi: Biyolojiden Teknolojiye: 05

Yalçın İzbul

 

BİYOLOJİK BEYİNLER'den

TEKNOLOJİK BEYİNLER'e

 
 

Bilim ve teknoloji (kültürel evrimin bu iki motor gücü), ne yazık ki, sırça köşklerinde oturan yöneticiler ya da kalabalıktaki yitmişliğini yaşayan yurttaşlar tarafından ancak slogan düzeyinde anlaşılabilmektedir. Yani yanlış anlaşılmakta, ya da hiç anlaşılamamaktadır. Oysa nükleer silahların, kitle iletişiminin, bilgisayarların ve deterjan reklamlarının dünyası, avcı-toplayıcının evreninden çok farklı bir dünyadır.

İnsanın evriminde son kırk-elli bin yıllık döneme gelindiğinde, milyonlarca yıldır kesintisiz süregelmiş beyindeki evrimin -- en azından, sığa açısından -- hızını yitirmiş olduğunu belirliyoruz. Sanki, eldeki yapısıyla beyin, bundan böyle duyulacak bütün gereksinimleri karşılayacak gizilgücü [=potansiyeli] taşıdığını kanıtlamış gibidir.

Bunun önde gelen nedeni, uyarlanma ve gelişim sorunlarını yanıtlayacak çözümlerin artık biyilojik düzlemde değil, sosyo-kültürel düzlemde oluşturulmakta olmasıdır. Kültür, bireylerin dışında, bireylerden bağımsız bir dizge niteliğini kazanmıştır, denilebilir. Günümüzde, kültür birikimi öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, bireylerin kültürden kazandıkları yanında kendilerinin kültüre kattıkları özgün değer ve davranışlar artık çok küçük bir orandadır.

Bunun anlamı apaçıktır: Gerçi kültür, bireylerin değer ve davranışlarında anlatımını bulur, ama gerçekte kültür bireylerden -- önemli ölçüde -- bağımsız bir oluşumdur. Kendi bağımsız çizgisine oturmuş, yaşama hakkını kendi varlığından kazanan bir ortam olma yoluna girmiştir.

Toplumsal bir varlık alanı olarak kültürün izlediği bu gelişim çizgisi, bireylerin yaşam kavgasındaki güvencesi olarak daha "büyük" beyinleri gereksiz kılmıştır. Tobias'
in (1971:102) yalın belirlemesiyle,

insanın evriminde artık öyle bir basamağa erişilmiştir ki -- ayrıca bu basamağa binlerce yıl önce erişmiş olduğumuza inanıyorum -- daha küçük beyinli her yüz kişi, daha iri beyinli her yüz kişi kadar döl bırakacak yaşa ulaşmak ve en az onlar kadar çocuk yetiştirmek olanağını kazanmıştır. Artık beyin büyüklüğü, bir zamanlar olduğu gibi, dölün sürdürülmesinde başarının önkoşulu olmak niteliğini yitirmiştir. Geliştirdiğimiz kadarıyla beynimizi kullanarak gerçekleştirmiş olduğumuz bugünkü yaşam koşullarımızda, daha iri bir beyine sahip olmak artık önemini yitirmiş görünmektedir.

İnsanın günümüzdeki kültür sığası için gerekli ve yeterli olan temel biyolojik evrimi en az otuz bin yıl kadar önce tamamladığı, birkaç bin yıldan bu yana kültürel uyarlanmanın asıl evrim süreci görünümünü kazanmış olduğu bir gerçektir. Öte yandan, iki yada üç milyon yıl önceleri taş alet yapımcısı ostralopitek'lerin -- henüz pek ilkel düzeyde olsa bile -- kültürel evrimi başlatacak yeterlikte bilişim/bildirişim becerileri geliştirmiş oldukları varsayımını geçersiz kılacak hiçbir kanıt yoktur. Avcı-toplayıcı yaşam tarzının işbölümü ve işbirliğine dayalı sıkı bağlamlı sosyal yapısı, söz konusu bilişim/bildirişim olanaklarının varlığı için yeterli kanıttır. Homo erektüs'ün günümüzden yarım milyon yıl kadar önce hızlanan beyin gelişimi ise, o günden bu güne kültürel boyutun yoğunluk kazanmakta olduğu görüşünü doğrulayacak niteliktedir.

Kültür evriminde asıl sıçramanın neandertal-kromanyon ikileminde gerçekleşmiş olduğu görüşü, bilişim/bildirişim olanaklarının primat atatürlerinden başlayarak süreklilik taşımış olduğu tezini geçersiz kılmaz. Milyonlarca yıl boyunca, insansıların kültürel evrimi çok yavaş bir ivmeyle yol almıştır. Ayrıca bu durum, kültürel becerilerin doğal seçilime dayalı bir uyarlanma çizgisi oluşturduğu yorumunu desteklemektedir.

