Meydan Dergisi Ağustos 1979 sayısında yayınlanmıştır.

İnternet versiyonu Ocak, 2007

Doç. Dr. Yalçın İzbul

 

sosyobiyoloji

Yeni Bir Çağın Eşiğinde

01 -- GİRİŞ

sosyo biyoloji

 
 

Umut, insanoğlunun bilimsel ve etik düşünce evriminin, teknoloji evrimini yakalaması ve önüne geçmesindedir. Bu gerçekleşmezse ne olacaktır? Herhalde mavi-yeşil gezegenimiz yoluna, bu soruyu cevaplayacak yeni kuşak insanlardan yoksun devam etmek zorunda kalacaktır.

Yeni bir çağın eşiğinde olduğunu hissetmek, dünya kuruldu kurulalı her yeni kuşağın belli bir süre yaşadığı bir ruh hali olsa gerek. Yazımın başlığında tereddüt ve yanılıyor olmak tedirginliği ile karar kıldım. Şimdi her satırda bu yürekli ümitvarlığı yeterli kanıt göstererek desteklemek zorundayım...

İki büyük dünya savaşı; irili ufaklı sayısız uluslararası dalaşma; hükümet darbeleri; iç savaşlar; devrimler; atom, hidrojen, kobalt bombaları; öldürücü lazer ışınları; biyolojik savaş; çokuluslu şirketler ve küresel sömürü ekonomisi; nüfus patlaması, dağal çevreni n yıkımı; cehalet, zorbalık, bireysel ve toplu bunalımlar... Yirminci yüzyıl dünyasında umuttan söz edebilmek gerçekten cesaret gerektiriyor. Yada, "pişkinlik" mi desek

Umut, insanoğlunun bilimsel ve etik düşünce evriminin, teknoloji evrimini yakalaması ve önüne geçmesindedir.

Bu gerçekleşmezse ne olacaktır? Herhalde mavi-yeşil gezegenimiz yoluna, bu soruyu cevaplayacak yeni kuşak insanlardan yoksun devam etmek zorunda kalacaktır. Bugüne değin fosilleri bulunmuş 2500 canlı familyasından yaklaşık üçte ikisi -- şu yada bu nedenle -- zamanın tozlu sayfalarında soy bırakmadan yitmişlerdir. Uyumsuz türlerin yok olması, evrimin değişmez, istisnasız ve gözyaşı dinlemeyen katı kuralıdır.

O halde umudumuz, insan türünün homo sapiens ünvanına lâyık olduğunu kanıtlamasından öte gitmiyor. Eğer insan, irrasyonel, ideolojik, mistik saplantılarından kurtulmayı; bilimin gösterdiği yolda ilerlemeyi başarabilirse türünü sürdürecek, yoksa kendisini ve üstelik dünyamızın güzelim canlı türlerinin de büyük bölümünü birlikte yokoluşa sürükleyecektir.

Peki ya Yirminci yüzyılın bu son çeyreğinde hâlâ kısır inanış ve ideolojilerin kıskacında ölümcül zaman yitimindeki ulusumuz ve ülkemiz? Ya bilim kervanına katılarak, geleceğin uluslar topluluğunda yerimizi alacak, veya sayısız geçmiş kavimler gibi yazılı tarihin eskimiş sayfalarında tozlu ve fosilleşmiş bir ölümü tadacağız. Türk milleti için bu, çok ilgi çekicidir ki, toplu bir intihar vak'ası olarak tarihin sayfalarına geçecektir. Geç de olsa nihayet uyanış dönemini tamamlamış ve bir kitle doktrini hüviyeti kazanmağa başlamış Türk Milliyetçiliği'ne rağmen, engellenememiş bir intihar...

 

DEVRİMCİ BİR YÜZYIL...


