"GERÇEKLİK"in NİTELİĞİ ve DEĞİŞİM 

 
 

Pragmatist filozof William James'in dediği gibi, Pontius Pilate'nin "Gerçek nedir?” sorusunun bir yanıtı, "Gerçek, kişinin tam ve kesin olarak inandığı şeydir" demekten öte gitmez.

Sayfa başlıkları ve başlangıç alıntıları, internette yayın kolaylığı bakımından tarafımdan eklenmiştir. --Çev.


"Gerçek"lerimizin Toplumsal Kökeni: Dünyanın İmgeleri

Doğmadan önce annemin bir parçasıydım ve ayrı bir varlık olduğum yolunda kafamda hiçbir bilinç kırıntısı taşımıyordum. Bana kendim olmam ve dünyayı şimdi görmekte olduğum gözlerle görmem sonradan öğretildi. Doğrudan doğruya gözlem ve deneyimler yoluyla değil. Önce, konuşmaya dayalı olan ve olmayan oyunlar yoluyla. Annem, ailem, sonra arkadaşlarım, tanıdıklarımız, okulum tarafından. Bu eğitim yaşamım boyunca süregeldi. Gerçeklerim olarak bildiğim herşey, içinde yaşadığım kültür kurumlarının dili, işaretleri ve simgeleri aracılığıyla bana öğretildi.

Durkheim'ın dediği gibi, toplum ve birey birbirinden soyutlanarak düşünülemez. Madalyonun iki yüzü gibidirler. Deneyimler birikimimiz arttıkça, dünya görüşümüz de sürekli olarak değişir. Bu değişme, dışımızdaki ideal, değişmez ve fizikötesi bir gerçeğe olan nesnel bakışımızdan değil, sürekli değişme durumundaki toplumsal ilişkilerimizden dolayıdır. Herbirimizin deneyimleri ayrıntılarda birbirinden farklı olduğundan, dünyayı farklı gözlerle görürüz. Buna karşılık, aynı kültürü paylaşanlar arasında, başta "dış görünüşler" olmak üzere, dünyanın çeşitli görünümlerine ilişkin genel bir "görüş birliği" kurulur. Bunun kaynağı, aynı kültür kurumlarının paylaşılıyor olmasından öte gitmez.

Toplumun çeşitli kurumları aracılığıyla bizlere aktardığı dil, işaretler ve simgeler, toplam kültürümüzü oluşturuyor. Büyük fizikçi Schrödinger'e göre, "İçimizden herhangi birisinin kendi dünya görüşü olarak benimsediği görüşün çok küçük bir kırıntısı kendi duyum ve deneyimlerinden kazanılmıştır. Büyük bölümü ise başkalarının deneyimlerinden gelmiştir. Kaldı ki, bunların içinde aslan payı da, yazılı ve basılı metinlere düşer". (04)

Başka bir anlatımla, bize öğretilen ve bizden istenen, hiç gitmediğimiz yerleri, hiç tanışmadığımız insanları, hiç karşılaşmadığımız düşünce ve kurumları gözümüzde canlandırmamızdır. Bildiğimizi sanıyorsak, kendimizi aldatıyoruz. Başka toplumları ve onların bize garip gelen yaşam tarzlarını, kendi kültür kurumlarımızın gözlüklerini takarak gözlemliyoruz. (05)

Geçmiş zamanları da yine yalnızca bu çerçevede ve ölçüde anlayabiliriz. Yalnızca bu noktadan yola çıkarak, tarihteki toplumsal koşulları ve sömürüyü o zamanki insanın bilinciyle -- diyelim ki Mısır'daki durumu hiyeroglifleri inceleyerek -- anlayabileceğimizi savunan Marksçılarla herzaman tartışabilirim. (06) Yapabileceğimiz tek şey, fikir yürütmekten öte gitmez.

Çağdaş yabancı toplumları da ancak kendileriyle paylaştığımız toplumsal kurumlar ölçüsünde anlayabiliriz. İşbölümü, para, bilim, spor, yada yakın zamanlarda hızla gelişmekte olan uluslararası hukuk (07) gibi kurumlardan söz ediyorum. Çizim 4’de, bence bugüne değin düzenlenmiş uluslararası simgelerin en başarılı örneklerinden bir dizi görülmektedir. Buradaki simgelerin yorumu, "spor" kurumu ile sınırlandırılmıştır. İnsan vücudunun hemen hiç simgelenmemekte olduğuna dikkatinizi çekerim.

