Bilim Dünyasını Karıştıran Yeni bir Kuram: SOSYOBİYOLOJİ

Doç. Dr. Yalçın İzbul

sosyobiyoloji

Bilim Dünyasını Karıştıran

Yeni bir Kuram

SOSYOBİYOLOJİ

sosyo biyoloji

Meydan Dergisi Ekim 1977 sayısında yayınlanmıştır.

İnternet versiyonu Ocak, 2007

 

Sosyobiyoloji, uç yorumuyla, herbir bireyin aslında türünün gen havuzunu zaman boyutunda sürekli kılmak amacına hizmet için var olduğu görüşünü savunuyor...

Aşırı şişkin "birey" egosu düşünüldüğünde,

insanın kolay sindirebileceği bir önerme olması beklenemez...

Charles Darwin'in çalışma ve yayınlarıyla önemli ölçüde bilimsellik kazanan ve ünlenen Evrim Kuramı, yüzyılımız bilim dünyasında geçerliliğini ana çizgileriyle sürdürebilmiş birkaç genel kuramdan birisidir. Bilindiği gibi, çağdaş bilim anlayışı, doğa bilimlerinde olsun toplumsal bilimlerde olsun, kesin ve değişemez yargılardan kaçınıyor ve bilimin kendisini sürekli olarak yenileyen bir araştırma ve çalışma alanı olduğu görüşünü benimsiyor. Günümüzde, bilimin değişemez (=mutlak) açıklamalar getirebileceği düşüncesi şüpheyle karşılanıyor; bilimsel kuramların ilerde yeni gelişmelere açık olabilecekleri, hatta tamamen çürütebilecekleri peşinen kabul ediliyor. Bilimsel düşüncenin kendini yenileme ve doğruları bulma gücünün kaynağı da de budur.

İşte, son yıllarda ortaya atılarak, önemli güc kazanmış bulunan Sosyobiyoloji kuramı, Darwin çizgisindeki Evrim Kuramının karanlıkta bıraktığına inanılan bazı konuların açıklığa kavuşturulduğu iddiasındadır.(1)

Darwin'e göre, yaşama kavgasının temelinde, her organizmanın ayrı ayrı yürüttüğü kendi varlığını ve soyunu sürdürme savaşımı yatar. Yani, organizmaların varoluş parametreleri, bencillik içgüdüsü üzerine kurulmuştur. Başka bir deyişle, Darwin'in yaklaşımı, organizmaların kendileri dışında varlıklar uğruna yaşamsal özverilerde bulanabilecekleri gibi bir görüşü destekler nitelikte değildir.

Oysaki, canlılarda gözlemlenen kimi davranışlar bunun tersini söylüyor. Birey bazında, bazen kendi hayatını feda etmek pahasına, türün diğer üyelerine yardım davranışları görülüyor. İnsanda olsun, öteki canlı türlerinde olsun, yardımlaşma ve özveri örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Çocuğunu kurtarmak için yangının içine atılan anne / baba; tehlike anında uyarı haykırışı ile kendini feda ederek sürünün kaçıp kurtulmasını sağlayan kuşlar; yaralı bir grup üyesini su yüzeyinde tutarak soluk almasına yardımcı olan yunuslar; kovana / yuvaya ve "kraliçeye" hizmette birbirleriyle yarışan arı, karınca, termit benzeri sosyal-küme "bireyleri"...

İşte, sosyobiyoloji taraftarları şimdi bütün bu davranışları açıklayabilecek bir bakış açısı getirdikleri inancındalar. Sosyobiyoloji kuramı, kendi türünden diğer bireylere -- özellikle de yakın akraba bireylere -- yardım ilkesinin, aslında genetik bencillik'ten kaynaklandığını savunuyorlar. Ana babanın yavruları uğruna özverileri bu genetik amacın doğrudan sonucudur. Yakın akrabalarının yaşamasını sağlayarak kendini feda eden bir kuş da aslında onlarla paylaştığı genlerin yaşama şanslarını arttırmış oluyor.

