Meydan Dergisi Ağustos 1979 sayısında yayınlanmıştır.

İnternet versiyonu Ocak, 2007

Doç. Dr. Yalçın İzbul

 

sosyobiyoloji

Yeni Bir Çağın Eşiğinde - 02

Dikkatlerin Yoğunlaştığı Bilimler

sosyo biyoloji

 
 

Vurgulanan tez, insan davranışları kökeninde biyolojik ve kültürel nedenlerin birlikteliğidir.

Bunun yararı şu olacaktır: Eğer biz gerçekten Homo Sapiens isek, varlığımızın biyolojik temelini inkâr ve red etmeksizin, etik dünyamızı "mantıklı" bir yönde planlayabilmemiz gerek...

Bilimlerde yakın zamanların gelişmelerini nicel ve nitel eksiksiz değerlendirmek, elbetteki bu satırların yazarının gücünü çok aşar. Amacım, bilimler yelpazesinde izlemeye çalıştığım sınırlı bir bölümü genel konumuz açısından burada irdelemektir. Ele alacağım konuları dört genel başlık altında topladım: Sosyobiyoloji Kuramı, Davranışlar Genetiği, Semiyotik Kuramları, Ekoloji araştırma ve saptamalarından almamız gereken dersler...

 

SOSYOBİYOLOJİ


Bilim çevrelerinde son yılların dikkat çeken ve sert tartışmalara yol açan kuramlarından olan sosyobiyoloji yaklaşımı, türlerin sosyal davranışlarına ilişkin, Evrim Kuramı'nın açıklamakta güçlük çektiği kimi konularda yeni önermeler getiriyor. Ancak, öteki türlerle ilgili değerlendirmesinde haklı bulunan sosyobiyoloji tezleri, söz insana gelince kızgın şimşekleri üzerine çekiyor.

Sosyobiyoloji kuramı, Evrim Kuramı'nın açık bıraktığı hangi boşlukları doldurmak iddiasındadır? Türün sürekliliği olanağını bireyler düzeyinde bencil yaşam ve soyunu sürdürme kavgasına bağlayan Darwinci bakış açısı, bu şekliyle, bireylerdeki sencil (diğerkâm, altruistik) davranışları açıklamakta yetersiz kalıyordu. Hayvanlar âlemi, yavruları için kendilerini feda eden ana-baba, yakınlardaki türdeşlerini bir saldırıya karşı uyarırken kendisini ölüme atan özverili yakın/uzak akraba örnekleri ile doludur. İnsanda da, biyolojik tabanlı bu örnekler ötesinde, kültürel koşullanma ürünü özveri örnekleri görülür (ve hatta farklı kültür penceresinden bakıldığında "patolojik" boyutlarda bir özveri olarak da nitelenebilir -- fakat bu son saptamamız, davranışları genetik baza bağlayan sosyobiyoloji tezlerine karşıt görüşü vurgular.)

Sosyobiyoloji, varlığını sürdürme içgüsünün temelinde genlerimizden gelen bir baskının egemen olduğu varsayımını kanıtlamayı amaçlıyor. Buna göre, bireyin verdiği savaşım genlerinin yaşaması ve bir sonraki kuşağa aktarılması içindir. Üreme olanakları bulunmayan, kısıtlı olan veya sona eren bireylerin, mevcut çocukları veya en yakın akrabaları için kendilerini tehkikeye atmalarında şaşılacak ne olabilir ki? Sosyobiyoloji tezlerini eleştirenlerin alaylı bir dille işaret etmekten geri durmadıkları üzere, neden bireyler kendilerini iki tam kardeş (herbirisi kendisiyle 1/2 oranında gendeş) veya dört yeğen (herbirisi 1/4 oranında gendeş) yahut sekiz kuzen (herbirisi 1/8 gendeş) için kendisini feda etmesin ki?

Böylesi basit aritmetik hesaplara indirgenirse, tezin karşılaşacağı direncin nedeni bellidir: İnsan davranışları basit denklemlerle açıklanamayacak ölçüde zengin ve karmaşıktır. Nitekim, öteki bütün biyolojik türlerin davranışlarına uygulandığında alkış toplayan sosyobiyoloji tezleri, sözkonusu insan türü olunca bütün sosyal/kültürel bazlı düşünce sistemlerinin hışmını üzerine çekiyor. Kültürü kültürle, toplumlardaki övünülecek ve dövünülecek özellikleri toplumsal kahramanlar ve hainlerle açıklamayı pek seviyoruz.

