I  - DİL/KÜLTÜR DİZGESİ

 
 

Dil ve kültür arasındaki bağlaşıklık nereden kaynaklanıyor? Kültür mü dili, yoksa dil mi kültürü biçimlendiriyor, koşullandırıyor?

"Dil/kültür dizgesi" kavramı, insanbilimcilerin kuramda ve alanda ortaya koymuş oldukları önemli bir belirlemeyi içeriyor. Yine aynı kavram -- öte yandan -- felsefe ve bilimlerde yüzyıllardır süregelmiş bir tartışmayı da, bir başka açıdan, yeniden gündeme getiriyor. O da şu:

Dil ve kültür arasındaki sıkıfıkı, sımsıkı bağlar nereden kaynaklanıyor? Kültür mü dili, yoksa dil mi kültürü biçimlendiriyor, koşullandırıyor?

İlk bakışta yumurta --------› tavuk, tavuk --------› yumurta ikileminin anlamsızlığını paylaşır gibi görünen bu soru, evrenselciler ve göreciler arasında bugüne değin çözülememiş bir görüş kutuplaşmasına yol açan temel sorudur.

Dil ve kültür arasında, örüntü ve içerik olarak, kaynak, amaç ve işlev birliğinden ileri gelen bir koşutluk, hatta özdeşlik olduğu açıkça görülmektedir. "Dil, kültürün simgesel düzeydeki anlatımıdır", yada, "Dil, kültürün aynasıdır" denilmektedir. Evrenselciler, insan topluluklarının paylaştığı biyo/psikolojik kalıtımın altını çizerek -- daha çok, tümdengelimci bir yaklaşımla -- yüzeysel farklılıklar gösteren dünya dil/kültür dizgelerinin temeldeki değişmez'lerinden söz ediyorlar.

Dil ve kültür bağlaşıklığı, öteki yüzüyle düşünüldüğünde ise, bu kez görecilerin savunduğu çarpıcı bir tez gündeme geliyor. Buna göre, "Kültür, dilin aynasıdır, yansımasıdır!" Kültür, simgeler dünyamızda yarattığımız bir dünya görüşünün uygulamaya konulması, bir yaşam tarzına dönüştürülmesidir. Göreciler, bu kuramsal çerçeveyi, daha çok, alanda saptanmış verilere dayandırmak, tümevarımcı bir yaklaşımla doğrulamak eğilimi gösteriyorlar.

Etnografya çalışmaları, dil/kültür dizgelerinin dünyanın her yöresinde ortak özellikler ve önemli benzerlikler kadar, kapsamlı farklılıklar da gösterdiğini ortaya koymuştur. Benzerlik ve farklılıklar, gerek yapı gerekse içerik düzeyinde kolaylıkla gözlemlenebiliyor.

Biyolojik köken birliği yanında, çevre koşullarının zorladığı işlevsel koşutluklardan dolayı, yeryüzünün tüm yörelerine yayılmış kültürler arasında evrensel nitelikli yaşam örüntüleri, ortak toplumsal/psikolojik özellikler gözlemleniyor. Kültür ilişkilerinden kaynaklanan etkiler de bir başka benzeşme boyutu oluşturuyor.

Ama, kolaylıkla gözlemlenen bir gerçeklik daha var: Türlü bakımlardan ve türlü derecelerde benzemezlikler gösteren sonsuz sayıda kültür toplulukları, alt-kültür öbekleri, kültür çevreleri, kültür yöreleri, vb, tüm dünyada yanyana, içice, yada dişdişe yaşıyorlar. Kısacası, dünya kültür toplulukları, kimliklerini birbirlerinden farklı olmakla kazanıyorlar.

Eğer insanda evrensel bir boyut aramak için yola çıkarsanız evrenseli bulursunuz. Farklılıkları görmek için yola çıkarsanız farklılıkları görürsünüz. Bunların her ikisi de insanın doğasında vardır, Dünyanın bütün yörelerinde yaşayan insanlar, gerek bireyler gerekse topluluklar olarak hem birbirlerine benziyorlar, hem de birbirlerinden farklıdırlar.

