III  -  "DÜNYA GÖRÜŞÜ"

 
 

Ruth Benedict'in dediği gibi, "Gözümüzdeki merceklerin bilincinde olmaksızın dünyaya bakıyoruz."


Kültür, belli bir topluluğun toplumsal etkileşme yoluyla sürdürerek bireylere kazandırdığı maddi-zihinsel yaşam tarzı ve dünya görüşü bileşiği olup, varlık nedeni ve sonucu ise çevreye uyarlanma ve giderek çevreyi kendi kuramsal amaçları doğrultusunda değiştirme dinamiğidir. (İzbul, "Kültür ve Kültürel Süreçler", Eleştiri 6, 1983.)

Kültürlenme, kişinin yeni bir üyesi olmak yoluna girmiş bulunduğu kültürün toplam içerik ve örüntüleri yönünde eğitilmesidir. Bu eğitim, yalın becerilerin belki doğrudan öykünme (taklit) yoluyla kazanılması dışında, büyük ölçüde, simgesel dizgeler olan konuşma dili ve öteki kültürel iletişim ortamları aracılığıyla gerçekleşiyor.

Dünya görüşü deyimiyle, kültürden kişiye aktarılan kalıcı sayıltılar, inançlar, değerler dizgesi anlatılmaktadır. Dil, bu köklü eğitimin aracısı ve belki de -- görecilerin dediği gibi -- çıkış ve dönüş noktasıdır. Üstelik, doğduğumuz andan başlayarak gözlerimize yerleştirilen bu kalın mercekleri, dünyaya bakmanın en doğal yolu sayıyoruz. Yada, Ruth Benedict'in dediği gibi, "Gözümüzdeki merceklerin bilincinde olmaksızın dünyaya bakıyoruz."

Kişinin "dünya görüşü", özetle,

1 -- "Kültürleme" sürecinin etkisinde beşikten mezara kesintisiz yönlendirilip, denetlenen;

2 -- Kültürün istek ve beklentileri doğrultusunda "kişilik" geliştirimiyle sürüp giden;

3 -- Dolayısıyla, kişinin kolay kolay vazgeçmek istemeyeceği, yada istese bile vazgeçemeyeceği;

4 -- Bu yüzden kişinin, farklı bakış açıları ve yaklaşımlar karşısında esnek düşünceli, hoşgörülü olmasını engelleyen;

5 -- Yansız bir araştırmacının (daha doğrusu, elinden geldiğince yansız bir araştırmacının), kişilerin davranışlarındaki -- başta sözel davranışları olmak üzere -- etkilerini genellikle gözlemleyebileceği; dolayısıyla, bu davranışların ardında yatan bilişsel dünyaya ilişkin çıkarsamalarda bulunabileceği;

6 -- Ama, çoğu zaman kişinin kendisinin belki de bilincinde olmadığı; dolayısıyla, sorulmadıkça hakkında üstdil anlatımlarında, tanıtlama ve açıklamalarda bulunmak gereğini duymayacağı; hatta belki bu tür açıklamaları gerçekleştiremeyeceği, davranışlarının nedenlerini nesnel gözle anlayıp değerlendiremeyeceği;

7 -- Temel inanışlar, değerler, sayıltılar, önyargılar;

8 -- Dizgesidir.

Kişi, içinde yaşadığı kültürün dünya görüşü ile bütünleştiği ölçüde gerçek yada kurgusal doyum sağlamakta, ödüllendirilmektedir. Kültürün beklentilerini karşılamayan düşünce ve davranışları için ise, cezalandırılmakta yada, belki daha acımasız bir cezalandırma yöntemiyle, ödüllendirilmemektedir. Kişinin gözlemlenebilir davranışları kadar, bilişsel dünyası da kültürden gelen etkilerin yönetimi ve denetimi altındadır. Çünkü bilişselliğin içeriği ve örüntüleri, başından beri, genel iletişim ortamından yansıyarak oluşmuş ve biçimlendirilmiş, dolayısıyla kültür tarafından koşullanmıştır.