O halde, bir örnek daha vereyim: Farklı toplum tiplerinde aile ve aile hukuku düzenlemelerinin de farklı olması bir rastlantı mıdır? Örneğin, anaerkil toplumlarda sık rastlanılan bir durum, (babaerkil toplumlarda sözkonusu olamayacak ölçüde) kadınların cinsel özgürlüğe sahip olmalarıdır. Çoğu zaman çocukların biyolojik babasının bile bilinmediği bu topluluklarda, "sosyal baba" rolünü genellikle annenin erkek kardeşi (=dayı) üstlenir. Sosyobiyoloji kuramının hükmü şöyledir: Babaerkil topluluklarda anne üzerine kesin cinsel yasaklama konulmuştur; çünkü annenin genlerini bir sonraki kuşağa 1/2 oranında aktarması kaçınılmaz iken, babanın eşine "güvenmek" veya onu gözünün önünden ayırmamaktan başka çözümü yoktur.

Dolayısıyla, Haçlı seferlerine çıkacak şövalyenin önce karısına bekâret kemeri asıp önlemini alması "gerçekçi" bir tutumdur!... Ne de, milyonluk kentlerde kadın ve erkeğin tam bir eşitlik içinde sosyal yaşama katıldığı çağımız dünyasında karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı evlilik idealine verilen büyük önem romantik bir vehimdir... Anaerkil topluluklarda ise, genlerin bir sonraki aktarılması için ideal yol bulunmuştur, denilebilir: Anne biyolojik baba olarak kabilenin kanlı canlı, güçlü kuvvetli erkeklerini seçerken; dayı ise kızkardeşinin doğurduğu çocukların kendisiyle (1/4 oranında olsa da) aynı genleri taşıdığından emin olabilir...

Bu noktaya değin Sosyobiyoloji kuramını "eğlendirici" yönleriyle ele almamın nedeni, çok önemli gördüğüm bu yeni bir araştırma alanını tanıtırken okuyucuyu sıkmamak -- tam tersine, dikkatini olabildiğince çekmek. Ülkemiz kamu oyunda veya üniversite çevrelerinde yankı bulmuş olduğunu, çeviriler, özgün araştırma veya yayın yapıldığını pek görmedik. Ola ki konuyu yabancı popüler yayınlardan izleyecek medyatik çevreler bu tezleri de sulandırarak düşünce hayatımıza yansıtırlar endişesindeyim: tıpkı, Freud'un allakbullak cinsel yaşama pasaport, Darwin'in maymunlarla akraba olduğumuz yolunda bir şaka, Varoluşçuluk'un kendini koyvermişliğimiz için mazeret, Marksçılık'ın görev yoktur hak vardır şeklinde tersine bir militanlığa dönüştürülünceye kadar sulandırılmış oldukları gibi.

Kısaca toplayalım: Sosyobiyoloji kuramı, türlerdeki sosyal davranışların biyolojik tabanını, evrim süreci içindeki köklerini araştırıyor. Temel kavram, bireylerin genlerini türün gen havuzuna aktarma, yaşatma savaşımı. mücadelesi. Yaşam görüşü ve davranış örüntüleri, büyük ölçüde, genetik koşullanma gereği. Bunun tek yolu olabildiğince çok sayıda çocuk sahibi olmak değil. Onlar için en iyi koşullar hazırlamak, gerektiğinde özveride bulunmak da planın bir parçası.

Sosyobiyoloji  ailesel/toplumsal (ve kültürel) davranışların -- en azından bir bölümüyle -- biyolojik temellerden kaynaklandığını söylüyor. Davranışların kökeni için genetik nedenlere işaret ediyor.  Kültür öğelerini genetik yapımızdan gelen koşullanmalar gözardı ederek açıklamağa çalışmanın bizi yanlış sonuçlara götüreceği inancındalar.

