V  -  TÜRKÇE GERİ VE İLKEL BİR DİL MİDİR?

 
 

Bu tür önyargıların ardında misyoner beyaz adam ruhunun parmağını hep görürüz. Gezginci ve kaşiflerin ardından, önce din adamları, sonra ticaret misyonerleri, daha sonra da bunları korumakla görevli askeri misyonerler sökün edegelmiştir. Tüm bunlar, zavallı "ilkellere" yardım içindir!


Kültür Topluluklarında İlkel Dillere Hiç Rastlanılmış mıdır?

İlkel Dillerden Söz Edilebilir mi?

Etnografya çalışmaları, yazıya geçmemiş diller de dahil olmak üzere, dünya dilleri arasında ilkellik/gelişmişlik açısından bir sınıflamanın anlamsız olacağını apaçık ortaya koymuştur. Herbir dil, bağlantılı olduğu kültürün gereksinimlerini sağlayacak güce ve gizilgüce sahiptir, denilmektedir. Bu açıdan bakıldığında bütün diller, kusursuz birer bilişsel/iletişsel dizgedir. Herbir dil, içinde yaşadığı kültürün ekolojik, coğrafi ve tarihsel çizgisinde, ötekilerden ayrı bir yol izlemiş, kendi içinde uyumlu, tutarlı, yeterli bir bütündür. Değişme süreci, dilin bu özelliklerini geçersiz kılmaz. Tam tersine, dil dizgesinin kültürel dizgeyle uyum içinde olmasının temel dayanağı, değişen gereksinimler karşısında, kültürle birlikte dilin de değişmesidir. (Biraz çekingen, gerilerden de olsa. Zaman buyutunda, nede olsa, tutucuların da yaşama hakkı var...)

Bugüne değin, yeryüzünün en uzak köşelerinde bile, ilkel, gelişmemiş, yetersiz bir dile rastlanmamıştır. Dillerin -- yapı olarak -- anlamları aktarmada birbirlerine göre daha elverişli yada elverişsiz olabileceği görüşü, deneyimci verilerle reddedilmiş, nesnel dayanaktan yoksun bir önyargı olmaktan öte gitmez. Ayrıca, hangi dilin şiire, şarkıya yada sevişmeye daha yatkın olduğunu kim söyleyebilir ki? Bunlar, herkes için, kendi anadilinde güzel, yada en azından anlaşılabilir şeylerdir.

Dilin sözcük dağarcığının yansıttığı çerçeve ise, bütün sevabı ve günahıyla, kültürel çerçevenin -- eksiksiz yada artıksız -- kendisidir. Yeryüzü kültürlerinin ekolojik ve tarihsel nedenlerle birbirinden ayrımlaşmış olduklarını düşünürsek, dillerdeki sözcük birikimlerinin de bu farklı dünya görüşü ve yaşam tarzlarının damgasını taşımasından daha doğal ne olabilir? Eskimo diyeleklerinin "kar" çeşitlerini tanımlayan sözcükler, Vietnam dilinin "pirinç" cinslerini anlatan sözcükler, Arapça'nın ise "deve" lerin yaş ve cinslerini belirleyen sözcükler açısından zengin olduğunu herkes bilir. Bunun tersine bir durum asıl şaşılacak şey olurdu! Bir dilin kavramlar dağarcığı, bir yandan o dilin bağlaşık olduğu doğal ve kültürel çevrede kendileri için yaşamsal önem taşıyan ayrıntılar açısından zengin olacak, öte yandan o topluluğun kültürel tarihini yansıtacaktır.

