KONUŞMA  DİLİ  DIŞI

İLETİŞİM DİZGELERİ 

 
 

Yalnızca belli bir kültür birikimi içinde geçerli olma durumu, konuşma dilini oluşturan simgelerle sınırlı olmayıp, hertürlü işaret davranışımızı da kapsam içine alan genel bir nitelik taşır.


Konuşma dili dışı iletişim davranışları, çok çeşitli kimliklerde karşımıza çıkar. Örneğin, Kanarya adalarının ıslık dilinin, geriye doğru Cilalı Taş Devrine değin uzanan bir geleneğe sahip bulunduğu sanılıyor. Islık dillerinin uzak mesafelerden işitilebilme gibi bir üstünlüğü vardır. Öte yandan, örneğin orduda kullanılan dört çeşit boru sesi ile, askerlere kalkma, toplanma, karavana, bayrak töreni gibi farklı eylemler için gerekli emirler iletilebilmektedir. Batı Afrika'daki davul dilleri ise, iletişim olanakları açısından boru seslerinden üstündür. Batı Afrika dillerinin pek çoğu, tıpkı Çince yada kızılderili dillerinden Navaho dilinde olduğu gibi, “ton” dilleridir, yani ses "perdesi" değiştirilmek yoluyla anlamları farklılaştırmak olanaklıdır. Dolayısıyla davul dillerinde, konuşmanın ritmine ek olarak, sözcük ve deyimlerin ses perdesi örüntulerini de aktarmak yoluyla çok karmaşık anlamlar iletilebiliyor. Buradaki durumu, ulusal marşımızın, sözlerini söylemeksizin yalnızca müziğini mırıldandığımızda da anlamlı buluşumuza benzetebiliriz. Kru kabilesinde savaş işaretleri için çok perdeli boru seslerine başvurulduğunu biliyoruz. Buradaki dizge, bizdeki boru işaretlerinden farklı olarak, konuşma yerine boru seslerinin kullanıldığı ve çeşitli tonlama örüntüleri yoluyla sözcük ve tümcelerin tam olarak aktarılabildiği bir bildirişim dizgesidir.

Mors alfabesi yada uluslararası öteki telgraf kodları, semafor veya izcilikte yada denizcilikte kullanılan öteki bayrak kodları, görme ve işitme duyularımıza yönelik alfabetik dizgelerdir. Bu dizgelerdeki temel birimler, belli geleneksel kısaltmalar dışında, dillerdeki konuşma sesbirimlerine karşılıktır. Çince gibi, yazılması kavrambirimlere (ideograflara) dayalı olan bir dizgenin, örneğin alfabetik Mors dizgesine başvurularak iletilmesindeki yararlar açıktır. Çünkü kavrambirimleri, Çince’nin çeşitli diyeleklerinde farklı biçimlerde okunmaktadır. Bu konuda Japonca, Çince'ye göre daha avantajlı durumdadır. Çünkü kavrambirimleri Japonya'da takana ve hiragana adı verilen yarı fonetik ikili bir dizge kullanılarak yazılmaktadır.

Sözcüklerin, kendilerini oluşturan öğeleri gösteren özel birimlerle karşılanmasına dayalı ol:an sağır-dilsiz işaret dili de alfabetik dizgeler arasına girer. Ancak bu işaretler çoğu zaman kurumlaşarak, Düzlükler’deki Kızılderili işaret dili gibi, evrensel bir kavram dili niteliğini kazanabilmektedir. Evrensel nitelik taşıyan öteki dizgeler arasında, matematik simgelerini, haritalar üzerindeki özel işaretleri, hava yordam haritalarında kullanılan işaretleri, hava durum bildirimlerinde başvurulan flama işaretlerini sayabiliriz.

Çağımız müzik notasyon dizgesi de uluslararası bir dizgedir. Çok ayrıntılı biçimde, çalınacak parçanın perdesini, şiddetini, ritmini, temposunu, tarzını ve yapısını belirtebiliyor. Müzik yazımının uluslararası niteliği, gerilere doğru, Latince'nin Ortaçağlarda ülkeler arası bir lingua franca (evrensel dil) olduğu dönemlere değin gider. Ancak durumun, çeşitli uluslardan temsilcilerin biraraya gelerek kararlaştırdıkları ortak bir dizge olmaktan çok, feodal dönemin ulusal sınırlar tanımayan niteliklerini yansıttığını söyleyebiliriz. Müzik yazımının uluslararası niteliğinden esinlenilerek, danslar için de evrensel bir noktalama dizgesi geliştirme çalışmaları yapılmıştır. Böyle bir dizgede, vücut devinimlerinin, üslûp, tempo, ritim gibi nitelikleri ile birlikte gösterilmesi beklenecektir. Klasik balenin ise devinimleri büyük ölçüde kalıplaşmış olmakla birlikte, semantik açıdan anlamsız sayılabilir. Bunlar, örneğin Hindistan'da veya Seylan'daki natya dansı, yada Çin ve öteki Asya ülkelerindeki tiyatro anlayışına uymazlar.

