|
Psikolojide, duygu ve davranışlarımızın fizyolojisine öteden beri ilgi
duyulmuştur. Acaba "duygu" dediğimizde, içimizdeki fizyolojik
değişmelerin bilincimize ulaşan etkilerini mi dile getirmiş oluyoruz? Yoksa, fizyolojik değişmelerin kökenleri,
ruhsal durumlarımızda mı aranmalıdır? Dikkatler bu gibi sorular üzerinde yoğunlaşmıştır.
Fizyolojide, korku, acı, öfke, ve benzeri duygularımızın vücuttaki
çeşitli belirtileri ayrıntılarıyla incelenmiş ve tanımlanmıştır.
Cannon'un çalışmaları bu konuda önde gelen örneklerdendir. Oysa
duygularımızın açıklanmasında önemli bir araştırma alanı daha vardır
ki, bugüne değin gerektiği ölçüde değerlendirilmemiş olduğu görülüyor.
Bu, duygularımızın kültürel boyutudur.
Yabancı kültür toplulukları ile
ilişki kuracak bir araştırmacı için, karşılaşabileceği davranımların
simgesel değerine ilişkin bilgi eksikliği, iletişim ve
anlaşabilirlik açısından en zayıf noktadır. Bu konuda kişinin kendi
kültüründeki bildik, alışılmış duygu aktarımı davranışları rehberlik
edemez. Duyguların anlatımında başvurulan simgesel davranışların
kültürden kültüre farklılık göstereceğini unutmamak ve girilen
her yeni toplulukta bu tür davranışların taşıyabileceği anlamlar için tetikte
olmak ilk koşuldur. Kültürden gelen davranışların içgüdülere dayalı
evrensel davranışlar olmayıp, öğrenme yoluyla sonradan kazanılan,
geleneksel simgesel davranışlar oldukları akıldan çıkarılmamalıdır. Örneğin Uzak Doğu yörelerini ele alırsak, olumluluk ve olumsuzluk belirten işaretlerin kültürden kültüre ne derece büyük bir çeşitlilik taşıdığını hemen görürüz. Bir kere, Japonya'nın kuzey bölgelerinde yaşayan Ainu'lar arasında bu anlamda kafa işaretlerine hiç rastlanmaz. Ainularda,
Malaya'nın iç bölgelerinde yaşayan zenci pigmelerden Semanglar arasında, "evet" anlamına baş sert bir davranımla öne uzatılır; "hayır" anlamına bakışlar yere indirilir (Skeat ve Blagden, 1906). Birkaç örnek daha sıralayalım:
Kalküta'daki Bengal'li hizmetkârınız "evet" anlamına başını omuzdan omuza bir çember çizecek şekilde hızla çevirecek ve bunu genellikle dört kez yineleyecektir. Delhi'li bir Müslüman ise, aynı anlamda başını çaprazlamasına geriye atarken boynunu da hafifçe çarpıtacaktır. Öte yandan Kandiyan'lı Singal'liler, başlarını öne ve çaprazlamasına sağa doğru eğecek, çeneyi anlatımı olanaksız ölçüde zarif bir davranımla hafifçe içe bükecek, çoğu zaman kollar kısmen çapraz ve avuç içleri yukarı bakar durumda ayaklarını da çaprazlayarak eğileceklerdir. Bu, karşısındakini son derece hoşnut bırakan, inanılmaz güzellikte bir harekettir. Singallilere birşey uzattığınızda, sol avuç içiyle sağ kolu dirsekten destekleyerek, sağ elleriyle alacaklardır. Böyle bir davranışın içgüdülere dayanmadığını çıkarsamak herhalde güç olmasa gerek. Bir keresinde annesinin küçük bir çocuğa, kendisine uzattığım şekerlemeyi nasıl alması gerektiğini öğrettiğini kendi gözlerimle gördüm. Kimbilir o sırada benim davranışlarım onlara ne denli kaba ve görgüsüz görünmüştür. Çünkü kibar bir Singallilin yapacağı gibi, verdiğim şeyi iki elimle birden uzatacağım yerde, yalnız sağ elimle uzatıvermiştim. Aynı şeyi Pencap veya Sind'deki Müslüman bir dilenciye, bu kez sol elimle uzatmış olsaydım, kesindir ki aldığı gibi yere fırlatır, üzerine şiddetle tükürür, ve bana etinden nefret etmeyi kendi kültüründen öğrenmiş olduğu o mendebur hayvanın adıyla küfrederdi. Onun üyesi bulunduğu kültürde, sol el yalnızca belirli özel kişisel amaçlar için kullanılabilir. Yiyecekler için asla... Çevrelerine hükmetmek isteyen kişilerin çoğu zaman işin kolayını köpek beslemekte bulduklarını görürüz. Oysa, sayısız kez ileri uzattıkları işaret parmağının anlamını birtürlü öğrenemeyen bu budala yaratıklar karşısında tahammüllerini yitirdikleri çok olmuştur. Hadi diyelim ki insanın bu en yakın dostu, efendisi gibi bir elini öteki eline yeğleyen bir yaratık olmadığı için, "içgüdülerden gelen" bu davranışı anlayamamaktadır. Fakat aynı işareti insanların da -- dünyayı kendi parmak uçları ile tanımağa çalıştıkları bebeklik çağında -- anlayamamalarına, bu işaretin onlara öğretilmesi gereğine ne buyurulur? Kendi adıma, ne köpeği ne de bebeği bu anlayışsızlığından ötürü azarlamak yanlısı değilim. Çünkü anlayışsızlıktan söz edilince, hemen aklıma kendi başımdan geçmiş bir olay gelir. Kiova'lar arasında alan araştırması yaparken, birlikte çalıştığım yerlilerden birisi, Mary Buffalo adında yaşlı bir kadındı. Birgün birlikte