Dolayısıyla, diller arasında sözcük dağarcıkları zenginliği açısından yapılacak bir karşılaştırma, kültürel içeriğin bir karşılaştırması olmaktan öte gitmez. Bize karşılaştırılan dillere ilişkin -- yapısal örüntülerin etkinliği açısından -- birşey söylemez. Adlar, sıfatlar, yada eylemler açık birer dizgedir. Sonsuz sayıda ekleme yada çıkarma yapabilirsiniz. Bu da dilin gramerini yada sesler dizgesini ilgilendirmez. Bu süreç, aslında -- bilinçli yada bilinçsiz, planlı yada plansız -- kesintisiz sürüp gidiyor. Çünkü kültürel değişmeyle özdeş olup, onun simgesel düzeydeki anlatımıdır.

Küçük kabile topluluklarının yazıya geçmemiş dillerinin "ilkel" diller olduğuna ilişkin bir inanç her çağda yandaş bulabilmiştir.

Buradaki "ilkellik" kavramıyla, gelişmemişlik, basitlik, kabalık, yetersizlik gibi kavramlar anlatılmak istenir. Aslında söylemek istedikleri şudur: Bu diller karmaşık bir "uygarlığın" gereksinimlerini karşılamaktan uzak olacaklardır...

Bu tür önyargıların ardında misyoner beyaz adam ruhunun parmağını hep görürüz. Gezginci ve kaşiflerin ardından, önce din adamları, sonra ticaret misyonerleri, daha sonra da bunları korumakla görevli askeri misyonerler sökün edegelmiştir. Tüm bunlar, zavallı "ilkellere" yardım içindir!

Birkaç örnekle yetinelim. 1855 yılında, The Pioneer: or, California Monthly Magazine adlı dergide yayınlanan bir yazıda, Kuzeydoğu bölgesi Kızılderili kabilelerine ilişkin şu sözler yer alıyordu: "...en iyi niyetlerinizle bile gözlemlediğinizde, bu zavallı yaratıkların son derece ilkel ve aşağı olduklarını görürsünüz. ...Konuştukları dilin yirmi sözcüğü geçmediği söyleniyor." Bu satırların yazıldığı tarihten yirmi yıl sonra bir Alman gezgini, Arapaho kızılderililerinden söz ederken, bunların dilinin o derece yetersiz ve el imgeleriyle desteklenmeğe o derece bağımlı olduğunu söylüyordu ki, sözde, bu zavallıların karanlık bastıktan sonra artık birbiriyle anlaşma olanakları kalmazmış! İnsanoğlunun önde gelen özelliklerinden birisi de, baktığı yerde görmek istediğini görmesidir...

Evet, söylemek istedikleri odur ki, madem ki insanın önde gelen, onu hayvandan ayıran özelliği konuştuğu dildir, o halde bu zavallı yaratıklar insanla hayvan arasında bir evrede takılıp kalmışlardır. Dolayısıyla, doğal çevrelerindeki ham madde kaynaklarından onlar adına tarafımızdan yararlanılması doğru, yerinde ve erdem yüklü bir "yardımlaşma" yöntemidir...

 

TÜRKÇE GERİ VE İLKEL BİR DİL MİDİR?


Arada bir, Türkçe'nin Batı dilleri ile karşılaştırıldığını görür, dilimizin "yoksul" bir dil, buna karşılık, diyelim ki Fransızca yada İngilizce'nin zengin, anlatım yeteneği yüksek diller olduğundan dem vurulduğunu işitiriz. Kuşkusuz, bunun gibi tezler, geçmiş yüzyıllarda Türkçe'ye karşı, bu kez de Arapça ve Farsça lehine ileri sürülmüş olsa gerektir. Derler ki, İngilizce'nin sözlüğünde ikiyüzbin (!) sözcük bulunuyormuş, ama Türkçe'nin sözlüğünde salt yirmibin sözcük varmış. Böyle bir tez, olsa olsa, İngilizce konuşulan ülkelerde ciddi derlemecilerin, yaman matbaacıların ve iyi pazarlamacıların varlığını gösterir, (Doğal olarak, ayrıca da, kağıt sıkıntısı çekilmediğini kanıtlar.) Ama İngilizce'nin yada Türkçe'nin sesler dizgesi ve gramer dokusuna ilişkin, başka bir deyişle "anlatım yeteneği" ne ilişkin hiçbirşey söylemez.