Pek az kültür antropoloğu, insan davranışlarının evriminde biyolojik kalıtımın rolünü tümüyle yadsıyacaktır. Biyolojik kalıtım ve kültürel evrim arasında -- özellikle de, evrim tarihinde daha gerilere gidildikçe -- bir bütünlükten söz edilebileceği açıktır. Nitekim, Sosyobiyoloji kuramının en ateşli savunucuları bile, insandaki kültür birikimi ve kültürel koşullanma sonucu davranışların  ne varlığını ne önemini gözardı etmeğe cesaret edebiliyor: Vurguladıkları görüş, insan davranışları kökeninde biyolojik ve kültürel nedenlerin birlikteliğidir. Kültür antropolojisinin tezi ise, günümüzdeki dengeler sözkonusu olduğunda, kültür ve eğitimden gelen koşullamanın biyolojik kalıtımın etkilerini büyük ölçüde bastırabildiği şeklindedir..

Bu tartışmada, etik açıdan kültür antropolojisi saflarında yer tutmanın yararı var. Yararı şu olacaktır: Eğer biz gerçekten Homo Sapiens isek, varlığımızın biyolojik temelini inkâr ve red etmeksizin, etik dünyamızı "mantıklı" bir yönde planlayabilmemiz gerektir... Gerçekçi planlama ise, hüsn-ü kuruntularımızı bir yana bırakıp, kimliğimizi doğru tahlil etmemize bağlıdır. Sosyobiyoloji kuramı, kültür kuramı ile birlikte, bu öğrenciliğimizde bize yol gösterebilecek bir bakış açısı, bir yaklaşım, ve bir yöntem öneriyor.

Üzerine eğilmemiz gereken iki büyük gerçeğimiz var:

1. İnsanın kültür evrimi, geometrik katlanmalarla, biyolojik evrimin çok önünde gitmektedir. Bugünkü genetik yapımız birkaç milyon yıl süren avcı-toplayıcı yaşam tarzımızla uyumlu bir bütünlük içinde oluşmuştu. Günümüz dünyası ve toplumsal koşullarına, işte o genetik yapımızla uyum sağlamak, onunla birlikte yaşamak, hatta yaşantımıza ve topluma ona rağmen yön vermek zorundayız.

2. Her yenidoğan birey -- ne yazık ki -- o avcı-toplayıcı genetiğimizle dünyaya geliyor... Eğitimin gereği ve önemine ilişkin tek sözcük bile eklemek gerekmez...

 

DAVRANIŞ GENETİĞİ

Sosyobiyoloji kuramının da içinde yeşerdiği günümüz düşünce ve kavramlar ortamı -- ve olası gelişmeleri -- konu edinen bir dizi bilimsel disiplini, davranışlar genetiği başlığı altında gözden geçirmemiz yerinde olacaktır. Son yıllarda literatürde sık rastlanan bir terimdir.

Biyoloji alanında son yüz yıllık büyük gelişme dönemi içinde, organizmaların evrimi ve varlık koşullarına ilişkin üç büyük genellemeye ulaşılmıştır:

a) Darwin ve Wallace'in başlattıkları, canlılar âleminde türlerin tarihini konu edinen Evrim Kuramı;

b) Herbir organizmanın hücrelerden kurulu bir sistem olduğu saptamasını öneren  Hücre kuramı; hücre biyolojisi.

c) Kromozom, DNA ve genleri konu edinen Kalıtım kuramı.

Bu kuramlar çerçevesinde genlerin yapısı ve işlevleri üzerine yoğunlaşan çalışmalarıyla moleküler biyoloji özel önem kazanmıştır. Çünkü yakın zamanlara kadar, kalıtımın ne olduğu ve nasıl gerçekleştiği konusu, ilim adamları için sırlarını koruyan bir konuydu. Biyokimyada kaydedilen ilerleme ve kalıtımın moleküller seviyesinde açıklanabileceğinin anlaşılması ile, hızlı bir gelişme zinciri başlatılmış oldu.

Daha bugünden pek çok bilim adamı, yaşamın niteliği ve oluşum süreçleri ile ilgili pek çok sorunun biyolojik verilerle yanıtlanabileceği; beynin, kalbin, cinsiyet ritimlerinin biyokimyasal, elektrofizyolojik ve endoktrinel süreçler tabanında açıklanabileceği  inancına sahip olmuşlardır.