Kaçınılmaz mantıksal çıkarım şudur: Sosyobiyoloji  ailesel/toplumsal (ve kültürel) davranışların -- en azından bir bölümüyle -- biyolojik temellerden kaynaklandığını söylüyor. Davranışların kökeni için genetik nedenlere işaret ediyor. Uç yorumuyla ise, herbir bireyin aslında türünün gen havuzunu zaman boyutunda sürekli kılmak amacına hizmet için var olduğu görüşünü savunuyor.(2) İngiliz sosyobiyolog Richard Dawkins bunu şöyle dile getiriyor:

Genler, dev işçi robotların içinde, dış dünya etkilerinden uzak ve güvende büyük koloniler halinde yaşarlar. Bu kocaman robotları uzaktan komuta ile çekip çevirirler. Sizi de yönetenler onlardır, beni de. Zihin ve beden olarak bizleri onlar yarattı. Varlığımızın nihai nedeni, onların yaşatılmasıdır. Bizler onların var olmasını sağlayan makineleriz.

 

Doğal Seçilim Süreci

Sosyobiyoloji temel tezlerinden birisi şu görüşü savunur: Kültür öğelerini genetik yapımızdan gelen koşullanmalar gözardı ederek açıklamağa kalkışmak bizi yanlış sonuçlara götürür. Böylece, Darwin'de tek organizma düzeyinde ele alınan, Konrad Lorenz ve V.C. Wynne-Edwards tarafından grup veya tür seviyesinde tartışılmış olan doğal seçilim süreci, Sosyobiyolojistler tarafından genler açısından irdelenmektedir.

Doğal seçilim ilkesi, ki günümüzde geniş bilim çevrelerince hemen hemen tartışmasız kabul edilmektedir, değişen çevre özelliklerine uyum sağlama gereğini türün sürekliliği için önkoşul görür. Sosyobiyoloji kuramı, bu sürecin aslında genetik alanda gerçekleştiği inancındadır. Amerikalı biyokimyacı George Pieczenik, DNA kodlamasında bulguladığını söylediği özel bir örüntünün, olsa olsa doğal seçilim ilkesinin moleküler düzeyde gerçekleştiği anlamına yorumlanabileceğini savunuyor. Pieczenik'in sözleriyle,

Önemli olan organizma değildir. DNA dizileri açısından, varlığını sürdürme savaşımı sürecinde, içinde bulundukları organizmanın bir zürafa veya bir ordinaryüs profesör olması önemsiz bir ayrıntıdır.

Sosyobiyoloji, genel bir kuram niteliği ile ancak son bir kaç yıl içinde [1977 itibariyle] bilim çevrelerinin dikkatini üzerinde toplamağa başlamışsa da, daha önceleri de çeşitli başlıklar altında benzer görüşler ortaya atılmıştı. George Bernard Shaw'un İnsan ve Süperinsan (Man and Superman, 1906) adlı tiyatro eserinde savunduğu tezin günümüz Sosyobiyoloji tezleri ile ilginç bir koşutluk gösterdiğini söyleyebilirim. Adı geçen eserde, o gün için sanılanın aksine, kadın-erkek ilişkilerinde eş seçmeyi aslında kadının gerçekleştirdiği savunulur. Amaç, dünyaya getireceği çocuklar için geçim ve bakım gereklerinin karşılanması ötesinde, genlerinin sağlıklı devamı için en uygun erkeği elde etmektir.(3) Sosyobiyologların koyduğu tanı da aynıdır: Cinsel dürtülerin amacı, genlerin sürekliliği için verilen bir savaşımdan başka birşey değildir.