 

Şekil 4:

Uluslararası semboller olarak başarılı bir çalışma. Spor kurumunun yorumlanması ile şekillenen bu sembollerde, insan bedeni hemen yer almıyor.

 

"Gerçek" Çoğuldur; Sanat ve Bilim Arasındaki Ayrım

Demek oluyor ki, "gerçekler" içimizdedir; büyük ölçüde kültürden gelmektedir; içinde yaşanılan yer ve zamana göredir. Tıpkı güzellik gibi, gerçekler de, göklerden inme değil, bireyler ve bireylerin inançlarıyla görelidir. Pragmatist filozof William James'in dediği gibi, Pontius Pilate'nin "Gerçek nedir?” sorusunun bir yanıtı, "Gerçek, kişinin tam ve kesin olarak inandığı şeydir" demekten öte gidemez. (08) Çünkü herkes, yaşantısını bu tür inançlarına göre sürdürmektedir. (09)

Doğal olarak, dünya görüşlerimiz arasında sanatsal alandaki farklılıklar, bilimlerdeki duruma göre çok daha büyüktür. Hatta, bilinçli olarak böyledir. Farkın oluşmasında, yüksek tirajlı çeşitli dergilerin de etkisi olmuştur. Eğer sanatı, yeni varsayımlar oluşturmak amacıyla yıpranmamış simgeler yaratmak şeklinde tanımlarsak, bireyler olarak herbirimizin kendi adına üstesinden gelmemizi gerektirecek sorunlarla karşı karşıyayız demektir. Oysa bilimler daha çok toplumun tümünü ilgilendiren sorunları içerir. Bilimin ileri sürdüğü varsayımlar kamunun denetimine açık olmak durumundadır.

Bilimin "Doğa Yasaları" yada Tabiat Ana'nin emirlerini bulgulamak anlamına geldiğine inananlar, ileri sürdüğüm bu göruşleri anlamsız bulacaklardır. Oysa bir pragmatist için "yasa" sözcüğü çok ilgi çekicidir. Çünkü doğada uyulması gereken, uyulmazsa cezalandırılmaya yol açacak bir dizi kural vardır, anlamına gelmektedir. Daha doğrusu, "ilâhi yazgı" inancını bir başka açıdan pekiştirmektedir. Bu yanıltıcı kavramın eleştirisini, William James'in bir öğrencisini haşladığı, şu sözlerinde görüyoruz:

İlk matematik, mantık ve doğa bilimi düzenlilikleri, kısacası ilk “yasalar” bulgulandığında, ortaya konulan açıklık, güzellik ve kolay anlaşılabilirlik insanların öylesine başlarını döndürdü ki, Yaradan'ın sonsuz düşüncelerinin şifreli anahtarını bulmuş olduklarına inanmakta gecikmediler. Tanrı da geometriyi Öklit gibi çiziyor, sorunları kareler, karekökler, konik kesitler ve oranlar olarak ele alıyordu! Gezegenlerin uyması için Kepler yasalarını çıkarmıştı! Bitki ve hayvanların sınıf, altsınıf, aile ve türlerini kurmuş, herşeyin ilk örneğini düşünmüş, farklılıklarını düzenlemişti. Biz şimdi O'nun düzenlediği bu hayretler verici kurumları birer birer bulguladıkça, yaradılışın asıl amaçlarının da anahtarını ele geçirmiş oluyorduk! (10)

 