Ama biyolojik evrim, kültürün geometrik katlanmalarla oluşan dev değişim hızı karşısında çok yavaş işleyen bir süreçtir. Şu belirlemeyi açıkça dile getirmekte yarar var: Yeni dünyalarımızda, yaklaşık otuz bin yıldan bu yana giderek kültürel evrimin gerisinde kalmış olan genetik yapımızın o zamanlar öngörmüş olduğu nörolojik yapı ve bilişim/bildirişim olanakları ile yetinmek zorundayız. Çağımızdaki sorunlardan bir bölümünün, geçmişin insansılarından miras kalan avcı-toplayıcı genetiğimizle günümüz dünyalarına uyarlanmakta uğradığımız güçlüklere bağlanabileceği açıktır.

Daha da önemlisi, bilim ve teknoloji (kültürel evrimin bu iki motor gücü), ne yazık ki, sırça köşklerinde oturan yöneticiler ya da kalabalıktaki yitmişliğini yaşayan yurttaşlar tarafından ancak slogan düzeyinde anlaşılabilmektedir. Yani yanlış anlaşılmakta, ya da hiç anlaşılamamaktadır. Oysa nükleer silahların, kitle iletişiminin, bilgisayarların ve deterjan reklamlarının dünyası, avcı-toplayıcının evreninden çok farklı bir dünyadır.

Gerçek odur ki, insanın, başını alıp giden kültür dünyamızın gereklerine uyarlanması bundan böyle yine ancak kültürel yaklaşımlarla sağlanabilecektir. Bilişsellik ve kültür arasında önceleri biyolojik boyutta gerçekleşen uyumlu bütünleşmeyi, şimdi yeniden ve bu kez kültürel boyutta sağlamak zorundayız. Bu amaçla geliştireceğimiz üstdil (metalanguage), bilişsellik ve gerçeklik arasındaki koşutluk ve çelişkilerin irdelenmesini ve denetlenmesini üstlenecektir. Yeni bir mantık yaratmak zorunda olduğumuz söylenebilir.

İşte bu noktada, insanın geleceğinin ne olacağı, yada insanın geleceğini ne tür nitelikleri olan beyinlerin yöneteceği, yönlendireceği sorusu gündeme gelmektedir.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın (20. yy) sonlarına doğru, aramızdan en iyi beyinlerin bile günün sorunlarını üstün us gücü olan makinelerle -- bilgisayarlarla -- işbirliği yaparak çözmeye çalışacaklarına tanık olmamız en yakın olasılık görünüyor. Daha bugünden, ileri ülkelerde bilgisayar kullanımı açısından dönüşü olmayan noktanın geçilmiş olduğu söylenebilir. Bu ülkelerde ekonomi, ulaşım, ulusal güvenlik, tıp ve iletişim ağları bütünüyle bilgisayar eşliğinde yönetime bağımlı duruma gelmiştir. Bu tutkudan vazgeçmek demek, ardından gelecek inanılmaz kargaşayı göğüslemek, kaosu göze almak demek olur.

Ne var ki, gelecek yüzyıla ve onu izleyecek yüzyıllara bakıldığında, bugünkü ortaklığın pek uzun süreli olmayabileceği kuşkusu geçerlik kazanıyor. Biyolojik evrim ürünü olan insan zekâsı yeni seçilim baskıları karşısında yeniden bir sıçrama dönemine girecek olsa bile, kültürel evrimin katlamalı ivmesi karşısında bu çok yetersiz kalacaktır. Bilgisayarların yetenekleri göreli olarak inanılmaz bir hızla artış göstermektedir.

Bilim yazarı Robert Jastrow'un daha 1970' lerin sonlarına yaklaşırken bu konuda yaptığı genel değerlendirmede bilgisayarların evrimi ve geleceğin olası biçimlenişine ilişkin belirlemelerini önemle hatırlayabiliriz:

.... İlk elektronik bilgisayarların geniş bir bellek ve kimi yararlı matematik becerileri dışında övünülecek pek fazla bir yönü yoktu. Ama günümüzde ileri modeller, bir mantık dizisini sürdürmek, yerinde sorular sormak, ince beğenilerimizi okşayan şiir ve müzik parçaları yazmak gibi işlevler için programlanabiliyor. Bilgisayarlar ayrıca, biraz dağınık da olsa, karşısındakilere bir makine ile konuşmakta olduğunu fark ettirmeyecek ölçüde inandırıcı karşılıklı söyleşiye girişebiliyorlar.