Örneğin, Kirkadyen ritimlerine duyulan ilgiyi ele alalım. Latince circa (=çevresinde, boyunca) ve dies (=gün) sözcüklerinden yapılmış olan bu terim, organizmaların yaşamını düzenleyen "biyolojik saat" bağlamında tekrarlanan ritme verilen addır. Bu konuya eskiden beri ilgi duyulmuş; örneğin, 1729 yılında, astronom de Marian bitki yapraklarının zifirî karanlıkta bile yirmi-dört saatlik döngü ritimlerini bozmadıklarını ortaya koymuştu. Yakın zamanlara değin bu çalışmalar bitkiler ile sınırlı kalmıştı. Geçtiğimiz yakın dönemde ise, fizyolojik ve biyokimyasal faktörlerin bir iç-denetim mekanizması olarak bütün yaşam şekillerinde etkili oldukları gösterilmiştir. Kısacası, Davranış Genetiği (davranışsal genetik, behavioral genetics), yenidoğan organizmayı -- yaşam deneyimlerinin şekillendireceği --  boş bir sayfa olarak gören yaklaşımların tam karşıtı bir görüşü dile getiriyor.

Bu açıdan bakıldığında, hücre ve hücre içinde gerçekleşen metabolizma süreçleri, DNA ve RNA sentezi ve sonuç itibariyle bir bütün olarak insan organizmasının oluşumuna değin, varoluş sürecinin tümünde denetleyici rol üstlenen biyolojik ritimlerdir. Bu süreçler, sinir sistemi ve endokrin mekanizmalarının temel nitelikleri arasında yer alır. Bireylerin metabolizmal etkinlikleri, çevreden gelen etkilere yönelme veya kaçış şeklinde verdikleri tepkiler, cinsellik ve üreme örüntüleri, hepsi işte bu sistem ve bu mekanizmaların sonucu ve eseridir. [Çevre ile bu etkileşme sürecini, bir sonraki bölümde dilin biyolojik temeli kavramı çerçevesinde ele alacağız.]

1960'lara değin, gerek psikoloji ve gerekse etoloji (=hayvan davranışları bilimi) alanlarında egemen olan Davranışçı Kuram ve beraberinde getirdiği etki-tepki ilişkilerine ilişkin kavramlaştırmalar, davranışlarımızın genetik bir araştırma konusu olabileceği şeklindeki yeni ve farklı görüşü geciktirmiştir. Geçtiğimiz beş-on yıl içinde bir kere yol açılınca, ortaya atılan hipotezler ve elde edilen veriler çığ gibi büyümüş, moleküler biyoloji çevresinde geliştirilmekte olan davranış modelleri, bilimlerin yakın gelecekteki en heyecan verici bulguları arasına girmeye aday olmuşlardır.

Sosyobiyoloji'de olduğu gibi, burada da en büyük güçlük, insan davranışlarının (özellikle de toplumda görülen rol ve davranış farklılıklarının) genetik yapıdan gelen, kaçınılmazlık taşıyan davranışlar olabileceği düşüncesinin etik açıdan yarattığı sorunlardır. "Sosyal Darwincilik" gibi eksik ve yanılgılı verilere dayandırılmış düşünce ekollerinin sonunda yol açabildiği ideolojik sefalet değerlendirilince, bu tedirginlik ve endişelerin yersiz olmadığını görürüz.

Ürkütücü bir başka olasılık ise şudur: Eğer genetik yapımız kimi davranışlarımızı öngörüyor, örneğin iletişim boyutumuzun olanaklarını önkoşulluyor, evrene bakış açımızı, varsayım üretme yeteneğimizi şekillendiriyorsa, bunun tersi de geçerli olamaz mı? Yani, genetik yapımız gereği, kimi düşünceleri oluşturamaz, kavramlaştıramaz, iletişemez olabilir miyiz? İnsanlığın büyük sorunları karşısında, "Birşeyler yapılmalı" farkındalığına karşın, çözüm bulmaktaki acizliğimizin temelinde bu tür bir genetik kısıtlanmışlık yatıyorsa, kültür yaratma yeteneğine sahip bir biyolojik tür yokoluşunun tohumlarını da varoluşunda a priori taşıyor anlamına gelecektir.

