VI  -  HASSAS DENGE

 
 

Bilim, bir varış değil, bir arayış, bir yöneliş olarak anlaşılmalıdır. Her yeni bulgu, bundan öncekilerin sınanması için yeni bir neden, bundan sonraki tartışma için yeni bir başlangıçtır.

 

KÜLTÜRÜN EVRİMİ, NESNEL DÜNYADAN

NE ÖLÇÜDE SOYUTLANABİLİR Kİ ?

Her canlı türü, doğal çevrenin belli bir kesiti yada diliminde, uyarlandığı elverişli koşullar ve bildik olgu ve olaylarla sınırları çizilen, dolayısıyla da kendisi için gerekli ve yeterli olan bir yaşam yuvasında varlığını sürdürmektedir. Canlı türü ile çevresi arasında zaman boyutunda gerçekleşen etkileşme/bütünleşmeye evrim adını veriyoruz. Evrim, dar anlamda türün çevreye uyarlanma serüvenini, daha genel anlamda ise bütün bir çevrenin (ecosystem, çevredizge) zaman boyutundaki değişerek sürekliliğini anlatır.

Canlıların gereksinim duydukları bilişsel/iletişsel yetenek ve beceriler, uyarlandıkları yaşam yuvasının (yada, yaşam çentiği -- ekoniş) zorunlu kıldığı ayrıntıları algılama, çözgüleme ve uyumlu davranışsal tepkilerle yanıtlama işlevleriyle tanımlanabilir. Bu anlamda, bütün canlı türleri için, içinde yaşanılan büyük evren'in, kendi küçük yaşam yuvası sınırlılığı dışında kalan, kendilerini "ilgilendirmeyen" tüm öteki özellikleri, var olmayan -- varlığının farkına bile varılmayan -- bir dünya olmaktan öte gitmez.

İnsan, çevresindeki koca evrenle olan ilişkisini sürekli genişletmek, bir sanat düzeyine ulaştırmak sevdasında olan, meraklı, açgözlü, yepyeni bir canlı türüdür. Bilişsel olanaklarından yana usta bir DOĞA terzisi olmakta kararlı görünüyor. Bu iş için kendisine KÜLTÜR adını verdiğimiz biçki-dikiş atölyesini kurmuş, bilim adamlarına bu atölyeyi yeni olanaklar, yeni donanımlarla daha etkin, daha verimli kılmak görevini yüklemiştir. Bu etkinliğin, Doğa'dan alabileceklerinin nicelik ve nitelik olarak giderek arttırılması anlamına geldiğini biliyor. Geliştirdiği elektron mikroskopları yada radyoteleskoplar evrenin bilinen boyutlarını genişletirken; kimya laboratuarlarından sondaj kuyularına yada uzay gemilerine değin tüm uygulamalı teknoloji bu yeni boyutlardan yararlanma amacını güdüyor.

Oysa bilim, son çözgülemede, bilgi olduğuna inandığımız belli bir içerik ve bunu elde etmenin şaşmaz yolu olduğuna inandığımız etkinlikler (yöntem) toplamı olmaktan öte bir dokunulmazlık taşımıyor. Kesin olan tek şey varsa, o da bilimsel içeriğin, gerçeklerin değişmez bilgisi olmadığıdır. Biyolojik/kültürel yapımızın gerekirci (determinist) kısıtlamalarını hiçbir zaman bütünüyle aşamaz, insan öğesinden bütünüyle arındırılmış "bilimsel" bir yöntem yada içerik oluşturamayız. Dolayısıyla bilim, bir varış değil, bir arayış, bir yöneliş olarak anlaşılmalıdır. Her yeni bulgu, bundan öncekilerin sınanması için yeni bir neden, bundan sonraki tartışma için yeni bir başlangıçtır. Sonsuza değin bu böyle akıp gidecektir. Kesin, mutlak, değişmez bilgiye ulaşmanın sözkonusu olmadığını işin başında benimseyen bilim adamı, gerçeklere yaklaşık değerlerle ulaşmak yolunda ilk ilkeyi kavramış, ilk gerekirliği yerine getirmiş sayılabilir.

Bir "Gerçekler Dünyası" vardır. Bunun bilgisini, Doğa Tarihi'ni, Doğa Bilimleri'ni, Toplum Bilimleri'ni -- yöntem ve yaklaşım olarak -- insan öğesinden arındırabiliiğimiz ölçüde kazanmamız olasılığından söz edilebilir. Ama, Gerçekler Dünyası'nın kesin, mutlak, değişmez bilgisinin, ulaşılmaz erek niteliğini sonsuza değin koruyacağını da hemen ekleyebiliriz. Çünkü, sürekli oluşum durumundaki bir dünyayı, sürekli oluşum durumundaki bizler, her konumda biyolojik/kültürel sınırlılığımız ölçüsünde algılıyor, buna göre yorumluyoruz. Dolayısıyla, gerek eşzamanlı gerek ardzamanlı/tarihsel boyutta, sürekli değişen bulgu ve belirlemelere ulaşılması kaçınılmazdır.