Bütün bunlar bilgisayarlar için sevimli niteliklerdir. Yaşamı, elektronik birer maymun gibi taklit ediyorlar. Oysa, daha karmaşık bilgisayarlar yapıldıkça, taklit de giderek aslından fark edilmez duruma geliyor. Sonunda aradaki ayrım bütünüyle ortadan kalkacaktır. On beş yıl kadar sonra, yada teknolojidekilerin deyimiyle bilgisayarların evriminde iki kuşak sonra, bu makinelerin yeni bir yaşam biçiminin temsilcileri olarak ortaya çıktıklarına tanık olacağız. Bizler hâlâ denetimi elimizde tutuyoruz. Ama bilgisayarların yetenekleri de inanılmaz bir hızla artış gösteriyor.

Üstelik, insan zekâsı belki çok az, belki de hemen hiçbir ilerleme göstermezken, bilgisayarların gücü geometrik katlanmalarla büyümektedir. 1946'dan bu yana her sekiz yılda bir on kat artış göstermiştir. Vakum tüpleri, transistorlar, daha yalın entegre devreler ve günümüzün mucizevi yongalarından oluşan dört bilgisayar kuşağı birbirini hızla izledi. Beşinci kuşağı oluşturacak "kabarcık bellekler" ve "Josephson eklemleri" gibi gizemli ürünler de 1980'lerde piyasaya çıkmış olacaktır. 1990'larda, yani altıncı kuşak ortalıkta göründüğünde, silikon kimyası üzerinde kurulu zekânın uzam (=mekan) olarak kapladığı yere göre yoğunluğu düşünce ve mantık gücü olarak insan beynine erişmiş olacaktır. (1978: 53)

Elektronik beyinlerin çalışma hızı ve bellek gücü açısından insan beyninden daha yola çıkarken üstün olduğu bilinen gerçektir. Bu yeteneklere "yapay us" boyutunun da eklenmesiyle elektronik beyin kesin üstünlük sağlamıştır diyebiliriz. Yapay us, daha bugünden uygulama aşamasındadır. Gelecekte neler olabileceğini yordamlamak ise pek güç olmasa gerekir. Örneğin, daha 1980'lerin sonuna ulaşıldığında, en usta oyuncuların bile yenemeyeceği satranç makinelerinin geliştirilmiş olacağı savunulmaktadır. Nitekim, Hans Berliner'in geliştirdiği bir programın, 1979 Monte Carlo şampiyonasında, dünya tavla şampiyonunu yenerek, beş bin dolarlık büyük ödülü aldığı hatırlardadır.

Besbellidir ki bu söylediklerimiz, bilgisayarlara "programlanmış makineler" yada "robotlar" gözüyle bakanlar için bir anlam taşımayacaktır. Bu gibi kişiler yapay us konusunu yeterince anlayamamışlardır. Yada belki "duygular", "yaratıcılık" gibi gizemli kavramların perdelemesiyle, hiçbir zaman da anlayamayacaklardır. Oysa duygular olsun, yaratıcılık olsun, nöroloji, fizyoloji, antropoloji yada genel sistem yaklaşımı açılarından hiç de gizemli olmayan süreçlerdir. İnsan beyninde olup bitenler, metafizik değil, fizik boyutunda anlaşılabilecek olaylardır.

Saydığımız üstün yeteneklerinin ötesinde, elektronik beyinlerin, biyolojik sistemlerden farklı olarak, gerçek anlamda ölümsüz olabileceklerini, yaşamsal etkinliklerinin zaman sınırlaması tanımayacağını bütün bunlara ekleyebiliriz.

1950'lerden bu yana teknolojik beyin gücünde elde edilen katlamalı gelişme gözardı edilemez. Birinci kuşak bilgisayarlar insan beynine göre milyar kez kaba ve yetersiz sayılabilirdi. Bugün birbirimize daha yakınız. Aradaki farkın 1995'lere doğru bütünüyle kapanacağı yordamlanmaktadır (Jastrow 1981). Silikon tabanlı yapay usun, gelişim eğrisinde dur durak tanımayacağı anlaşılıyor. Bunun asıl nedeni ise apaçık ortada: Teknolojik beyinler, insan beyninden farklı olarak, ne doğum öncesinde ana rahminin, ne de doğum sırasında doğum oluğunun elverişsiz sığası ile kısıtlanmak zorunda değiller. (10)

Bir görüşe göre, insanı kendi gezegeni üzerinde ikinci sınıf konuma inmekten hiçbir şey alıkoyamayacaktır. Hattâ, yeryüzünde karbon kimyasına dayalı insan yaşamının artık günlerinin sayılı olduğu, yerini silikon tabanlı, ölümsüz ve sonsuza değin gelişmeye açık yepyeni bir yaşam biçimine bırakmakta olduğu görüşü de yandaş buluyor (Jastrow, 1981).