 


SEMİYOTİK KURAMI

Bilim adamları da benmerkezci yanılsamalara herkes gibi, hatta belki daha umulmadık sıklıkta düşer: Örneğin, her bilim adamı kendi alanının en önemli bilim alanı, çalışmalarının ise bilim tarihinde bir devrim niteliğinde olduğuna katışıksız inanır. Yazımızın bu bölümüne Semiyotik Kuramı başlığını verirken, İletişim Bilimcilerden, Dilbilimcilerden, Sibernetikçilerden, Felsefecilerinden, Dil Antropologlarından ve daha nice bilim erbabından özürümün kabulünü rica ediyorum...

Ve doğaldır ki, her bilim adamı, gerçekler dünyasını kendi ucundan yakaladığı, sonra ortaya genel ve kucaklayıcı bir bütüncül kuram koyduğu kanısındadır... Semiyotik Kuramı da, var ve olanaklı bütün "bilgi"leri işte böylesi bir bütünlük içinde biraraya getiren bir üstbilim/felsefe alanı olmak iddiasındadır. Bu başlık altında, gerçekler dünyasının simgesel anlatım dizgeleri külliyesi ele alınıyor. İtiraf etmeliyim ki, bütüncüllük iddiasında  megalomani ile en az suçlanabilecek alanlardan birisi kesinlikle Semiyotik alanıdır.

Bu alanda, şimdiye değin, genel bir teori ortaya atılmış veya atılmışsa da genel onay almış değildir. Büyük semiyotikçiler yaşamıştır; günümüzde sayıları daha da kabarıktır. Ama, okullarda okutulacak temel ders kitabı niteliğinde bir semiyotik kuramı henüz ufukta belirmemiştir ve belirmesi de biraz zaman alacağa benzer.

Uluslararası dilde Semiyotik (veya Fransızca konuşanların, de Saussure'e saygıyla, tercih ettikleri Semiyoloji) terimi Türkçe'de "işaret -- adını anma, gönderim, temsil, dlsel/simgesel karşılığı olma" kavramları ile anlatabiliriz. "Göstergebilim" terimi yerleşmiş görünüyor. Ne var ki, "gösterge" sözcüğü dilimizde yerleşmiş şekliyle, işaretler sınıflamasının ancak bir bölümünü -- otomobilin benzin göstergesi (veya memurun maaş göstergesi!) gibi -- kapsıyor. Bir başka öneri ise "öztürkçe" im ile yapılmış imbilim sözcüğüdür. Kulak zevki açısından bir inci olduğuna kuşku yok, ama çaresiz kalınca, neden olmasın!...

Önce, Shannon ve Weaver'in Enformasyon Kuramı (Information Theory) çerçevesinde verdikleri basit iletişim çevrimi şemasından biraz söz edelim. Enformasyon kuramı, aslında iletişim konusunda bir çok bilim adamının katkıları ile geliştirilmiş kavramlar, sayıltılar, önermeler manzumesine verilen yaygın ve genel isimdir.

Shannon ve Weaver'in konuya getirdikleri açıklığın bir yönünü, genel bir iletişim dizgesindeki öğelerin temel işlevlerinin tanımlanması oluşturuyor. Buna göre, bir bildirişim çevriminde, bir Bildirim Kaynağı, belirli bir Bildirimi, belirli bir Kanaldan geçirerek, belirli bir Hedefe ulaştırmayı amaçlamaktadır. Sistemde, birisi görevi bildirimleri gönderilebilir Sinyallere çevirmek olan Verici, diğeri de görevi bunları kanaldan almak olan Alıcı olmak üzere, iki adet Çevirici vardır. Bildirim Kaynağı, kanal boyunca bir Gürültü kaynağı ile temsil edilen bozucu karışımlara karşı önlem almak durumundadır. Çözümlenmesi gereken genel sorun şudur: Bir bildirim kaynağı, kanalın, çeviricilerin ve gürültü kaynağının özelliklerini dikkate alarak, bildirimini hedefe kabul edilebilir en küçük bozulma veya yanlış anlaşılma ölçüleri içinde iletebilmek için nasıl bir yol izleyecektir? (Bu sorunun genel cevabı ise şudur: Bildirimi o ölçüde katlayarak -- tekrarlama, yüksek sesle iletme, konuşmadaki bildirime el kol işaretleri ile yardımcı olma, gibi -- kodlamalıdır ki, hedef aynı bildirimi birlikte algıladığı sinyal ve gürültü karmaşığından ayırt edebilsin.)