Günümüzden 20 yıl kadar önce [1977 itibariyle], İngiliz biyologu J.B.S. Haldane, "hayatını iki erkek kardeş veya aynı şekilde sekiz kuzen için seve seve feda edebileceğini" ifade ederken, bugünkü Sosyobiyolojisi tezlerine öncülük etmiş oluyordu. Kardeşlerinden herbiri kendisiyle 1/2 oranında ortak gen taşıdığı, kuzenlerin de ise oranın 1/8 olduğu gerçeği, önermenin aritmetik tabanını oluşturuyor.

 

B. F. Skinner ve Konrad Lorenz Ekolü

Sosyobiyoloji kuramcıları, Evrim'in işte bu yalın matematik mantığı izlediğini ileri sürüyorlar. Organizmaların, bencillik veya türdeşleri hesabına özveri davranışlarında, olabilecek olan en çok sayıda geni bir sonraki kuşağa aktarmak hedefinin belirleyici öğe olduğu görüşündeler. Buna göre, her organizma, bencillik ile diğerleri için özveri arasında, Evrim açısından geçerli bir oran gerçekleştirebildikleri ölçüde yaşam savaşında başarılı olmaktadır. Yeterince bencil olmayan bir organizma bu savaşımdan yenik çıkar; gereğinden fazla bencil olan bir organizma ise, karşılıklı yardımlaşma ilkesini görmezden geldiği için eninde sonunda yine yenik düşer, yada zamanının ve enerjisinin büyük bölümünü yararsız saldırganlık davranışları iile tüketir.

Bu görüşleri ile sosyobiyoloji, insan davranışları ile ilgili günümüz kuramları arasında, insanı tümüyle çevre koşulları tarafından oluşturulan bir varlık olarak gören B.F. Skinner ekolü ile, insanı tümüyle bencillik ve saldırganlık içgüdülerinin tutsağı bir yaratık olarak gören Konrad Lorenz ekolünün karşıt kutupları arasında ortalama bir yere yerleşyor.

Sosyobiyoloji, Freud ekolünü andırır şekilde, doğuştan sahip olduğumuz nitelik ve özellikleri vurguluyor, fakat çevrenin koşullandırıcı etkisini de inkar etmiyor. Sosyobiyologlara göre, davranışların kökenini, herbirimizin doğuştan sahip olduğumuz biyogram'larda saklıdır; çoğu davranışlarımızın kökenini biyolojik programlanmamızda aramak gerekir.

 

Eleştiriler

Sosyobiyoloji yaklaşımının bilim dünyasında cesur bir atılım olduğu yadsınamaz. Savunucuları, etkili pekçok ekol ve çevreyi karşılarına almış, sert eleştirilerle karşılaşmışlardır.

Karşı tezlerin başlıcalarını sıralarsak, ortak eleştiri, sosyobiyolojinin kuramlaştırmada pek bir iddialı, ama somut kanıtları göstermekte aynı ölçüde güçsüz olduğudur. Gerçekten de, bugün için, ileri sürülen tezlerin büyük bölümü spekülatif niteliktedir. Aslında, ileride elde edilecek araştırma sonuçları ile, bugünkü çıkarsamalarda belli ölçüde değişiklik gereği doğabileceğini aslında kimi sosyobiyoloji yanlıları da kabul ediyor.

Bekleneceği gibi, en sert eleştiri ise kültür antropolojisinden geliyor: Sosyobiyolojinin insan bilinci, zihinsel yetenekleri ve kültür oylumunu küçümsemekle hataya düştüğü savunuluyor. Bu satırların yazarı da, sosyobiyoloji kuramının alt düzey canlı türleri için kolay savunulabileceği; ancak konu insan olduğunda, kültürün belirleyici faktör niteliğini artık ele geçirmiş olduğu; biyolojik varlığımızın baskıları inkar edilemese de, kültürel tercih ve eğitimin bu baskıların üstesinden gelebildiği görüşündedir.(4)