Genelde şunu söylemek olanaklı: Evrenselciler insan türünü öteki canlı türleri ile karşılaştırarak toplumların ortak özelliklerini; göreciler ise toplumları birbirleri ile karşılaştırarak aradaki farklılıkları vurguluyorlar.

Yaşayan bütün insan toplulukları tek ve aynı biyolojik türün (Homo sapiens) üyeleridir. Tarihsel, coğrafi ve kültürel nedenlerle yalıtılmış olmak, toplulukların her yörede farklı genetik özellikleri kümeleştirmelerine yol açmış, ama ortak gen havuzu yitirilmemiştir. Göçlerin, savaşların, gönüllü eşleşmelerin, genetik alışveriş açısından olumlu etkileri olmuştur. Dolayısıyla, insan toplulukları -- biyoloji ve psikoloji açısından -- heryerde hem birbirlerine benziyor, hem de birbirlerinden farklı. Kültürleri de öyle.

Dil, hem bütün insan nüfusları için ortak bir yetenek, hem de kültür topluluklarını birbirinden ayıran farklılaşmış bir uygulamadır. Kültür ise, insanın ekolojik/toplumsal çevreye genel uyarlanma yöntemi olduğu kadar, aynı zamanda topluluktan topluluğa farklılaşma gösteren bir yaşam ve düşünce tarzıdır.

İnsanın dil/kültür dizgeleri oluşturma yeteneği, başlangıçta, biyolojik evrimin bir armağanıydı. Öteki türlerdeki güçlü pençelerin, sivri dişlerin, hızlı bacakların yerini, insana ulaşan çizgide, toplumsal/kültürel uyarlanma aldı. Bugün ulaşılan evrede, kültürel dünya, bir yaşam tarzı olarak, dirimsel uyarlanmanın önüne geçmiştir. Öteki türlerin çevrenin edilgen uyumcuları olduğu bir dünyada, insan çevresini kendi istekleri doğrultusunda etkiliyor, giderek dünyasını kendisi biçimlendiriyor.

Bu yeni ortamda, bilişsel/iletişsel yetenek ve becerilerin ileri derecede geliştirilmesi ağırlıklı öncelik taşımıştır. Önce varsayımlar oluşturuyor, planlar kuruyor, sonra bunları uygulamaya koyuyoruz. Çocuklar önce eğitiliyor, kültürleniyor, kültürel etkinliklere katılmalarına daha sonra izin veriliyor. Kültürün deneyim yönü, önce simgesel, temsili düzeyde gözden geçirilip kotarılıyor, sonra bir yaşam tarzına dönüştürülüyor. İlerdeki deneyimler bu yolla peşin bir süzgeçten geçiriliyor, koşullandırılıyor. Burada gördüğümüz, öteki dirimsel türlerdeki bireysel sınama-yanılma yoluyla öğrenmeden çok farklı bir yaşam biçemidir. (Bunu söylerken, insan dışı primatlar ve öteki memeli türlerinde ilkel düzeyde kültürel geçişlilik gösteren bilişsel/iletişsel öğrenme örneklerini saklı tutuyo­rum.)

Bu, değişen çevre koşullarına zaman boyutunda genetik havuz düzeyinde yanıt vererek "öğrenme" şeklindeki bildik biyolojik uyarlanma örneğine göre yepyeni bir yaşam biçemidir. İnsanda genetik uyarlanma durmuş değil, ama kültürel uyarlanmanın çok gerisinde kalmış bulunuyor. Doğaldır ki, oluşan sorunlarımız ve bunların çözüm yolu da artık büyük ölçüde kültürel uyarlanmamızda yatıyor.

Konuşma dilinin ayrıcalıklı özelliklerini taşıyan bilişsel/iletişsel becerilerimiz, kültürel yaşam için temel gerekirlik olan kuramsal etkinlik ve toplumsal etkileşmenin önkoşulu, dayanağı ve aracısı olmak durumundadır. Bu, canlıların evriminde bugüne değin benzeri görülmemiş bir uyarlanma -- ve sorumluluk -- serüvenidir.

BAŞA DÖNÜŞ