Klasik bale notasyonu, tıpkı müzik notalamasında olduğu gibi, ne yapılacağını göstermekle birlikte, buna ilişkin herhangi bir anlam içeriği belirlemiyor. Batı tarzı danslar, anlam içerikleri olmaması bakımından, kendi danslarının belli geleneksel anlamlar taşımasına alışmış Uzak Doğu'lu izleyicilere oldukça yavan görünse gerek. Doğaldır ki bunu söylerken, Batı'daki hiçbir dans türünün anlam ayrıntıları ile yüklü olamayacağını söylemek istemiyorum. Örnekse, Şarlo'nun (Charlie Chaplin) sessiz sinema dönemi pandomimleri, en azından Avrupa çapında anlaşılan ve beğenilen uluslararası bir nitelik taşımaktaydı. Şimdilerde ise, örneğin Miki Maus çevresinde gelişmekte olan geleneksel ve kalıplaşmış anlatım tarzları, bütün dünyada anlaşılır bir kimlik kazanmaktadır. Yeri gelmişken, Miki Maus'un psikiatri açısından çok ilgi çekici bir kişiliği olduğunu da burada hemen belirtelim.

Bütün bu örnekler, iletişim davranışlarımızda kültürel koşullanmanın önde gelen etmen olduğunu gösteriyor.

Şimdi de, yürümek gibi, sonradan öğrenilmekle birlikte, bütünüyle fizyolojik bir olgu sayılabilecek bir davranışımızı ele alalım. İki ayağı üzerinde yürümek yalnız insan türüne özgü bir davranıştır. İnsanın evriminde çok önemli bir yeri ve işlevi bulunan bu yeteneğimizin fizyolojik bir tabana oturduğu herhalde yadsınamaz.

Ancak burada da, belli ölçüler içinde kültürel koşullanmanın sözkonusu olduğu kolaylıkla gösterilebilir. Burma'daki Shan toplulukları ile yine aynı ülkenin dağlık yörelerinde yaşayan öteki topluluklar arasında yürüme üslûbu açısından kesin farklar göze çarpıyor. Kaçin’ler ve Palaung’lar, yürürken kollarını gövdenin önünde bir yandan öteki yana yarım çember devinimleri çizecek biçimde sallayarak adımlarını atarlar. Buna karşılık Shan’lar kollarını ileri geri düz bir çizgi üzerinde sallayarak, gövdenin önüne hiç getirmeksizin yürürler. Bu kabilelerin aynı tür giysiler kullanmalarına karşın, Amerikalı misyonerler arasında bu konuda uzmanlaşmış olanlar yalnızca kişilerin yürüyüşüne bakarak kimin hangi kabileden olduğunu kolaylıkla söyleyebiliyorlar. Anımsanacağı gibi, Mark Twain'in de bir öyküsünde, kucağına fırlatılan bir nesneyi, bacaklarını açarak yayacak yerde, bitiştirerek yakalamağa çalışan kız kimliğine bürünmüş bir oğlan çocuğu kendisini bu davranışıyla ele verir.

Diyelim ki kentte yaşayan bir beyaz ile ormanlık yörede yaşayan bir kızılderili arasındaki yürüme üslubu farklılığı, bastıkları zemin ve giydikleri papucun farklı olmasından ileri geliyor; fakat, her ikisi de çıplak ayaklı olmasına karşın farklı birer yürüme üslûbu gösteren bir Çinli ile bir Singalli arasındaki farka ne buyurulur?

Amazon bölgelerinde yaşayan kabile üyelerinin yürüme üslûpları ise cinsiyete dayalı apaçık farklılıklar gösterir. Erkekler, parmaklar karşıya bakacak biçimde ve bir ayağını tam ötekisinin önüne yerleştirmek suretiyle adım atarlar; kadınlar ise, parmak uçları otuz derece içeriye dönük, ürkek ve küçük adımlar atarak yürürler. Erkeklerde, yürürken bacak içi kaslarının birbirine dokundurularak adım atılması bir güçlülük simgesi sayılır.