oturup konuştuğumuz söğüdün gölgesinde, yada onların diliyle ramada içinde, arayıp bulamadığım birşeyin nerede olduğunu kendisine sordum. Beni işitmiş olduğuna emindim. Çünkü yaşının seksen sekize varmış olmasına karşılık, kulakları gayet iyi işitirdi. Mary Buffalo bana hiç yanıt vermeden, elindeki işiyle uğraşmağa devam ediyordu. Bu kabalığına şaşırarak, soruyu birkaç kez tekrarladım. Sonunda o da hayretle karışık bir öfkeyle elindeki işi bıraktı, yerinden kalkarak aradığım şeyi getirdi. Deminden beri aradığım şeyin yerini dudaklarıyla işaret ederek kaç kez göstermiş olduğunu bu alık beyaz adam görmemiş miydi acaba!... Geçenlerde yitirdiğimiz büyük antropolog Edward Sapir'e bir keresinde sormuştum: "Diğer insanların da ağlaması yada gülmesi bizimki gibi midir?" Bana verdiği yanıt bir gülümseden ibaret olmuştu. Bu gibi şeylerden yana insanlar nerelerde birbirine benzer, nerelerde birbirinden farklıdır? Fizyoloji ve kültür arasındaki uluslararası sınırlar nereden geçer? Duyguların davranışlarla anlatımındaki kültür farklılıklarının boyutları, çeşitliliği, uç noktaları nelerdir? Yaşayan dilbilimciler arasında bu konularda belki de en bilgilisi olan Sapir, duyguların konuşma dışı işaret davranışları ile anlatımlarına büyük duyarlık kazanmıştı. Amerikalılar bu alanda genellikle zayıftır. Konuya duyduğum ilgi, Sapir'le olan konuşmamdan sonra giderek arttı. Çalışmalarım ilerledikçe, örneğin gülümseme davranışlarındaki farklılıkların bile, öteki kültürel davranışlardan geri kalmayacak ölçüde, bir dünya haritası üzerinde sınırlarının çizilebileceğini gördüm. Demek ki gülmek bile bir anlamda insan coğrafyası açısından farklılaşma gösteren bir davranıştı. Örnekse, bir Güneybatı Pasifik haritası üzerinde, Papua’lıların kahkahası ile Dobua'lı veya Malenezya'lıların surat asmasının sınırları belirlenebilir. Gorer'in yazdığına göre Afrika'da,
O halde şöyle bir sonuca varmamız olanaklıdır: Fizyolojik durum aynı olabilir, ama kültürel ve duygusal işlevleri farklı olacaktır. Aynı kültür içinde bile, diyelim ki yetişme çağındaki kızlarla şirket müdürlerinin gülmeleri farklı anlamlar taşıyacaktır. Öyleyse, Amerikalı zenci ile Amerikalı beyaz arasındaki gülme davranışı farklılıklarına da şaşmamak gerek. Bir davranışçı olarak Holt, gülmenin fizyolojisini şöyle açıklamaktaydı: İnsan türünde, anne sütüyle karnı doyan bebeğin yüz kaslarının rahatlamasıyla ortaya çıkan yüz anlatımı... Eğer gülümsemek genel olarak mutluluk duygusunun bir anlatımı ise, bu tür bir açıklama inandırıcı olabilir ve davranışlardaki farklılıkların sonradan kazanılmış koşullu tepkelerden öte gitmediği savunulabilir. Ne var ki konunun bu denli açık olmadığı hemen görülüyor. Öyle ki, örneğin bebek uyurken yüzünde oluşan gülümsemenin mutluluktan değil, tersine karın sancısından ileri gelen bir yüz buruşturması olduğunu biliyoruz. Olayları filogenetik bir baza indirgemek, yani biyolojik türe özgü davranışlar olarak açıklamak eğiliminde olan öteki görüşlerin de, sorunları çok dar bir çerçevede ele almakta oldukları kolaylıkla gösterilebilir. Klineberg (1935) şöyle diyor:
---------------------------------------------------- 02. Holt (1931: 111) ve ayrıca kendisiyle yaptığım özel görüşmelerden. Bu görüşün Darwin'e kadar gittiğini sanıyorum (Darwin, 1872). Ancak Darwin, başın yanlara doğru sallanmasının kesinlikle evrensel bir baş işareti olmadığını belirtmiştir. Öte yandan, Holt'un da savunduğu gibi, birbiriyle akraba olmayan pekçok dilde "anne" anlamına gelen sözcük, /ma/ seslerinin değişkelerinden oluşmuştur. Dünyanın her yöresinden bu savunuyu doğrulayacak örnekler toplamak olanaklıdır. Evrensel bir davranış olan ve dudakları /m/ sesini çıkarma duruma getiren bir "emme tepkesi" nin [= refleksinin] varlığı ve ayrıca açık ünlülerin en kolayı olan /a/ sesinin eklenmesi ile kendisinin çağırılmakta olduğu anlamını bağdaştıran annenin olumlu tepkisi sonucu, "anne" anlamına gelen sözcüğün "ma" yada benzer seslerden oluşan bir sözcük ile karşılandığı tezi yaygındır. Bu tartışma dilbilimin konusu olmakla birlikte, fizyolojik bir tabana oturtularak açıklanabileceği izlenimini vermektedir. Ancak kendi deneyimlerime de dayanarak, bu örneklerde anlambilimi açısından önemli bir ipucu bulunmadığını savunabilirim. Kendi oğlumun "mama" (İngilizce'de "anne") sözcüğünü orta yaşlı kişiler için cinsiyet farkı gözetmeksizin kullandığını kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla gözlemledim.
|