İlerleme Cesaret Gerektirir; Gelenek Rahatlıktır

Bu derece acı bir alaycılık, sanırım bugün artık gereksizdir. Bununla birlikte arasıra kendimize, Doğanın yasalarına bizim uymamız gerektiğini, cansız Doğa'nın "itaat" edemeyeceğini hatırlatmamızda yarar var. Birbirimizle bilimsel sorunları tartışırken, Newton'un, Kepler'in, yada Maxwell'in yasaları konusunda kendi aralarında uyum sağlayanlar bizleriz. "Doğanın Yasaları", aslında "Bilim Adamları Dayanışma Derneğinin" yasalarıdır. İnsan yapısı bütün yasalar gibi, bunlar da cahil ve budala kişiler tarafından, ama çok daha önemlisi böylelerini yola getirmek, adam etmek isteyen sezgi ve cesaret sahibi büyük adamlar tarafından yürürlükten kaldırılabilir. "Cesaret" diyorum, çünkü bilimin temelinde dogmalara karşı olmak ülküsü vardır. Dikkat edilirse, bilimlerdeki yasalar hep onları ilk ortaya atan büyük adamların adlarıyla anılıyor. Bu konuda, "yetkiliye saygı" kuralları geçerlidir. Demek istiyorum ki, Kopernik'in yanıldığını söyleyebilmek için Galile gelmek zorundaydı. Newton Yasalarının gözden geçirilmesi gerektiğini ancak Einstein söyleyebilirdi. Gerçekler işte ancak bu yoldan gidilerek aranabilir. Alışılmış inançları, eldeki durumu sorgulayabilecek kişiler tarafından. Bu görüşü aslında daha önceleri Samuel Johnson şöyle dile getirmişti: Bütün büyük gerçekler, Küfür’le başlar! (*) Yaratıcı değişme için, gelişme sağlanabilmesi için, "Hayır!" diyebilmek, "Evet" demekten çok daha önemlidir. Çünkü, alışılmış inançlara karşı çıkmakta olacaksınız; sizden bir açıklama getirmeniz, kendinizi savunmanız istenecektir.

Durkheim'a göre, herhangi bir eylemin ahlâklı sayılması için, hem uygulayıcısı tarafından isteyerek yapılması, hem de toplum tarafından hoşgörüyle karşılanması gereklidir. Dolayısıyla, farklı simgeler kullanılarak belirtilmesi gereken, gerçekten yenilik değeri olan bütün görüşler, içinde yaşanılan zamanda çoğunluk tarafından çeşitli ölçülerde ve çeşitli düzeylerde ahlâk dışı bulunacaktır. Kısacası, uygulayıcısı tarafından isteniyor olabilir, ama toplumun hoşgörüsü zaman alacaktır. Daha sonraları, topluluk da "doğruluğuna deneyimli inanç" getirdiğinde, ahlâklı davranışlar kapsamına alınacak, bundan böyle tutuculuğun yeni bir yapıtaşını oluşturacaktır. Yeni düşüncelerin yaratıcıları, başlangıçta "kitlelerin yararına" amacından yola çıkmış değillerdi. Herbirisi, daha çok kendi kendisiyle; daha doğrusu, oluşmakta olan kişiliğiyle diyalog ve iletişim kurmuştu denilebilir. Başka bir deyişle, geleceğin insanıyla gerçekleştirilmiş bir etkileşme... Yaratıcı düşünce çağının önünde gider. Belirli bir süre için sapmışlık yada sapkınlık sayılması kaçınılmazdır. Gereksizliği de savunulabilecektir. Hiçbir ıslahatçı, toplumun belirli kesimleri tarafından kötü amaçlı olmakla suçlanmaktan kurtulamaz. Ama bu böyle olmasaydı, aslında ortada düzeltilmesi gereken birşey de yok demek olurdu. Açıkçası, ülke zaten batıyor anlamına gelirdi!

Bu düşünceler, bizleri gereksiz tedirginliklere yöneltmemelidir. Bu işler hep böyle olagelmiştir. Sosyal değişmenin getirdiği kaçınılmaz bir duygusal dünyadır bu. İlerlemeci olsun yada olmasın, değişen bir toplumda, herzaman için irili ufaklı öfkeli gruplar doğacaktır. İlerleme, herzaman için biraz karamsarlık, biraz da alınganlığı birlikte getirir. "Dünyada bir cennet" düşüncesi, bir sözcük oyunu olmaktan öte gitmez. Aslına bakılırsa, gerçekleşebilseydi de, kimse mutluluğunun farkında olmazdı. Belki de burada Budistlerin bize ilettikleri bir ilkeye çok yaklaşıyoruz: Sürekli değişen bir dünyada insan acı çekmek için doğmuştur. Çünkü bugün sevdikleri, yarın değişmiş olacaklardır. "İlerlemeci"' bir toplum, sürekli olarak bir ölçüde doyum sağlayamamış bir toplum olmak zorundadır. Alışılmış inançların sürekli eleştirilmesi ve tehdit altında tutulması durumundan söz ediyoruz. Demek ki bilim ve sanatta hertürlü yaratıcı düşünce, tıpkı herhangi bir suç konusu gibi, sapkın davranışlardan sayılmaktadır. Doğal olarak, bugün için artık bu sapkın davranışları eskiden olduğu gibi çarmıha gererek, işkence ederek cezalandırmıyoruz. Yalnızca, yetkililerin gözetimi altındaki özel kuruluşların duvarları içine kapatıyoruz ki bu tehlikeli birikim kamu tarafından denetlenebilsin. Örneğin hapishaneler, akıl hastaneleri, üniversiteler gibi özelliği olan kuruluşlar bu amaçlarla açık tutuluyorlar!... Buralarda kişiler sınıflandırılır, etiketlenir, bundan böyle de kamuoyu bu kuruluş üyelerinden aslında umduğu şeyleri işitir ve rahata kavuşur!... (**)