Toplumsal kuramların, bilim açısından olduğu kadar, etik açıdan da sınavdan geçmesi gerektiğine inananlar, sosyobiyoloji tezlerini tepki ile karşılayanlar arasındadır. Genetik açıklama, toplum hayatına uygulandığında, demokratik anlayış ve ideallerimize son derece ters düşen sonuçlar çıkarsanabilir. Toplumsal tabakalaşma, ırklar arasındaki teknolojik düzey farklılıkları, kadın-erkek ilişkilerindeki sosyo-ekonomik dengesizlikler, genetik nedenlere mi dayanmaktadır? Bunlar, kaygı ile karşılanması gereken çıkarsamalar olabilir..

Kanımca, Sosyobiyoloji henüz emekleme devresini yaşayan ve ilerde ortaya konulacak verilerin ışığında önemli ölçüde yeniden gözden geçirilmesi gerekecek bir yaklaşımdır. Bugün için, henüz yeterli veri elde edilememişken, bu derece gürültülü tartışmalara yol açması, medyanın konuyu fazla sansasyonel sunuşundan kaynaklanıyor olabilir.

Sözü edilen etik eleştirilere katılıyorum. Konu insan olduğunda, Sosyobiyolojinin genetik gerekçelere dayandırdığı model ne ölçüde gerçerlik taşırsa taşısın, davranışların şekillenmesinde kültürel ve eğitsel planlamaya ağırlık verilmesi gerektiği inancındayım. İnsanın kültür boyutundaki yetenekleri de, son çözümlemede, Doğa'nın bir ayrıcalığıdır; Doğa'ya ters bir "müdahele" önerdiğimiz söylenemez...

Bir başka eleştiri, genlerin yakın akraba ilişkilerini önplana alan bir programlanma izledikleri savı ile ilgilidir. Bu görüş bütün sonuçları ile doğru olsaydı, aile içi evliliklerin en istendik üreme yolu olarak seçilmiş olması gerekirdi. Oysa, gelmiş geçmiş bütün insan topluluklarında en yaygın yasa, ensest (fücur) yasağıdır. Tarihte bu yasağn geçersiz en bilinen örnek, Mısır firavun sülâlelerindeki kardeş evlilikleridir. Firavunların tanrı soyundan geldiği varsayımına dayanan bu uygulama sonucunda soyları giderek bozulmuş ve yok olmuştur.

Benzer şekilde, Grek klasik çağ Sparta'sında da, kendilerine ırk üstünlüğü payesi veren ve yabancılarla evlenmeyi yasaklayan soylu savaşçılar sınıfı, birkaç yüzyıl içinde sayıca gerilemiş ve tarih sahnesinden silinmiştir.

Son çözümlemede, evet: Sosyobiyolojik modeller insan-altı türlerde bireysel veya toplu pekçok davranışı açıklama gücü taşıyor. Fakat, insan davranışları açısından yetersiz ve çoğunlukla da yanıltıcı parametreler sayılmaları gerektiği görüşündeyim. Nitekim, pek az kültür antropoloğu, insan davranışlarının evriminde biyolojik kalıtımın rolünü tümüyle yadsıyacaktır. Çünkü, biyolojik kalıtım ve kültürel evrim arasında -- özellikle de, evrim tarihinde daha gerilere gidildikçe -- bir bütünlükten söz edilebileceği açıktır. Fakat günümüzde, kültür ve eğitimden gelen koşullama gücünün biyolojik kalıtımın etkilerini büyük ölçüde aşabildiğini söyleyebiliriz.

Yine de, şimdilik kurgusal görünen bir tehlikeden de söz etmeliyiz. Umalım ki Sosyobiyolojinin tezleri, birgün davranışlarımızı şu veya bu çizgide koşullamak amacı güdecek uygulamalara "bilimsel" gerekçe gösterilmez; genlerimiz üzerinde toplumsal planlama deneylerine girişilmez. Bunu söylerken, ben de bir ölçüde tereddüt içindeyim; insanın doğasında birşeylerin "eksik", birşeylerin "fazla" olduğunu ben de görüyorum.

