IV  -  KOŞULLANMA

 
 

Bilim ki, bilim !!

 

BİR KOŞULLANMA SÜRECİ OLARAK EĞİTİM


Oysa güneş ışığı kendisini -- salt bizler onu böyle görelim diye -- ne üç renge, ne beş renge, nede yedi, dokuz, yada otuzdokuz renge ayırmış değil. Görebildiğimiz ışık tayfı, kızılberisinden morötesine bir süreklilik, bir continuum'dur. Ama güneş ışığından söz edebilmek için, onu kesitlere, dilimlere, bölümlere biz ayırıyoruz: Herbirisine ayrı bir etiket yapıştırıyoruz. Peki ama, neye göre? Doğal olarak, aynı toplulukta yaşayan bizler arasında zaman boyutunda varılmış bir kültür sözleşmesi hükümlerine göre...

Okullarımızda okutulan ders kitaplarında izlenen tayf açıklamasını, Batı Avrupa Kültür Sözleşmesi içinde yer alan ülkelerden birisinde güneş ışığı üstüne DENEYLER yapmış, güneş tayfında kaç renk bulunduğunu saptayarak duyurmuş, Sir Isaac Newton'la başlayan bilim adamları silsilesine borçluyuz!

Oysa, "yedi" rengi etiketleyip, adlarını veren ne Newton'du, nede kendisinden sonra gelenler... Bilim adamlarının büyük katkısı, içinde yaşadıkları kültürün onbinlerce yıldır Doğa'dan kesip biçmiş, adlandırmış olduğu renkleri -- şimdi, dalga boyu cinsinden tanımlayarak -- "bilimsel" bir açıklamaya kavuşturmuş olmalarıydı. Kısacası, çoğu zaman olduğu gibi, bilgi oradaydı da, bilimsel açıklamaya kavuşturulmuş oluyordu. İşte ortaya konulan bulgular:

 

RENK

Kırmızı

Turuncu

Sarı

Yeşil

Mavi

Lacivert

Mor

DALGA BOYU

800-650 nanometre

640-590 nanometre

580-550 nanometre

540-490 nanometre

480-460 nanometre

450-440 nanometre

430-390 nanometre

Doğa'dan alınan bu kesitin Batı Avrupa Kültür Sözleşmesi'ndeki kavramlaştırılışı, böylece Avrupa bilim dizgesinin kabulleri arasına girdi. Avrupa'da okul kitaplarına geçti.

Bu sıralarda önasya devletlerinden genç Türkiye Cumhuriyeti "muasır medeniyetler seviyesine" çıkabilmek yolunda yoğun çabalar gösteriyor, bilim adamlarına hızlı bir tempoyla ders kitapları vb çevirttiriyordu... (Şimdilerde galiba çevirmek zahmetine bile katlanmadan, işkembe-i kübra'dan sallıyoruz!!)

İşte, günümüzden kırkbeş yıl kadar önce ilkokul "Hayat Bilgisi" dersinde geçen öykümüzün ardındaki tarihsel ve bilimsel büyük gerçekler...

Oysa kültürler, Doğa'yı farklı biçimde kesip biçerler... Rastlantı bu ya, bizim ve Batı Avrupa'nın ortaklaşa "mavi" adını verdiğimiz dilimi, Ruslar ikiye bölmüş, adlarına "goluboj" ve "sinij" demişlerdir. Bizler de elbet renk körü değiliz. Onların "goluboj" ve "sinij" dediklerini, biz "açık mavi" ve "koyu mavi", yada belki de "camgöbeği" ve "gök mavisi" (ama, hepsi mavinin türleri) vb gibi adlarla birbirinden ayırdediyoruz. Bunlar bizim için (dilbilimden örnek getirmek yararlı olacak) aynı sesbirim'in (fonem) altsesbirim'leri (alofon) olmaktan öte gitmiyor. Başka bir deyişle, aynı birimin, kimlik değil, nüansla ayrımlanan alt-birimleri, yada değişkeleridir. Nitekim renkler tayfında, örneğin Hint kültürünün kırmızı ve turuncuyu tek etiket altında birleştirdiğini biliyoruz. Japonca'da ise, yeşil = mavi (awo) özdeşliği var. Örnekler çoğaltılabilir.

Tayf tablosu incelendiğinde, renklerin sınırları olarak 10'ar nanometrelik geçiş payları bırakılmış olduğu gözden kaçmayacaktır. Tıpkı gündüzün nezaman bitip gecenin nezaman başladığını söyleyemeyeceğimiz gibi, kırmızı nerede biter, turuncu nerede başlar, bunu da saptamak olanak dışıdır. Böylece sözü yeniden, Doğa'daki çoğu olay ve olgunun bir süreklilik nitelediği taşıdığı, bu bütünlüğü kesimlere, dilimlere, bölümlere ayırıp etiketleyen ve sınıflayanın, biz algılayan organizmalar olduğumuza getirmiş oluyorum. Ne var ki, insan türünde algılama, biyolojik olduğu kadar, kültürel koşullanma ürünüdür de.

(Bu arada, evrenselcilerin de renk algılamasına ilişkin söyleyecekleri olduğuna dikkati çekmekte yarar var. Renk algılamasının, kültürel olduğu kadar, genetik yapıdan kaynaklanan, dolayısıyla bütün insan toplulukları için geçerli olan yönleri ile ilgili bir tez için temel kaynak olarak, bknz. Brent Berlin ve Paul Kay, Basic Color Terms: Their Universality and Evolution, Los Angeles ve Berkeley: The University of California Press, 1969. Burada, tartışma bütünlüğünü korumak amacıyla, göreci tezi vurguluyorum.)

Ama konuyu bir an için kendi kültürümüzün geçmişi ve geleceği açısından düşünelim. Eğer, Newton ve izleyicileri Batı Avrupalı değil de, örneğin Rus olsalarmış, bu kez belki de tüm Avrupa (vede, önasya devleti Türkiye Cumhuriyeti) ilkokullarında Doğa Bilgisi derslerinde şu konuşmaya tanık olacakmışız:

-- Sayın bakalım, güneş ışığında kaç renk vardır?

-- Sekiz renk vardır, öğretmenim: Kırmızı, Turuncu, Sarı, Yeşil, Goluboj, Sinij, Lacivert, Mor.

Bilim ki, bilim!...

BAŞA DÖNÜŞ