Çocuk, doğduğu andan başlayarak, bir yandan kendi kültür çevresinde gerekli ve geçerli olan iletişim örüntülerini öğrenirken, buna bağlı ve bağımlı olarak da yoğun bir kültürlenme sürecinden geçer. Kültürel çevrenin zaman ve uzama (mekan) ilişkin tutumları, biyolojik etkinliklerin toplumsal ilişkiler çerçevesinde nasıl düzenleneceği, oturduğu evin iç düzeni, aile ve akrabalık ilişkileri, semtin ve kentin yerleşme planına ilişkin bilgiler, üretim ve paylaşma etkinliklerinin bilgisi, toplumsal davranış gerekleri, aktöre (ahlak) ve değer ölçütleri, dostluk, dayanışma, toplumsal katmanlaşma, yarışma, çatışma ve düşmanlık örüntülerine ilişkin kalıplar bu yoğun ileti­şim ortamında kendisine aktarılmaktadır.

Herkese göre, kendi yaşam tarzı ve dünya görüşü iyi, güzel, doğru ve mantıklıdır. Bu "ölçüt" lerden şu yada bu ölçüde sapma gösteren hertürlü davranış, duygu, düşünce ve inanç ise garip, tuhaf, acaip, saçma, yanlış, çirkin, fena, kötü; akla, izana, insafa, aktöreye, mantığa, doğaya, geleneklere aykırı sayılır...

Kültürlerin, gardiyanları bulunmayan birer hapishane olduklarını varsaymak zorundayız. Kişilerin değil, toplulukların ve toplumların ürünüdürler. "İçerdekiler", bu anlamda, uyumlu topluluk üyeleridir. "Başkaldırı" olgusunun bile, çoğunluk için ve genelde, bir "baskı" grubuna karşı, yine bir başka baskı grubunun dayanışma ve tutuculuğuna sığınmaktan öte gitmediğini görmemek olanaklı mı? Ama "içerdekiler" bunun bilincine varma olanaklarından yoksundur.

Demek ki, bireylerin özgürlüğünden söz edilecekse, sanırım "düşünce özgürlüğü" nden önce, "düşünce oluşturabilme yetenek yada olanağı"ndan söz edebilmek gerek. Bilim adamının, düşün adamının, putkırıcı sanatçının yürekliliği -- ve sorumluluğu -- buradan kaynaklanıyor.

 

--  BiR ÖRNEK  --

Günümüzden kırkbeş yıl kadar önce, bir ilkokul sınıfı. "Hayat Bilgisi" dersi...

Öğretmen:

-- Say bakalım, güneş ışığında kaç renk vardır?

Öğrenci:

--  Güneş ışığında yedi renk vardır, Öğretmenim: Kırmızı, Turuncu, Sarı, Yeşil, Mavi, Lacivert, Mor.

-- Aferin, iyi öğrenmişsin, şimdi, kitabınızın falan-filan sayfasındaki bu listeyi BİR DENEY YAPARAK KENDİ GÖZLERİMİZLE DE doğrulayalım! Bakın, şu prizmayı güneş ışığına tutuyorum. İşte, güneş ışığı yedi renge bölünüyor. Buna "tayf" denilir. Şimdi sayın bakalım, güneş ışığında kaç renk vardır?

Öğrenciler hepbir ağızdan:

-- Yedi renk vardır, Öğretmenim: Kırmızı, Turuncu, Sarı, Yeşil, Mavi, Lacivert, Mor.

Kitap böyle yazıyordu. Öğretmen de böyle söylüyordu. Çocuk daha iyisini bilecek değildi ya! Oysa doğrusunu söylemek gerekirse, o anda adını bilebildiği belki yalnızca beş renk, adını bilemediği belki de onbeş renk görüyordu -- bu tayf dedikleri yelpazede... Söz aramızda, bugüne değin, "turuncu" nasıl bir renktir, "lacivert" in "mavi" den farkı nedir, halâ öğrenebilmiş değildir ya! İlk gençliğinde, lâci'lerin kravatsız açık yakalı beyaz gömlekle "fiyakalı" olduğunu, düğün töreninde ise siyah smokinin yeğlenmesi gerektiğini, bu işlerde çok daha uzman olan eski mahalle terzilerinden, yeni butikçilerden öğrenegeldi. Tıpkı, kentlerimizin Paris öykünmesi sanat galerilerindeki açılış kokteyllerinde, burnt sienna yada kobalt mavisi'nin "sanatsal" erdemlerini öğrenmiş olduğu gibi...

Ayrıca, aradan geçen kırkbeş yıl içinde, dilimizin sözcük dağarcığındaki renklerden birisi ad değiştirdi; önce portakal, sonra doğrudan oranj oldu...

BAŞA DÖNÜŞ