Kültür tarihine bakışımızı yabancılaşma (duygusu ve/ya olgusu) üstüne odaklarsak, örneğin Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde, insanoğlu -- Batı kültürlerinde olsun, Doğu kültürlerinde olsun -- düzenli bir dünyada ve anlamlı bir evrende yaşıyordu. İrlanda'da, ta 1860'lann ortalarına kadar, cadılar suda boğulma sınavına tâbi tutulabilir... (Ayağına taş bağlanarak denize fırlatılan sanık boğulursa suçsuzdur ve Tanrı onu yanına çağırmıştır; boğulmazsa cadılığı kanıtlanmıştır, yakılarak cehenneme gönderilir -- Çok sayıda örnekleri görülmüş bir uygulamadır)... veya İstanbul'da padişahı "halledebilirsiniz", ama yerine yine Osmanoğullarından yeni bir padişah oturtursunuz. Dediğimiz gibi, insan düzenli ve anlamlı bir dünyada yaşamaktadır...

Oysa ki, daha yüzyılın ikinci yarısından itibaren, düşünce dünyamıza çok geçmeden egemen olacak değişim rüzgarları ilk belirtilerini vermeğe başlamıştır. Bir Darwin, bir Marks, bir Freud, bir Einstein, bir Atatürk bu dönemde doğmuşlar, hatta bir bölümü en önemli eserlerini insanlığa sunmuşlardır bile... Meyvelerini bir-iki kuşak içinde vereceklerdir. (Marks'da olduğu gibi, bir kuşağın ikonoklastları, bir sonraki kuşağın bağnazlık peygamberine dönüştürülse de).

Hiç kuşku duyulmasın ki, günümüzde de benzer değişim rüzgarları esmektedir. Ve -- kanımca -- Yeni Çağın düşünce önderleri, insanın bencil, öznel ve mistik yanılgılı ideolojilerini, evrenin nesnel gerçekleriyle tutarlı bir çerçeveye getirme çabası içinde olacaklardır. Daha doğrusu, öyle olmak zorunda. Çünkü gerçek ve kurgusal arasındaki uyumsuzluk artık insan türünün geleceğini tehdit eder boyutlarda...

Yazının hemen başında önerdiğim bu genellemeyi bundan sonraki bölümlerde yeterli somut ayrıntı ile destekleyebileceğimi umuyorum.



ÖKLİT UZAMI, NEWTON ZAMANI


Aklın yolu birdir... der dururuz da -- acaba öyle midir?

Klasik görüşe göre, algı / düşünme / mantık yürütme parametreleri, bütün "akıl" sahibi yaratıklar için, gözleyen veya düşünenin kimliği/kişiliği söz konusu olmaksızın, değişmezdir / değişemezdir. Madde, uzam (mekan) ve zaman gibi algılama kategorileri, veya nedenler ve sonuçları gibi "mantık" çıkarımları evrensel niteliğe sahiptir. Bugün dahi, karşıt düşüncede olanları "mantığa" davet ederken, "Aklın yolu birdir," rüşvetiyle kandırmağa çalışmaz mıyız?

O halde -- klasik görüşlere göre -- bu kategori ve çıkarımları konu edinen ve kullanan bilim de aynı "evrensellik"ten nasibini almıştır: Örneğin, Öklit'in tanımladığı uzam, Nevvton'un tanımladığı zaman, klasik mantıkçıların geliştirdiği akıl yürütme yolları -- bütün bu a priori parametreler -- gibi, bunlara dayanan klasik mekanik bilimi de bir mutlak bilgi sistemidir. Bilginin, gözlemci ve/ya yorumcuya göre değişmez/değişemezliğine inanır.

Oysa ki -- şimdi öğreniyoruz ki -- Öklit'in uzam, Newton'un zaman ölçütleriyle yapılan bilim, yalnızca ve yalnızca "orta" boyutlar dünyası için anlamlı ve geçerlidir (ki, bu orta boyutlar dünyası, yeni teknolojilerin sağladığı gözlem ve kayıt olanakları olmasaydı, insanın ayırdına varabilmiş olduğu tek dünya olmakta devam edecekti).

Uzayın makro evreninde, yada atomların mikro evreninde, bu ölçütler işimize yaramaz; yerlerini dört-boyutlu uzam ve kuantum fiziği gibi daha elverişli bilim sistemlerine bırakmak zorundadırlar. Öklit geometrisi, olanaklı geometri sistemlerinden yalnızca birisidir ve bu sistemlerden her birisi kendi içinde tutarlı ve kendi evren boyutu için geçerli bir sistemdir.