Yukarıda özetlediğimiz bildirişim çevrimini irdelersek,  bildirişim süreçlerine üç ayrı açıdan yaklaşmanın olanaklı -- ve aslında -- kaçınılmaz olduğunu görüyoruz:

a) Bildirimi gönderen (=yapan) açısından;

b) Bildirimi algılayan ve kavramlaştıran açısından;

c) Bildirimin kendi morfolojik ve dinamiği (=fiziksel yapısı) açısından.

 

İşaretlerin Yapısal ve İşlevsel Özellikleri

İşte, henüz ufukta kapsamlı bir genel semiyotik kuramı görünmemektedir görüşümüzü söylerken, bu üçlü yaklaşım olanak ve gerekirliğinin henüz aynı şemsiye altında bütünleştirilememiş olduğunu dile getiriyoruz. Örneğin, işaretlerin kaynağı açısından, bildirişim amacının güdülüp güdülmediği ayrımı önemlidir: Püskürtmüş lav ve volkanik kayalarla varlığını belli eden bir yanardağ etkinliği ile ruhunun derinliklerini kağıt üzerine dökme çabasındaki itirafçı ekolden bir şairi elbette aynı gönderici sınıflamasına yerleştiremeyiz. Birincisi fizik bilimlerinin, ikincisi ise belki psikolojinin, belki psiko-patolojinin veri toplama alanlarına girecektir.

"Algılayan" ve "kavramlaştıran" açısından ise bu farkların ne önemi var ki? (Aslında, gerçekliğin sağlıklı okunması için çok önemli.)  Kuzeyde toplanan kara bulutlar, bir cephe sisteminin geldiğini belirleyen yağmur bulutları mıdır, yoksa Zeüs'ün öfkesini dile getiren göksel haberciler mi? Bunlar, algılayan ve kavramlaştıran biyo/kültürel varlığın "psikolojik"; veya mekanik/elektronik varlığın "psiko-elektronik" (akıllı bilgisayarları düşünerek sanırım ilk kez ben kullanıyorum) düzenini ilgilendiren çelişkili sorulardır. Ama yanıtlarının çelişkilerden arındırılması gerekiyort.

Üçüncüsü, "işaretlerin" yapısı ve işleyişi açısından, "somut" dünyanın tanımını üstlenmiş fizik bilimleri + kimya ve biyokimya bilimleri + doğa ve biyoloji bilimleri yanında, "gerçekler" dünyasının çeşitli kesimleri üstünde çalışan, ses bilimleri (fiziksel fonetikten kültürel fonolojiye), insan davranışları (kültür antropolojisi) veya hayvan davranışları (etoloji) gibi inanılmaz çeşitlilikte araştırma alanı verilerine gereksinim duyuyoruz.

Genel ve bütünleştirici bir semiyotik kuramından beklentilerimiz nelerdir? Canlılar ve cansızlar, göndericiler ve alıcılar, "iletişenler" veya istemsiz (fiziksel/kimyasal/biyolojik) etki-tepki ilişkileri içinde olanlar, bilinçli iletişen bizler ve bilinçsiz iletişen biyolojik/mekanik/elektronik birimler, nasıl bir «işaret» kavramı şemsiyesi altında bir araya getirilebilecektir?

Bu satırların yazarı, insandaki dil yetenekleri ayrıcalıklarını küçümsemek eğiliminde değildir. İnsan iletişimi genel semiyotik kuramı içinde değerlendirilecek bir fasıldır, ve nitelikleri kadar oluşturabileceği sakıncalar da dikkatle değerlendirilmek zorundadır. Büyük sistemdeki yerimiz biyo-kültürel niteliği ile ayrıcalık taşıyor. Farkımız, sisteme giderek daha büyüyen ölçüde "bilinçli" müdahele edebilme gücümüzde, ama ilaveten, bunun beraberinde getirdiği sorumluluk boyutundadır.

Evrim ağacında dallanıp budaklanan canlıların algılama ve bilişsel/bildirişsel olanakları da bir evrimden geçmiştir. Tek hücrelilerden insana, evrim basamakları boyunca çevre ile yaşamını sürdürmeğe gerekli ve yeterli etkileşme davranışları, bilişsel/bildirişsel yeteneklerin çeşitli düzeylerde gerçekleşmesi ile olanak kazanmıştır.

