Bir Tartışma: Kalıtım mı, Kültürel Koşullanma mı? -- 01

 

genetik kalıtım

SOSYOBİYOLOJİ ve ANTROPOLOJİ NELER SÖYLÜYOR?

GENETİK KALITIM MI,

KÜLTÜREL KOŞULLANMA MI ?

kültürel koşullanma

 
 

Sosyobiyoloji, türlerdeki sosyal davranışların biyolojik köklerini araştıran ve inceleyen bir bilim dalıdır. Bu araştırmalar, bütün biyolojik türler için sözkonusudur. Ancak doğal olarak, ortaya koyduğumuz sonuçların en tartışmalı bölümlerini insanla ilgili görüşlerimiz oluşturuyor.


KATILIMCILAR:

Edward O. Wilson (Sosyobiyoloji)
Marvin Harris (Antropoloji)

Moderatör: Ann Carroll

 

CARROLL. Sosyobiyolojinin birkaç zamandır üniversite çevrelerinde oluşturulan en tartışmalı konu olduğu görüşü yaygındır. Hepimizi yakından ilgilendiren böylesine tartışmalı bir konu ortaya atıldığında, birtakım yanlış kanılar da yaygınlık kazanabilmektedir.

Prof. Wilson, konuya girerken, Sosyobiyolojinin bizler için tanımını yapar mısınız?

WILSON. Sosyobiyoloji, biyoloji bilimlerinde tartışmasız yeri olan ve en az yirmi beş yıllık bir geçmişe dayanan bir bilim dalıdır. Bu bilim dalının adını verdiğim kitabımda, hızla gelişen araştırmalarımızın bugüne değin ulaştığı aşamaların derlitoplu bir bireşimini ortaya koymağa çalıştım.

Sosyobiyoloji, türlerdeki sosyal davranışların biyolojik köklerini araştıran ve inceleyen bir bilim dalıdır. Bu araştırmalar, bütün biyolojik türler için sözkonusudur. Ancak doğal olarak, ortaya koyduğumuz sonuçların en tartışmalı bölümlerini insanla ilgili görüşlerimiz oluşturuyor.

Oysa sosyobiyoloji kuramı, sosyal sistemlerin temel ilke ve süreçlerini biyolojik türler genelinde ele almaktadır. İnsan türü ile özel olarak ilgilenen bir bilim dalı değildir. İnsan davranışlarının kökenleri konusunda geniş tabanlı bir görüşler yelpazesine açık bulunmaktadır.

CARROLL. Ancak, Sosyobiyolojinin temel görüşü olarak, sosyal davranışlarımızın genetik koşullanma sonucu ortaya çıktığı tezi savunulmaktadır dersek, doğru bir saptamada bulunmuş olmaz mıyız?

WILSON. Durum, alt düzey canlıları için aynen söylediğiniz gibidir. Bu ilkenin insanlar için de geçerli olup olmadığı sorusuna gelince, bu şimdilik son derece tartışmalı bir konudur.

Sanırım, Sosyobiyoloji alanında araştırma yapan zoologların büyük çoğunluğu, insan davranışlarını, sosyal yaşam tarzı geliştirmiş binlerce biyolojik türde rastladığınız çeşitli sosyal sistemler genelinde değerlendirmek eğilimindedirler. Bu açıdan baktığınızda, insan davranışlarının da genetik koşullanmaya bağımlı olduğu sonucuna varırsınız.

Buna göre, insanın doğasını oluşturan, yani insanın eğilimlerini, duygusal bağlılıklarını, sosyal davranışlarını etkisi altında tutan güc, hormonlarımız tarafından gerçekleştirilen denetimdir. Bu denetim, önceden belirlenmiş belli bir yapıya sahiptir.

Bu görüşe ben de katılıyorum. Sözü edilen denetimin yaşantımızdaki yeri, çoğu sosyal bilimcinin anladığı yada kitaplarında sözünü ettiği düzeyin çok üstündedir. Bizim yaklaşımımızın Evrim Kuramı ile uyum içinde olduğunu da burada ekleyebilirim,

CARROLL. Prof. Harris, Antropoloji açısından bu görüşleri nasıl karşılıyorsunuz?

HARRIS. Öncelikle bir noktaya dokunmak isterim. Burada, Antropoloji açısından Sosyobiyoloji kuramının nasıl değerlendirilebileceği konusunda yanıltıcı bir ikilik ortaya atılmış oldu.

Antropologlar en az yüz yıldır, alt türlerden insana olan sürekliliği göstermek uğraşı içindedirler. Hiçbir antropololoğun "insanın doğası" diye bir kavramın geçerliğini yadsıyacağını sanmıyorum. Aramızdaki tartışmanın, insanın doğasını daha çok nelerin oluşturduğu üstüne geçeceği görülecektir.

Bununla birlikte, Sosyobiyolojinin bir başka boyutu daha vardır. Bu öteki bakış açısı, topluluklar arasındaki sosyal davranış farklılıklarını açıklamağa yönelmiştir. Prof. Wilson bu noktada meslektaşlarından ayrılıyor olabilir. İnsanlarda sosyal yaşamın belirlenmesinde en önemli etkenin genler değil, kültür olduğunu başka yerde söylemiş olduğunu biliyorum. Ancak bu iki tür sosyobiyolojiyi birbirinden ayırdetmek zorundayız.

Bu belirlemeyi yaptıktan sonradır ki, antropologların da insan, doğası diye birşeyin varlığını kabul ettiklerini söyleyebilirim. Fakat, Prof. Wilson ile, insan doğasının öğeleri konusunda farklı görüşlerde olacağımızı sanıyorum.