Görelilik Kuramına göre zaman, dört-boyutlu bir sürekliliğin bir boyutunu oluşturur: Algılayanın  biyolojik ve fizyolojik kalıcı/geçici özelliklerine göre farklı algılanır. İnsanda, bu değişken parametrelere, kültürden gelen etkileri de eklemek gereği doğar. Klasik fiziğin temel direklerinden olan madde kavramı, atom fiziğinde anlamını yitirir; aralarında akıl almaz boşluklar bulunan enerji merkezcikleri (bu ne demek oluyorsa!) tanımını kazanır. Bu tanım elbette ki klasik mekanik fiziğin kavramsal olanakları dışındadır. Sonra, bir büyük Einstein çıkar ve madde ile enerjinin birbirine dönüşebilir iki bilinmez oldukları kavramını bizlere armağan eder. Ardından Heisenberg gelir; Einstein'a küçük dilini yutturacak saptamalarını sıralar... Klasik fiziğin deterministik dünya görüşü, bir belirsizlik felsefesine dönüşmüş; Doğa yasa'larının mutlak değil, istatistiksel nitelik ve geçerliğe sahip oldukları sonucuna varılmıştır. Rölativistler, rölatif (göreli) olmayan gerçekleri avlamaya koyulur...(1) Acaba, klasik ve mutlakçı dünya görüşünden geriye ne kalmıştır?

İşte, Yirminci yüzyıla girerken ayağını sağlam zemine bastığını sanan insanoğlunun yolu yüsyılın sonuna yaklaşırken bir kez daha bir kuşku, belirsizlik ve tedirginlik denizinden geçiyor. Geriye dönüşü olmayan bu yolun önünde tek seçenek var: Daha çok fizik, daha çok biyoloji... ve daha çok insanbilim...

 

BİYOLOJİNİN GEREKLİĞİ

Bu satırların yazarı, insana ilişkin bilimlerin fizik-biyolojik / sosyal-kültürel bilimler adları altında birbirinden koparılarak sınıflanmasını, geniş soluklu sentezler üretmek açısından bağışlanmaz bir aymazlık saymaktadır. İnsan bir bütündür. Ona ilişkin veriler genel bir şemsiye altında toplanmalı, oluşturulacak büyük kuram bu birleşmede aranılmalıdır.

Uzmanlaşma ve eğitim zorunlukları sonucu oluşmuş bilimler yelpazesinin, aslında genel kuramlara ulaşmakta bir engel oluşturduğu hatırdan çıkarılmamalı... Bilimin dalları kolları halinde alışagelmiş bölünmelerin, veri toplama ve değerlendirmede sağladığı kolaylık bakımından gerekli olduğu doğrudur; ancak bu sonuçların bir araya getirilerek genel kuramların çıkarsanmasında bilimler arası sınırlar (ki, bunlar büyük ölçüde akademik geleneklerden başka birşey değil) gündemden düşürülmelidir.

Günümüz bilimlerinde, konulmuş sınırları aşarak, ortak genel kuramlara ulaşma eğiliminin en dikkate değer örnekleri insanbilim'de (antropoloji) gerçekleştirilmektedir. (O alanın bir üyesi olarak bizmerkezci bir yanılsamaya düşmüyorsam.) Biyolojik ve kültürel varlığı ile insanı bir bütün olarak ele alan antropoloji bilimlerindeki karşılıklı etkileşme ve ortak kavramlaştırmalar, insan gerçeği ile ilgili yepyeni ve doyurucu sonuçlara götürüyor. İnsanın biyolojik ve kültürel varlık alanlarının, dört-boyutlu bir evrende bütüncül bir değerlendirmeye alınabileceğine, bir sentezin mümkün olduğuna inanıyorum.