Ne ki, bir üçüncü sonucu daha çıkarsayabiliriz: Günlük yaşamda yada bilimlerde görelilik, sonsuz anlamda geçerli olamaz. Çünkü varlık düzeni, "Gerçekler Dünyası" na belli esneklik sınırları ve davranış seçenekleri ötesinde uyum sağlayamayan bireyler kadar nüfusların da, yaşamını sürdürme olanakları aynı ölçüde kısıtlanmış demektir. (Bir başka açıdan bakıldığında bu belirleme, "Yaşamın önkoşulu değişmedir" ilkesine geçerlik kazandırmaktadır. Değişen bir dünyada, kimliğini koruma öğretisini değil, değişme öğretisini benimseyebilenler varlığını sürdürebilir...)

Birkaç örnek verelim. Günlük yaşamda yada sporda ideal amaçlar seçiminin dilden gelen sınıflamalara bağımlı olduğunu görürüz: 100 metreyi 10 saniyenin altında koşmak, günde sekiz saat yada haftada 40 saat çalışmak, 999 999'yar değil de illâ ki milyoner olmak gibi... Öte yandan, bizim "kırkayak" dediğimiz hayvana, İngilizler centipede (yüz-ayak), Fransızlar milles-pattes (bin-ayak) diyorlar. Japonlar ise "yirmisekizayak" yada "seksenayak" diyorlarmiş. Acaba hangimiz yanlış saydık?

Oysa, dillerdeki bu sınıflamaların bütünüyle rastlantılı olamayacağını, algı ve yorumlarda belli bir esneklik sınırı dışına çıkılamayacağını, "keyfi" bir dil/kültür dizgesinin Gerçek Dünya'da pek az yaşama şansı olacağını kolayca çıkarsayabiliriz. İnsanları günde 16 saat çalıştırırsanız yorgunluktan, 4 saat çalıştırırsanız cansıkıntısından öldürebilirsiniz. Her mahallede bir milyoner yaratmak, 1950'lerin sorunuydu. Mahallede şimdi herkes milyoner! 1990'ların sorunu ise, artık kendimizi trilyonlara alıştırmak...

Bir başka anlamlı örneği ise, insanın siyasal yaşamında buluruz. Düşler üstüne kurulan, yada kurulduktan sonra, değişen dünyaya ayak uydurmakta güçlük çeken katı öğretiler -- zemin hazırladıkları diktatörlüklerle birlikte -- zaman aktıkça geçerliğini yitirmeğe, tükenip yıkılmağa hükümlüdürler. Bilim karşısında skolastiğin de durumu budur.

Sözün bu noktasında, Eski Yunan'dan acıklı bir öyküyü anımsamakta yarar var. Bundan böyle ülkesini bilim ve bilginin ışığında yönetmeğe karar veren Sicilya'lı bir tiran, kendisine yardımcı olması için Atina'dan ünlü bir filozofa çağrı çıkarır. Ancak bu deneme kısa sürede karşılıklı düş kırıklığı ve nefretle son bulur. Filozof, canını da zor kurtarıp, gerisin geri döner. Acaba tiran felsefeden mi acizdi, yoksa filozof ülke yönetimi için asıl olan gerçekçilikten mi? İnsanoğlunun düzenli ve anlamlı bir evrende yaşayabilmesi için, bilimler ve öğretiler arasındaki bakış açısı farklılıklarının giderilmesi, filozoflar ve tiranlar arasındaki uçurumun üstesinden gelinmesi gerekiyor...

Ondokuzuncu Yüzyılın sonlarına gelindiğinde, insanoğlu Batı kültürlerinde olsun, Doğu kültürlerinde olsun, düzenli ve anlamlı bir evrende yaşadığına halâ inanmıyor muydu? Birkaç örnek verelim. Avrupa'nın kimi yerlerinde (adını koymak gerekirse, İrlanda'da) 1860'ların sonlarına değin örneğin bir "cadı"yı suda boğulma(ma) sınavına sokabilirdiniz. Ayağına taş bağlanarak denize fırlatılan sanık eğer boğulursa suçsuzluğu anlaşılmış olur, çünkü Hz. İsa onu yanına çağırarak koruması altına almıştır. Yok eğer boğulmazsa, bu kez cadılığı kanıtlanmış olur. Hemen sudan çıkarır, çarmıhta yakardınız. Ötesi, yine Hz. İsa'nın bileceği iştir. Yada, İstanbul'daki Padişahı "halledebilirdiniz"; ancak yerine yine Osmanoğulları'ndan yeni bir padişah oturturdunuz. Dediğimiz gibi, insanoğlu "düzenli" ve "anlamlı" bir dünyada yaşamaktaydı!...

Oysa, yine Ondokuzuncu Yüzyılın ortalarından başlayarak günümüze değin uzanan etkileriyle insanın bilim ve öğreti dünyasını kökten etkileyecek bir büyük değişme çağını yorumlayan -- ve hazırlayan -- ilk öncüler de sahnededir. Bir Darwin, bir Marks, bir Freud, bir Einstein, ve Yirminci Yüzyılın büyük çatışmalarında yüzyüze gelecek öğretilerin liderleri oluşum halindedir. Yeni düşün akımlarının olumlu/olumsuz meyvelerini bütün bir dünya birkaç kuşak içinde tadacaktır! Ne tuhaftır, ama bir kuşağın putdevirenleri, bir sonraki kuşağın bağnazlık simgeleri kimliğine büründürülüyor...

BAŞA DÖNÜŞ