Ayrıca, İngilizce sözcük dağarcığının Türkçe'ye oranla daha "kalabalık" olması pek güzel olasıdır. Çünkü İngilizce, sanayiden spora, bilimden sanata, dinsel yaşamdan cinsel yaşama zengin bir kültürün dilidir. Türkçe ise, eski kültüründen sıyrılıp kurtulmakta son derece başarılı, ama çağının kültürüne ayak uydurmakta aynı ölçüde başarısız bir ülkenin dilidir. Sorun, Türkçe'nin değil, Türkiye'nin sorunudur. Yoksul olan dilimiz değil, eksiltip de arttıramadığımız kültürümüzdür. Diller arasında, sözcük dağarcığı açısından yapılacak bir karşılaştırma, salt kültürel içeriğin bir karşılaştırması olur. Karşılaştırılan dillere ilişkin -- dilin yapısal gizilgücü açısından -- hiçbirşey söylemez.

Ama, eğer görecilerin savunduğu gibi, dilin yapısı belirli bir yaşam tarzı ve dünya görüşünün sürdürülmesiyle bağlaşıksa, üstün kültürler karşısında -- üretim sanayiinden eğlence sanayiine, propaganda gücünden askeri güce değin -- değişme zorunluğunda olan öteki kültürlerde dil dizgelerinin de kavramlar dünyasına koşut bir yapı değişikliğine uğraması kaçınılmazdır, demektir.

Çağının gereklerine uyarlanma zorunluğunu yaşayan bir kültür ortamında Türkçe gibi diller, ya gerekli değişimleri geçirerek önümüzdeki yüzyıllarda varlıklarını sürdürebilecek, yada çok yakın bir gelecekte bu ülkelerde artık bugünkü üstün kültür dillerinin taşra diyelekleri konuşulmakta olacaktır...

Demek ki, "Sanayileşme ile dilde değişme arasında herhangi bir bağlantı var mıdır?" sorusunun yanıtı, "Toplumumuz sanayi kültürünü benimseyecekse -- ki, bu kaçınılmazdır -- dilimizin de buna koşut bir evrim geçirmesi engellenemez. Bu yönde bilinçli, bilgili ve bilgece bir yönlendirme ise yerinde bir katkıdır..." olmak zorundadır. Sanayi kültürü bizim için başlıbaşına yepyeni bir yaşam tarzı olacaktır. Bu büyük kültür dönüşümünü yaşarken, dilimizin de gerek sözcük dağarcığı gerekse anlatım kalıpları olarak yeni bilgi alanlarının, farklı bir zaman anlayışının, farklı bir toplumsal etkileşmenin, farklı bir çalışma düzeninin damgasını taşıyan değişmelere uğraması kaçınılmazdır. Konu ne dilimizin horlanması, nede yozlaşmasıdır. Konu, dilimizin yeni kültür dünyamızın oluşumuna koşut bir değişim geçirmekte oluşudur. "Kasıt" kavramının, "değişmek gerektiğinden fazla değişmek yada değiştirmek" anlamına kullanılabileceği kadar, "gerekli değişim/dönüşümü engellemeğe çalışmak" anlamında da geçerli olabileceği besbellidir.

Teknoloji, ekonomi, toplumsal ve siyasal dizge yumağında, çağdaş değişim çizgisini izlemekte güçlük çeken kültür toplulukları için gelecek güvencesinden söz edilemez. Evrenselciler de, göreciler de, iletişim ortamlarının bütün sevabı ve günahıyla, kültürel yapı ve içeriğin eksiksiz yada artıksız simgesel düzeydeki yansıması olduğu noktasında görüş birliği içindedir.

BAŞA DÖNÜŞ