Öyle görülmektedir ki gerçeği aramak, ahlâki bir sorumluluktan ayrı düşünülemez. Bu fikri ilk ben ortaya atıyor değilim. İncil'de, Yaradılış bahsinde, aynı düşünce dile getirilmiştir. En kolay anlaşılır şekliyle söylemek gerekirse, "Sanat sanat içindir", yada daha da kötüsü, "Bilim bilim içindir" gibi klişe sözler, ya anlambilimsel açıdan birer saçmalık, yada temelde ahlâktan yoksun önermelerdir. "İçin olma" ölçütü yaşayan insanları etkilediğine göre, sanatçı da, bilim adamı da, yaratılarının sorumluluğunu taşımak zorundadır. Bir düşünce dizgesinin yalnızca kendi ölçütleri içinde yargılanması gerektiği önerisi ahlâklı bir görüş sayılamaz. Durum, özellikle bilim alanlarında günümüz için herzamankinden daha çarpıcı biçimde apaçık önümüzdedir.  Sanat dünyamızda da, ahlâki sorumluluk konusu, siyasal karikatürlerden reklâmcılığa veya özel amaçlarla yaratılan öteki yanıltıcı imgelere kadar hertürlü örnekleriyle iyi bir değerlendirmeden geçirilse yeridir.

----------------------------------------------------

04. Fizik bilimcileri arasında, işaretlerin bilginin ve gerçeklerin temeli olduğu yolundaki bu görüşü benimseyenlerin başında, Erwin Schrödinger gelmektedir. Bknz., My View of the World, Cambridge University Press, 1964.

05. Bierstedt, R., Emile Durkheim, Londra, 1966.

06. Fischer, E., The Necessity of Art (A Marxist Approach), Harmondsworth, 1963.

07. İnsan karakterinde bir düzelme olduğu için değil, fakat yasaları tanımlamakta olan uluslararası kuruluşların (yani, paylaşılan kurumların) sayısındaki büyük artış dolayısıyla. Örnekler için, bknz. Mangone, G.H., A Short History of International Organizations, McGraw-Hill Inc., New York, 1954.

08. Bknz. Peter Strawson, "Meaning, Truth and Communication," Linguistics At Large, haz, Minnis., N., Paladin Books, St. Albans, Herts., 1973 (1971) s. 99-102.

09. Bir başka kez, James şöyle demişti; "Gerçek, inanmamız gereken şeydir". (Gerçeği, iyilikle bütünleştiren, ahlâki bir görüş; Boston'da 1906 yılında verdiği "Pragmatizm Ne Demektir?" konulu bir konferanstan.) Şu sözler de James'e aittir: "Gerçek fikirler, özümlenebildiğimiz, doğruluğunu gösterebildiğimiz, birbirleriyle yüzleştirebildiğimiz, kanıtlayabildiğimiz fikirlerdir. Sahte fikirlerle bunları yapamayız."

10. James, William, İkinci Konferans: "Pragmatizm; Eski Bir Düşünüş Tarzı için Yeni Bir İsim", New York, 1907.

(*) Burada "küfür", sapma, inançsızlık, başkaldırı anlamındadır -- Çev.

(**) Umarım bu noktada yazarın belirgin istihza ve istiskal üslubunu yeterince yansıtabilmişimdir. Sonuçta, ben  de Üniversiteden ayrılmakla Üniversitede kalmış olsam yapamacağım, yazamayacağım pekçok şeyi gerçekleştirebildim. -- Çev.

BAŞA DÖNÜŞ