Kendisini katışıksız düşünce ve öğrenmeye adamış bir filozof yada bilim adamı için beyin örüntülerini bir bilgisayarın ölümsüz devrelerine aktarmak, kişiliği ve benliği ile bilgisayarın sonsuza değin sağlayacağı bu yeni yaşam yuvasında onunla bütünleşmek ölçüsünde mutlu bir bireşim düşünülemez sanırım... Bu, er ya da geç, gerçekleşecektir.

*  *  *  *  *

Bilgisayar alanında önde gelen isimlerden Marvin Minsky, olaya bir de şu açıdan bakıyor:

... Sonunda genel zekâ düzeyi ortalaması insandan geri kalmayan bir makine yapılacaktır... Bu makine, işte o noktadan başlayarak kendi kendisini eğitecek, birkaç ay geçmeden bize göre üstün zekâ sayılan düzeye ulaşacaktır. ...Bunu izleyen birkaç ay içerisinde ise, makinenin beyin gücü bugünden düşünemeyeceğimiz düzeylere ulaşmış olacaktır.

Minsky'e göre, işler bu duruma geldikten sonra,

Eğer söz konusu makineler bizleri evcil yaratıklar niyetine yanlarında beslemeye karar verecek olurlarsa, kendimizi talihli sayabiliriz".

Sanıyorum, Asimov'un daha 1940'larda ortaya attığı "Robotların Üç Temel Yasası" önerisinin daha fazla zaman yitirilmeksizin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na getirilmesi gereği, bir kurgubilim nüktesi olmaktan çoktan uzaklaşmış durumdadır. (11)

Yepyeni bir bilişim/bildirişim dilinin artık yaşantımızın ayrılmaz bir parçası olmaya başladığını görmezden gelemeyiz. Yapı ve içerik olarak bu dil, geleceğin insan ve bilgisayar kuşakları arasında gerçekleşeceğini umduğumuz birlikte yaşam [symbiosis] biçiminin bilinç ve iletişim ortamını oluşturacaktır. Ya insanlar tümüyle bu yeni yaşam biçimine -- kültürel eğitimle -- uyarlanacak, yada belki, genetik yapısındaki farklılık sonucu, ondalık sayı sisteminden çok, ikili sisteme yatkın olan kişiler, bilgisayarlı yeni kültür dünyamızda, efendilerimizle aramızdaki iletişimi üstlenecek yeni peygamberimiz olacaklar...

Demek ki, geleceğin dünyasında demokratik ve totaliter düşünce arasındaki gerilim, biyolojik beyinlerden teknolojik beyinlere geçişin genel nüfusa göre hangi oranda gerçekleşeceği yada hangi oranda gerçekleşmesine izin verileceği noktasında çözülecektir. Bugün için romantik bir duygusallıkla alıştıkları değer ve kavramları savunanlar ise, çok geçmeden insan ve insancık arasındaki uçurumun günümüzdeki insan ve diğer primatlar arasında gözlemlenen uçurum boyutlarına eriştiğine tanık olacaklardır.

Belki gün gelecek, biyolojik insanın evrim sahnesinden siliniş sürecini anlatacak olan tarihçiler, konuya ilişkin üzüntülerini dile getirmek gereğini bile duymayacaklar. Yada isteseler de, başsağlığı dileklerini iletecekleri mirasçıyı bulamayacaklar...

Tıpkı bizlerin de bugün, bir zamanların ostralopitek yada neandertal insansıları için üzülmek, yada bu uzak atalarımız için birbirimize başsağlığı dilemek gereğini aklımızdan bile geçirmediğimiz gibi...

Yalçın İzbul

Ankara, Şubat 1984

----------------------------------------------------

10. İnsan beyni doğumdan başlayarak yetişkinliğe değin tam dört kat sığa artışı gösterir. Primatlarda genel oran, iki kat dolayındadır. Ancak, insan da içinde olmak üzere, bütün primat türlerinde beyindeki nöronların sayısı doğumda son durumunu almıştır. Doğum sonrası büyüme, sinaptik bağlantılar ve destekleyici dokular açısından gerçekleşir.

11. İnsanlığın geleceğine ilişkin, İzbul'a kıyasla çok daha iyimser bakış açıları için, örneğin Asimov, 1979; Stebbins, 1982, son bölümlerine bkz.

BAŞA DÖNÜŞ