Yakından tanıdığımız bir başka örneği ele aldığımızda, sanıyorum Sapir’in gözlemlerinin çoğu kişi tarafından onaylanacağını görürüz: Doğu Avrupa Yahudileri ile İberya yarımadası Yahudileri arasında, yürüme alışkanlıkları açısından apaçık farklar vardır. Doğu Avrupa’dan gelen Yahudi göçmenlerinin ayaklarını sürüyerek yürüdüklerini gözlemlemek hiç de zor olmaz. Ancak Amerika'ya yerleşenlerin bu alışkanlıklarını daha ilk kuşaktan başlayarak bıraktıkları görülüyor. Bu yakınlarda, gazetelerde yayınlanan bir haberde, ilgi çekici bir gözleme yer verilmekteydi:

Viyana, Rusları uygarlaştırmış olmakla öğünüyor. ...Onlara Avrupalılar gibi yürümeyi öğretmekle gururlanıyor. Steplerden gelen kimi Rusların garip bir yürüme tarzları olduğu görülmüştü: Sağ kol ve bacağı, ardından sol kol ve bacağı aynı anda öne atarak yürümekteydiler... (07)

Özellikle bu ikinci ayrıntı, "olağan" yürüme tarzımızın dört-ayaklılık döneminden kalma bir alışkanlık olduğu yolundaki Davranışçı varsayımı oldukça güç durumda bırakmıyor mu?

Görülen odur ki, tiyatro oyuncularının "doğal" ve "içgüdülere dayalı" olduğu sanılan çeşitli sahne davranışları da aslında hem kültürden kültüre farklılık, hem de aynı kültür içinde zaman içinde değişme göstermektedir. Sessiz filim döneminde aşırı duygulu sahnelerde elin tersi alına götürülür, sağa sola yalpalanılırdı. Sessiz filimlerde kullanılan bu abartmalı teknik, diyebiliriz ki çekim olanaklarının yetersizliğinden ileri geliyordu. Aynı anlatımı günümüz filimlerinde, üzgün ve süzgün bir yüz ifadesini daha da karamsarlaştırarak veriyorlar. Günümüz sinema tekniğindeki yakın çekim olanakları bu yaklaşıma geçerlik kazandırabilmiştir. Çünkü oyuncunun hafifçe kaldırdığı kaşı, perdede en az iki metrelik yol almakta olacaktır.

Sarah Bernhardt'ın daha ilk filimlerihden başlayarak geliştirdiği "ölümsüz" sahne kişiliği, günümüzden birkaç yıl öncesinin Garbo'sundan, yada günümüz Hepburn veya Crawford'undan daha yapay değildi. Oysa, nedenini kestirmek istemiyorum ama, Bernhardt'm ilk filimlerinden Camille'deki kendi oyununu izlediğinde düşüp bayıldığı söylentisi vardır. (Bardeche ve Brasillach, 1938: 130) Tiyatro oyunlarında besbellidir ki hem günün modasının hem de kişilerin kendi oyun üslûplarının etkisi vardır. Tıpkı müzik ve resimde de sanatçı eğilimlerinin "içgüdülere dayalı" olmaktan çok uzak olduğunun görüldüğü gibi... İzleyicilerin her dönemdeki sahne davranımların dilini anlayabildiğini ileri sürerek, bu davranışların "doğal" anlatımlar olduğunu savunmak yanıltıcı bir tez olur. Çünkü belli bir kültür birikimi içinde geçerli olma durumu, konuşma dilini oluşturan simgelerle sınırlı olmayıp, hertürlü işaret davranışımızı kapsamı içine alan genel bir nitelik taşır.

Bu görüşlerimizi, Uzak Doğu tiyatrosuna bir göz atarak destekleyebiliriz. Çin tiyatrosunda, oyuncunun bir evin eşiğinden içeriye adım atması, ata binmesi, vb. gibi eylemleri simgesel olarak aktaran geleneksel birtakım sahne davranışları vardır. Bu geleneksel davranış biçimlerinin, oyuncuların yüzlerine taktıkları iyi adam / kötü adam karakter maskelerinden farkı yoktur. Güney Hindistan Tamil filimlerinde de izleyici daha filmin başında, kimin iyi kimin kötü adam olduğunu bilir. Çünkü kötüler Avrupa giysileri, iyiler ise yerli dhoti ile seyircinin karşısına çıkarlar. Bu örnek, zaman içinde oluşmuş köklü geleneklerin yanında oldukça basit kalır. Hindistan'ın karmaşık dans gösterisi natya'da, Bali adasının duruş ve tavırlara dayalı danslı dramalarında, Polinezya'nın kutsal hula danslarında anlatımın tümü devinim ve davranımlardan oluşan ayrıntılı bir dille izleyicilere iletilir. Bir yabancı olarak siz anlamayan gözlerle bakarken, yanıbaşınızdaki yerli çocuğun yada okul görmemiş köylünün bütün bu görüntülerin anlamını eksiksiz izlediğini görür, devinim ve davranımların geleneksel simgelerden oluştuğunu farkedersiniz.

Batılılar için Hint filimlerinde olup biteni anlamak son derece güçtür. Bir kere, Hint mitolojisini bilmek gerekir. Diyelim ki filmin kahramanı güç durumda kaldıkça, hep son anda yetişen maymun-tanrı Hanuman'ın mitolojik kimliği gibi...