Şimdi insan türü, bilişsel/bildirişsel yeteneğini bir üstdil (meta-language = diğer diller üsyüne irdeleme yapabilen bir dil) sahibi ilk ve tek tür olarak evrim sahnesindedir. Bütün sorun, bu yeteneğini doğru ve etik sorumluluk içinde değerlendirip değerlendiremeyeceğidir. Bilincin bilinçlilik sınavı olacaktır bu.

Sonuçta, türler gerçekler pastasından kendilerine kestikleri bildik dilim içinde yaşamlarını sürdürür. Her birinin biyo-psikolojik düzeni, bu dilimin nitelikleri ile uyumlu evrimleşmiştir.

İnsan türünün de, evrim süreci içinde belli bir basamağı, büyük pastada kendisi için ayrılmış bir yaşam yuvası vardır. Daha doğrusu vardı... İnsan, üstdil yeteneği ile "bilinçlenmiş", geliştirdiği sosyal örgütlenme teknoloji ile dilimin boyutlarını büyütmüştür.

Bu üstünlüğü, insan türüne aynı zamanda parçası olduğu büyük sisteme karşı büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Acaba, insanoğlu bu sorumluluğu değerlendirebilecek mi?

İnsan dahil, bütün organizmalar, büyük evreni ancak kendi nöro-psikolojik düzenleri içinde algılar, gerçekler pastasının ancak bu sınırlı kesimi ile etki-tepki ilişkileri içinde yaşamını sürdürür. İnsanın pastadan aldığı pay, kültür yeteneği ile genişlemiş, bilim yapma yeteneği ile zenginleşmiştir. Ne var ki, bilimlerimizin gerçekliğin mutlak bilgisini bulgulamış, gözler önüne sermiş olduğunu şimdilik söyleyemeyiz. Şimdilik öyle görünmüyor... Üstelik daha ürkütücü bir olasılık daha var: Belki de, genetik yapımızın öngördüğü beyin yeteneklerimizin sınırlarını hiç bir zaman aşamayacağız. Tek umudumuz, bilimsel etkinliği gerçeklere ulaşmak yolunda sürekli bir çaba olarak değerlendirmektir. Buna göre, bilim bir olgu değil, bir oluşum, bir süreçtir. Her bulgu, bundan sonraki tartışma için yeni bir zemindir. Sonsuza değin de bu böyle akıp gidecektir.

İşte bu noktada, semiyotik sorunlar birincil önem kazanıyor. Metadil kullanımı, belirtme (=farkındalık) ve iletişme olay ve olgularının içeriği ve işleyişi üstüne yargıda bulunmamıza olanak veriyor. Ama, acaba metadilin kendisi doğru ve gerçekler dünyasının tam karşılığı yöntem ve kavramlar ortaya koyabilmiş midir?

Son çözümlemede bilim, bilgiyi elde etmenin doğru yolları olduğuna inandığımız etkinlikler ve bilgi olduğuna inandığımız bir içerik toplamından başka bir şey değildir. Yolların sayıca ve hedefçe tükenmez, mutlak bilginin ise olanak dışı olduğunu yolun başında kabul eden bir bilim adamı, herhalde gerçeğin daha yakınına ulaşacaktır. Bilim bir varış değil, bir yönelme olarak anlaşılmalıdır. [Kişiler gibi toplumlar da saplantılara kapılır: İdeoloji, gerçeği bulduğuna inanmaktır. Teknoloji ve siyasette söz sahibi öbekler, ideolojinin getirdiği körlükle, etik ve hukukta bilimin sesini duyamaz, toplumu felakete sürükler. Toplumların ideolojilerin boyunduruğundan kurtulup kurtulamayacağı ise, eldeki durumuyla, müneccimlere kalmış...

Konu, insanın maymunla akraba olması-olmaması ötesinde, büyük sisteme biyolojisi ile bağlı olması, oysa kültürü ile büyük sistemin sınırlarını aşmakta ve sorumluluk üstleniyor olmasıdır. Görev, büyük sistemi tanımak, ona hizmet yollarını bulgulamaktır. Bilim çatısı altında, "Yaradan'a ibadet ve kula hizmet" bütünleşir. Bilim de, ibadet de budur. İnsanın kültür serüveni, Doğa'yı tanımakla başlamış, giderek ona hizmetin etik sorumluluğunu üstlenmek yoluna girmiştir.
 

BAŞA DÖNÜŞ