"Biyoloji" başlığı altında burada insanın fizikî varlığı ve fizikî çevresi ile ilgili bir dizi bilim ve disiplini kapsam içinde düşündüğümü hemen eklemeliyim. Örneğin, ekoloji, genetik, fizyoloji, nöroloji, moleküler biyoloji, ve hatta etoloji gibi... Genetik alanında, son yılların gözde ve tartışmalı yeni bilimi Sosyobiyoloji'nin karşılaşmakta olduğu sert tepkiler, en azından, alandaki yerleşik görüşlere göre ne ölçüde devrimci bir bakış açısını getirmekte olduğuna tanıktır. Nöro-psikolojide gelişen yeni kavramlar, insan vücudunun, "ruh" ve/ya "zihin" için (her ikisinin de bugüne değin tanımlanamamış olmamalarına şaşmamak gerek) içinde yaşadığı bir kalıp, bir makineden ibaret olmadığı, tam tersine bireyin sürekli oluşumunda temel öğe olduğu görüşüne güc katıyor. Hayvan davranışlarını konu edinen etoloji, evrim kuramını, davranışların işlevsel değerini ekleyerek zenginleştiriyor.

İnsanın nereden geldiği, nereye vardığı, bundan böyle ne yönde gideceği veya gitmesi gerektiği sorularına yanıt arayacak genel kuramın veri tabanını oluşturan yukarda saydığım bilim alanlarında önplana çıkan bazı disiplinleri yazımızın bundan sonraki bölümlerinde tanımağa çalışacağız. Kuramsal çerçevemizin çatısını çatmakta bize yardımcı olan bir dizi bilgi alanı kapsamımız içinde olacak: Semiyotik (işaretler bilimi, imbilim), Enformasyon Kuramı (Bildirişim Kuramı), Sibernetik, Sosyobiyoloji gibi.

Vurgulamakta yarar var: Bilimler sentezimizde insan biyolojisine bugüne değin olduğundan çok daha büyük öncelik ve ağırlık verilmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü çoğu zaman kendi ideolojik saplantılarının kurbanı olan insan düşüncesi, kendisini dev aynasında kavramlaştırmış, Doğa'nın (kölesi olmasa da) efendisi de değil, fakat bir öğesi, ekosistem evriminin bir dişlisi olduğunu anlaması gerekirken, hayalî ve tutarsız sonuçlara ulaşmıştır. İnsanın egosunun tarihçesi şiştikçe şişirilmiş bir öz-teveccüh öyküsüdür. Kendisini diğer "yaratılanlar" (örneğin, evrim ağacındaki en yakın akrabamız şempanze, orangutan, goriller ile) ile eş tutmaktansa, meleklere muhatap görmek, insanın hüsnü kuruntusu için çok daha okşayıcı olagelmiştir. Niçin acaba, türlerdeki bireysel/toplu davranışların biyolojik temellerini araştıran Sosyobiyoloji bilimi, sözü getirip insana bağlayınca, idealistlerin, romantiklerin, marksçıların, liberallerin, feministlerin, kutsal kitapların motomot tefsircilerinin -- bunca birbiriyle karşıt görüş sahiplerinin ortak şimşeklerini üzerine çekmektedir. İşte tam bu ruhsal sakatlık nedeniyle.... Yâni, insanın Doğa'ya yabancılaşmış olması; onu anlamak, onunla birlikte yaşamak yerine, onu sömürmek, onu aşağılamak yolunu seçmiş olması nedeniyle. Bu, insanın tarihsel akıl hastalığıdır. Oysa geleceği, bu akıl hastalığından kurtulup kurtulamayacağı, ruhunu sağaltıp sağaltamayacağına bağlı görünüyor.

 

GÖRECİ ANLAYIŞIN SINIRLARI

Tartışmamızın bu noktasında, yüzyılımızın başlarından bu yana bilim felsefesinde güclü etkisini göstermiş göreci (izafiyetçi, rölativist) yaklaşımları da bir çerçeveye oturtmamız, hakkını teslim etmemiz, fakat sınırlarını bir hayli dikkat ve özenle çizmemiz gerekiyor.

Duygu, algılama, düşünme, yorum ve aslında bütün deneyimlerimizin biyolojik ve kültürel koşullanmamızla göreli olduklarını artık biliyoruz. Bilimlerdeki çağdaş atılımlar, göreci tezlerin uyarılarına çok şey borçludur.