WILSON. İnsan doğasının öğelerine indiğimiz ve temel koşullanmaların neler olduğunu tartışmağa başladığımızda, üzerinde anlaşamayacağımız noktalar bulunacağına ilişkin görüşünüze ben de katılıyorum.

Fakat genel olarak Prof. Harris'in kültür evrimciliğini beğeniyle karşıladığımı belirtmek isterim. Özellikle gelişme yolundaki toplulukların dinsel yaşam ve sosyal hiyerarşi kurumları gibi çapraşık sorunlara olan yaklaşımını günümüzdeki öteki antropoloji ekollerinin çizgisine göre fevkalâde özgün ve cesur buluyorum. Kendisinin bu sorunları bütünüyle kültürel evrim süreçleri çerçevesinde gördüğünü de biliyorum. Bu görüşe karşı çıkmak zor. Ancak benim ençok ilgimi çeken nokta, insan davranışlarındaki eğilimlerin biyolojik temelini oluşturan öğelerdir. Bu öğeleri de dikkate almaksızın, kültürlerin evrimi tezine bir bütünlük kazandıramayız.

Burada sözünü ettiğim temel öğeler, diyelim ki etoburluğa olan eğilimimiz, katmanlı sosyal yapılar oluşturma eğilimimiz, yabancılara karşı duyduğumuz korku ve tedirginlik duygularımız, bölge ve yurt kavramına olan yatkınlığımız, yakın akrabalar arası eşleşme yasağı, çeşitli öteki konulardaki tabular, vb gibi biyolojik koşullanmamızdan ileri gelen öğelerdir.

HARRIS. Burada iki şeyin birbirinden ayırdedilmesi gerektiği inancındayım: Primatlarla genel olarak paylaştığımız özelliklerimiz, ve yalnızca insana özgü biyolojik bir programdan ileri gelen özelliklerimiz... Bu ikincisi, yalnızca insan türünde bulunan belirli genlerin katkısıyla ortaya çıkan özel yaşam tarzımız ile ilgilidir.

WILSON. Bana öyle geliyor ki, insanda bulduğumuz özelliklerin uzun bir listesini çıkarsanız, bunlardan büyük bir bölümünün primatlarla ortaklaşa paylaştığımız özellikler olduğu kolaylıkla gösterilebilir. Örnekse, insandaki yüz anlatımlarının, genellikle önceden programlanmış davranışlar oldukları ve çoğu zaman da şempanzelerde rastlanılan yüz anlatımları ile karşılaştırılabileceği görülür.

HARRIS. Pekala, yüz anlatımlarını ele alalım... Yüz kaslarındaki evrimin sonucu olarak primatlarda ve insanda yüz hareketliliği ve yüz anlatımlarının çeşitliliği açısından olağanüstü bir beceri düzeyine ulaşılmış olduğuna şüphe yoktur. Fakat, yüz anlatımlarının genetik bir temeli bulunduğunu savunurken, bunların sosyal eğitim sonucunda bütünüyle denetim altına alınabildiği gerçeğini görmezden gelebilir miyiz? Farklı kültürlerde farklı yüz anlatımlarının geliştirilmiş olduğu apaçık ortadadır. Demek ki kültürel koşullanma, genetik koşullanmanın üstesinden gelmiş, önüne geçmiştir.

WILSON. Buna karşılık, yüz anlatımlarımızın çeşitliliği açısından yine de oldukça kısıtlı olduğumuz görüşündeyim. Gerçi, yüz anlatımlarına çeşitlilik kazandırılarak bildirişim çerçevesinin genişletilmesine önemli bir katkı sağlanmış olduğuna kuşku yoktur. Hatta aynı anlatımın kültürden kültüre tam tersi bir anlam verecek şekilde farklılık gösterebildiğini de biliyorum. Fakat ne var ki, tiksinme, mutluluk, şaşırma, korku ve benzeri temel duyguları ileten yüz anlatımları bakımından kültürler arasında yüzde seksene varan bir uyuşma olduğu bir gerçektir. Bu uyuşma, Avrupa-Amerika kültürlerinden Yeni Gine kültürlerine kadar çok geniş bir yelpazeyi içine alacak yaygınlıktadır.

Demek ki, eldeki bütün esneklik ve çeşitliliğe karşılık, bir dizi temel eğilim ve örüntülerden söz etmek yine de olanaklıdır. Sanırım bu yaklaşımları, biyoloji ve antropoloji arasındaki bakış açısı farklılıklarını örneklendirmek amacıyla kullanabiliriz.

Antropolojide, kültürlenme sonucu gelişen farklılıklara ilgi duyulmaktadır. Biyolojide ise, bunlar ikinci plâna bırakılarak, genetik evrime tanık olan ortak örüntüler üzerinde durulmakta, davranışlarımızın biyolojik evrime dayalı kökleri önplâna alınmaktadır. Bana göre bu iki yaklaşım aslında birbirini tamamlayan iki bakış açısıdır. Biyologlar insan türünü öteki türlerle karşılaştırarak inceliyor. Başka bir deyişle, insanın biyolojik evrimdeki yerini araştırıyor. Sonuçta, insan toplulukları arasındaki kültür farklılıklarını görmezden geliyorlar. Oysa bir antropolog, özellikle bu farklılıklar üzerinde durmakta, bunların kaynağı ve önemi ile ilgilenmektedir.

BAŞA DÖNÜŞ

sosyobiyoloji     kültürel evrim