Ne var ki, Doğa'nın bu hırçın ve yaramaz çocuğunu kuramda birkaç deterministik dar kılıfa sığdırmak çabasının, onun zengin gelişim olanaklarına ihanet olacağı kanısındayım. İnsanlığın aydınlık (veya karanlık) geleceğinin anahtarı, kültür boyutunda doludizgin demokratik bir özgürlüğe olanak verilmesinden geçiyor.

----------------------------------------------------

1. Milat tarihi olarak, E. O. Wilson'nun Sociobiology: The New Synthesis (1975) başlıklı kitap yayını alınabilir.

2. Aşırı şişkin "birey" egosu düşünüldüğünde, insanın kolay sindirebileceği bir önerme olması beklenemez.

3. Şunu da ekleyebiliriz: Eş seçme üstünlüğünü kadına kaptırmış olduğu için, erkek kendi genlerinin oluşturduğu cinsel dürtüyle çoğul ilişkilere yönelmek zorunda kalır. Bu yaklaşımın "çapkınlık" felsefesi için bilimsel bir çerçeve oluşturabileceği açıktır. Ne var ki, evrensel tek model olduğu söylenemez. İlkel canlılar bu sorunları genellikle "çok çocuk yaparak" aşarken, evrimin daha üst basamaklarında yer alan canlı türlerinde, çokeşlilik kadar, tekeşliliğe dayalı "genlerini koruma" modellerinin de işlediği gözden kaçmaz.

4. Kültürel süreçler ve eğitimin baskın etkisinden yana görüş koyarken -- ne yazık ki -- eğitimin çöküntü içinde debelendiği bir üçüncü dünya ülkesinde tanık olduğum ilkellikler karşısında zorlanıyorum da...

----------------------------------------------------

30 Yıl Sonra Bir Ek Not:

1977 yılında yazdığım bu tanıtım yazısından 30 yıl sonra, o zaman ki görüşlerimin değişmemiş olduğunu görüyorum. Ya görüşlerimde çok inatçı olduğumu, yada daha o zamandan sağlam bir teşhis koymuş olduğumu gösterir...

Genetik açıklama -- verileriyle tartışılmaz ölçüde desteklendiği, ve bu gerçek sınırları dışında hipotetik boyutlar atfedilmediği sürece -- bana yine cazip görünüyor...

Fakat, teknoloji ve medyanın gücü katlanarak büyürken, "toplum mühendisleri"nin ne iğrenç ilhamlara sürüklenebileceğini düşündükçe de ürperiyorum. Korkuyorum, çünkü davranışların -- bir bölümüyle de olsa -- genetik programlanma ürünü olduğu saptamasının kimi çevrelerde kendi inandıkları "doğrular", hatta çıkarları yönünde "genetik mühendisliği" iştahı yaratacağını düşünüyorum.

Yine de, kabul etmeliyiz ki, bilim adamının işi verileri ortaya koymak, gerçekliği bulgulamaktır. Bu bilgilerden kimin nasıl yararlanacağı sorusu bilimin değil, siyasetçinin, eğitimcinin, topluma şekil vermeye soyunan diğer güc odaklarının etik sorumluluğudur.

Herneyse... Konu ile bilimsel düzeyde ilgilenmek isteyen okuyucularıma Sosyobiyoloji kampından aşağıdaki isimleri önerebilirim: David Barash, Pierre van den Berghe, Cyril Darlington, Richard Dawkins, W. D. Hamilton, Sarah Blaffer Hrdy, Joseph Lopreato, Richard Machalek, Linda Mealey, John Maynard Smith, Robert Trivers, George C. Williams, Edward O. Wilson

BAŞA DÖNÜŞ

ANASAYFAYA DÖNÜŞ

genetik koşullanma