Ama yine aynı yaklaşımlar, düşünce ve/ya duyguda, bilginin nihaî işe yaramazlığı gibi sakıncalı bir anlayışa götürebilir. Görelikten arınmış bilgiye ulaşmanın olanaksızlığı gibi bir varsayım kötümserliğe, iletişimin olanaksız olduğu inancına, sorumsuzluk etiğine götürür. Öyleyse, elimizdeki mevcutları irdelemekle başlayalım:

Elimizdeki birinci gerçek, fizik dünyanın var olduğu; ikinci gerçeklik ise, türlerin ve bireylerinin kendi nöro-psikolojik yapısı gereği bu dünyayı farklı şekilde algılıyor ve yorumluyor olmalarıdır. O halde bilimlerin üstlenmesi gereken görev, bu algı ve yorum kategorilerimizi, olabilecek en yakın ölçüde, gerçeklikler tabanına oturtmak olmalıdır. Aslında, türlerin ve bireylerin nöro-psikolojik olanakları bütünüyle yanıltılı, rastgele ve tesadüfî olamaz. Çünkü bunlar evrim süreçlerinden süzülerek gelmişlerdir ve o türün veya bireyin var oluş stratejisinin tanığı olmak durumundadırlar. Eğer algı ve yorumlarımız gerçeklerin şu yada bu ölçüde karşılığı olmasaydı, çevresel etkilere uygun tepkiler oluşturamayan organizma kısa zamanda ayıklanmaya uğrar, yeryüzünden silinirdi... Gördüğü veya kokusunu aldığı aslanı hayal varsayabilen bir ceylan tasavvur edebilir miyiz?

Fakat, algı / yorum kategorilerinin gerçekliğin karşılığı olması bakımından, insanın durumu çok farklı bir özellik taşıyor: İnsan, genetik/biyolojik koşullanmasının üstüne, giderek artan ölçüde bağımsız dallanıp budaklanan kültür birikimini eklemiştir. Kültürden gelen algı, yorum ve davranışlar insanın kendi sorumluluğudur -- ve bugün varmış olduğu aşamada bilançosunu çıkarmak gerekirse, bu birikimin gerçekler dünyası ile uyumlu olduğu çok şüphe götürür.

Bugün için artık insanın / insanlığın sorunları tartışılmayacak ölçüde âcildir. İnsanın günümüzdeki etik düzeyini -- düzeysizliği demek daha doğru olacaktır -- düşünürsek, ve bunu günümüzdeki teknolojik olanakları ile birlikte irdelersek, bundan böyle deneme/yanılma yöntemlerine başvurmamasını dilemekten başka çaremiz kalmıyor. Homo Sapiens, artık adımlarını çok dikkatli atmak, gerçekten akıllı bir yaratıksa bunu daha fazla gecikmeden kanıtlamak zorundadır. Bilimin gösterdiği yolu seçebileceğini ümit edelim...

O halde tekrarlayalım: algılama, düşünme ve yorumlama kategorilerimiz biyolojik ve kültürel etkenler tarafından belirlenmektedir; ancak bilim, dünya görüşümüzü gitgide daha büyük ölçülerde (hiçbir zaman için mutlak ölçüde olmayabilir) koşullanmışlıklarımıza dayalı öğelerden arındırarak, gerçeklere yaklaştırabileceği umudunu veriyor. Ne yazık ki tartışmamızın bu noktasına vardığımızda aklıma eski Yunan'dan acıklı bir hikâye geliyor. Bundan böyle ülkesini bilim ve bilginin ışığı ile yönetmeye karar veren Sicilyalı bir tiran, kendisine yardımcı olmak üzere Atinalı bir filozofu davet eder. Ancak bu deneme kısa zamanda karşılıklı nefretle son bulur ve filozof canını zor kurtararak gerisin geri döner. Acaba tiran felsefeden mi âcizdi, yoksa bizim filozof ülke yönetimi için gerekli gerçekçilikten mi?...

-----------------------------------------------------

1. Gerçekten de, göreci bilim adamı ve düşünürler -- çoğu kişinin yanılarak sandığı gibi -- "Herşeyin göreli olduğunu" savunmak değil, göreli olmayan olgu ve yasaları bulgulamak görevine soyunmuşlardır.

BAŞA DÖNÜŞ