II  -  GÖRECİ TEZLER

 
 

Kendi dilimizi ve bununla bağlaşık mantık ve bilgi dizgesini olanaklı tek doğru dizge sanmak, evrenin sonsuzluğunda tek bir güneş dizgesi bulunduğuna inanmaktan farksızdır.

Göreci yaklaşım için bir manifesto sayılabilecek olan Whorf Hipotezi en ödünsüz biçimiyle şu görüşü savunur:

Kültürü, düşünceyi, kişilerin dünya görüşünü biçimlendiren, koşullandıran, yönetimi ve denetimi altında tutan, DİLİN YAPISIDIR.

Burada "dil" sözcüğüyle, kültürdeki toplam bilişsel/iletişsel ortamlar anlatılmakta; "yapı" sözcüğünden ise gramer ve kavram örüntüleri anlaşılmaktadır. Buna göre, "gerçekler" dünyasının algılanmasında, kavramların oluşmasında, ve genel olarak bilinç çatımızın çatılmasında, dil bir süzgeç görevi görmektedir. Farklı diller konuşan kişiler, farklı birer dünyada yaşamaktadırlar.

Aynı tez, daha yumuşatılmış biçimiyle, şu görüşü savunur: Dilin yapısı, belirli algılama kalıplarını ve düşünce yönelimlerini kolaylaştırır, ötekilerini ise zorlaştırır. Belirli şeylerin düşünülmesini, bunlar üstüne konuşulmasını daha olası kılar, ama ötekilerden konuşulmasını olanaksız kılmaz. Dilin yapısı, düşünce va davranışlarda kesin belirleyici olmaktan çok, belirli seçenek ve eğilimleri beraberinde getirir.

Görecilik, en geniş çerçevede, dünya dilleri ve kültürleri arasındaki farklılıkları önplana alarak, bunları dil/kültür dizgelerinin evrensel özelliklerine göre daha önemli bulan, bu önemi vurgulayan ve açıklamağa çalışan genel bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Genelde, deneyimci (ampirik) bir tabana oturmakta; bir ölçüde, her dizgenin kendi içinde yeterli ve tutarlı bir bütünlük oluşturduğu tezine dayanan yapısalcı (structuralist) yaklaşımla uyuşmaktadır.

Düşünce tarihinde göreci yaklaşımların kökleri oldukça gerilere gider. Ondokuzuncu Yüzyılın başlarında ünlü Alman düşünürü ve devlet adamı Wilhelm von Humboldt (1767-1835) şu görüşleri savunuyordu:

Bir topluluğun dili ile, o toplulukta yaşayanların zihinsel yönelimleri arasında o derece yakın bağlar vardır ki, bun­lardan birisine ilişkin bilgiler edinirseniz, ötekisine ilişkin sağlıklı yordamlar da gerçekleştirebilirsiniz. Çünkü dil ve zihinsel etkinlik birlikte oluşur, birlikte yapılanır. Toplumu dilinde görür, dilinde anlarız. Bir top­lumun dili o toplumun ruhu, ruhu ise dilidir. Bu derece özdeş olan başka iki şey düşünmek gerçekten zordur. (Wilhelm von Humboldts Werke, 1907, 7: 42 -- İngilizce'den çevirdim. Y.İ.)

Görüleceği gibi burada, dil ve kültür arasında köklü bir özdeşlik bulunduğu tezi savunulmaktadır. Çağımız kültürbilimcilerin alanda gerçekleştirdiği gözlemler, bireylerin bilişsel örüntüleri ve toplumlara egemen olan dünya görüşünün, dillerden elde edilecek verilere dayanılarak incelenip değerlendirilebileceğini doğrulamıştır. Aslında, dil ve kültür arasındaki ilişki/etkileşmeyi kimse yadsımamaktadır. Salt, bu ilişkinin, göreci çizgide savunulduğu gibi, kültürlerin diller tarafından koşullandırılıp yönetildiği, etkilenmenin tek-yönlü olduğu tezi tartışmaya yol açıyor.

Ünlü antropolog ve dilbilimci Edward Sapir (1884-1939), göreci tezden yana ağırlığını koyarken, konuya ilişkin düşüncelerini en açık-seçik biçimde dile getirmekten kaçınmamıştır:

Dil, "toplumsal gerçekleri" öğrenmekte başvuracağımız rehberdir. Toplumbilimciler, dili temel ilgi alanlarından birisi olarak genellikle düşünmemişlerdir. Oysa dil, toplumsal süreç ve sorunlara hangi gözle bakacağımızı belirleyen en güçlü etkendir. İnsanlar salt nesnel bir dünyada yaşamıyor. Nede, olağan anlamda, toplumsal etkinlikler dünyasında... İnsanlar, üyesi oldukları toplumun iletişim ortamını oluşturan belli bir dilin yönetimi ve denetimi altında yaşamlarını sürdürür. En büyük yanılgı, kişilerin gerçek dünyaya doğrudan ve arada dil kullanımından doğan etkiler olmaksızın uyarlandığını, dilin salt düşünme yada iletişim gereklerinin karşılanmasında başvurulan sıradan bir araç-gereç olduğunu sanmaktır. Kesin olan, "gerçek dünya"nın büyük ölçüde topluluğun bilinç-altı dil alışkanlıkları üstüne kurulu olmasıdır, öte yandan, toplumsal gerçekleri eşçizgide imleyecek ölçüde birbirine benzeyen iki dile yeryüzünün hiçbir yöresinde rastlanılmamıştır. Demek ki, değişik toplumların içinde yaşadıkları dünyalar, değişik etiketlerin yapıştırıldığı tek dünya değil, apayrı dünyalardır. ("The Status of Linguistics as a Science", Language, 1929. -- italikler benim. Y.İ.)

Görüleceği gibi burada dil, kişi ve çevresi arasında belirli bir algılama ve yorumlama zorunluğunu birlikte getiren bir tür süzgeç olarak düşünülmektedir. Bu süzgeç, belirli olayların ve ilişkilerin görülmesini kolaylaştırmakta, öteki algılama ve yorum yollarını ise engellemektedir. Zaman boyutunda değişmeye en az açık olan yapısal dizgenin, algılama, düşünce ve davranışlarımızı en köklü biçimde koşullayan dil düzeyi olduğu söylenebilir. Sözcük türleri, tekil-çoğul olma, zaman kipleri, etken-edilgen çatı gibi dilbilgisi sınıflarının dünya görüşümüz üstündeki derinlemesine etkisini, Sapir şöyle özetlemiştir: "Dilin, dünyaya bakışımız üstündeki buyurgan baskısı" ("Conceptual Categories in Primitive Languages", 1931).

Göreci yaklaşımın belki de en ünlü ve başarılı savunucusu olan Benjamin Lee Whorf'un çeşitli yazılarından derlediğim belirgin kimi görüşlerini burada kendi ağzından özetlemekte yarar var. Ardından, göreci yaklaşımların eleştirisini örnekleyen kısa bir metni, göreci/evrenselci çatışmasını bir çırpıda özetlemesi bakımından birlikte sunacağım:

Kendi dilimizi ve bununla bağlaşık mantık ve bilgi dizgesini olanaklı tek doğru dizge sanmak, evrenin sonsuzluğunda tek bir güneş dizgesi bulunduğuna inanmaktan farksızdır... Kişi, anadilinin örüntülerini, salt iletişim amacıyla değil, aynı zamanda Doğa'yı çözgülemekte, olay ve olguların bir bölümünü görmezden gelirken, dikkatini öteki kimi olay ve olgular üstünde yoğunlaştırmakta, akıl yürütmede, ve genel olarak bilinç dünyasının çatısını çatmakta kullanır... Düşüncenin oluşumu, dilden bağımsız bir süreç değildir. Düşünce, kullanılan dilin yapısıyla bağlaşıktır... Herbirimiz, çevremizi belirli bir biçimde gören ve yorumlayan bir kültür sözleşmesine tarafız. Bu sözleşme, aynı dili konuşanlar için geçerli olup, bu dilin örüntüleri halinde maddelenmiştir... Çağdaşımız Çinli yada Türk bilim adamlarının da gördüklerini Batılı bir bilim adamı gibi algılamakta oluşu, aynı dünya görüşünü bağımsız kaynaklardan yola çıkarak geliştirmiş olmalarından değil, Batı'nın dünya görüşü ve düşünce dizgelerini benimsemiş olmalarından kaynaklanıyor.

Benjamin Lee Whorf

Kültürel göreciliğin aşırı ucundaki Whorf'çu ve benzeri ve öteki varsayımlarda, düşünme ve akıl yürütme yollarımızın oluşumunda, kullandığımız dilin yapısından ileri gelen bir bağımlılığın (ve farklılığın -- Y.İ.) sözkonusu olduğu savunulmaktadır. Oysa, "karşıt, birlikte, ya/yada, özdeş, eşdeğer, ardışık" gibi temel kavramlarımızın evrensel geçerliği olan bir anlam ve mantık düzenine bağımlı olduğu görüşü daha güvenilir bir tezdir. Dillerdeki simgesel dönüşümlerin ardındaki evrensel anlam ve mantık düzeninin ortak tabanını psikolojik süreçlerimiz oluşturur. Ayrıca, dilbilimde ödünsüz bir görecilik anlayışının -- kendi sayıltılarınca da doğrulanacağı gibi -- salt kanıtlanma güçlüğü değil, bunun yanısıra anlatım olanaksızlığı da taşıyacağını söylemek yanlış olmaz.

A.F.C. Wallace

BAŞA DÖNÜŞ