Amerikalılar beden dili konusunda öteden beri fazla eğitilmiş yada duyarlı değillerdir. Sir Lawrence Olivier ve Ethel Barrymore gibi üstün sahne oyuncuları, rol olanaklarını çoğu zaman seyircinin sınırlı anlayış çerçevesini düşünerek kısıtlamak zorunda kalmışlardır. Amerikalılar, bir sporcunun kaslarını çalıştırarak ortaya koyduğu "birşeyler yapmak" becerisini zevkle ve anlayışla izleyebilirler. Fakat iş "birşeyler anlatan" bir dans gösterisini sanat açısından değerlendirmeğe gelince, bakarsınız yine aynı Amerikalılar anlayışsızlıkları ile gurur duymaktadırlar.

Doğaldır ki bu "anlayışsızlığın," özellikle ruh doktorları ve etnologlar arasında istisnaları da vardır. H.S. Sullivan, hastalarının duruş özellikleri, kas gerilimi ve kas davranımlarından yola çıkarak tanı koymasıyla ün yapmıştır. Yine bir ruh doktoru olan E.J. Kempf, ruh hastalıklarına ilişkin yazılarında, resim ve heykellerdeki kas gerilimlerinden çeşitli anlamlar çıkartılabileceğini gösteriyor. Kendisinin de hastalarına buna benzer belirtilere dayanarak tanı koyduğu bilinmektedir. Dilbilimci Stanley Newman ise, kişinin konuşma hızı, vurgulama ve tonlama örüntülerine bakarak, psikiatrik durumlarını tanımlamakta olağanüstü bir ustalık geliştirmiştir. (08) Yetenekli bir çizgi roman ressamı olan William Steigin, The Lonely Ones adını verdiği kitabında şizofreni, depresyon, mani, paranoya, isteri ve sanırım hemen bütün psikiatrik sendromlar yelpazesini, vücut kaslarının duruş ve gerilimlerini kullanarak, üstün bir gerçekçilikle çizime geçirmiştir. Antropologlar arasında, W.H. Sheldon, vücut kaslarındaki gerilmelerin anlattığı duygu dünyası ve mizaç göstergelerine karşı fevkalâde duyarlıdır. (09)

Deneyimli bir öğretmenin yeni bir sınıfa girdiğinde, öğrencilerin sandalyelerinde yayılmış yada iğne ucunda dikkat kesilmiş biçimde oturmalarını değerlendirerek, sınıfın genel öğrenim durumunu kestirmekte güçlük çekmeyeceği görüşü bence doğrudur. Aynı şekilde, deneyimli bir konferansçı da, dinleyicilerinin tepkilerini çok iyi değerlendirerek, salonun iletim ve karşı iletim yoğunluğunu kısa zamanda arttırabilmekte ve dinleyicilerin başlangıçtaki gerilimden sıyrılarak bu toplu iletişime katılmalarını sağlayabilmektedir.
 

----------------------------------------------------

07. Hoffman (1947: 31). Buna benzer bir davranış -- ki bilinçli bir davranıştır -- Düzlükler'de yaşayan Kızılderililer arasında görülür: Üzerlerinde bufalo derisinden giysiler bulunan erkekler, "adamın çevresinde, eylemlerini vurgulayan ve duygularını dile getiren bir anlatımla ... toplanmaktaydılar" {Handbook of American Indians North of Mexico, 1907-1910). Amazon'lular için, bknz. Whiffen (1905: 271).

08. Newman (1941, 1933, 1939, 1944); Newman ve Mather (1938). Vitoto ve Bororo’ların garip bir davranışları vardır: "Bir Kızılderili konuşacağı zaman yere oturur. Arada ciddi bir anlaşmazlık sözkonusu olmadığı sürece, konuşma sırasında asla ayakta durulmaz. Konuşurken, ne konuşmacı karşısındakilere bakar, ne de karşısındakiler konuşmacıya. Her iki taraf da bakışlarını çevrelerindeki birşeyler üzerinde dolaştırırlar. Bir Kızılderili ister bir kişiyle ister birden çok kişiyle konuşuyor olsun, aynı davranışları sürdürür. Sanki sözlerini görünmeyen dinleyicilere yöneltiyor gibidir." Öykü anlatmakta olan bir Kızılderili, dinleyicilere sırtını çevirir ve kulübenin duvarlarına konuşuyormuş gibi bir tavır takınır (Whiffen, 1905:. 254).

09. Sheldon (1942). Atletik yapılı bilim adamları konusu ise apayrı bir inceleme sınıfı oluşturur! Bunun yanında, bir ruh doktorunun kendi ruh hallerini gözleyerek ortaya koyduğu sonuçları kamuoyunun ne gözle değerlendireceği konusu da üzerinde durulmaya değer bir konudur!

BAŞA DÖNÜŞ