"BİLGİ"LERİMİZİN KAYNAĞI

 
 

İnsana giden evrim çizgisinde, öteki biyolojik türlerdeki güçlü pençeler, sivri dişler, hızlı bacakların yerini,  karmaşık bilişsel süreçler, gelişmeye açık iletişim becerileri, yoğun sosyal ilişkiler almıştır. Bu bir kültürel uyarlanma serüvenidir. Bu Bölümde, bu sürecin aslında çoğu kimse için aynı zamanda katı bir koşullanma süreci olduğunu da göreceksiniz. -- Çev.


İnsan Dili ve Simgeleri; Bireysel İnanışların Aracısı


İnsan dili ile hayvanların iletişim davranışları arasında çok geniş bir uçurum vardır. Suzanne Langer bunu "koca bir yaradılış günü" olarak tanımlıyor.
(18) İnsan dili, gelişime açıktır. Hayvanların kullandığı işaretler, sayısız kuşaklar boyu değişmeden sürüp gider. İnsanda ise, üretici bir dil ortamı sözkonusudur. (19) İki-üç bin dolayında sözcükle öykü anlatır, derindeki duygularımızı dile getiririz. Karşımdaki ne söylerse, ben her seferinde farklı birşey söyleyebilirim. Bu benim elimdedir. Kullandığım dili, başka hiçbir yoldan gidilse elde edilemeyecek bir çeşitliliğe büründürerek, kendimi herkesten farklı kılabilirim. Daha başında kendimi herkesten farklı bir birey olarak düşünmem bana dil yoluyla öğretilmişti. Bu kimlik kazanma süreci, bebekken çıkardığım seslere annemin verdiği tepkilerle başlamıştı. Kişiliğimi ve karakter özelliklerimi kazandıran ve beni ben yapan sosyal kurumlarla olan iletişimim yaşamım boyunca süregeldi. (20)

 

Bilginin Yetki Temeli — Varoluşçulara göre "Onlar"

Demek ki dilin bu özelliği ve sayısız işaret davranışlarımızın sanat ve öteki anlatım yollarımızla bireştirilerek kullanılması, bize başkalarından farklı, başkalarının etkisi dışında, kendi istenci (irâdesi) olan, bireysel varlıklar olduğumuz yanıltısını veriyor. Bu yanılma süreci, özellikle gelişmiş sayılan ülkelerde, bilimin gelişmesi ve akılcılığın yaygınlaşmasıyla daha ileri düzeylere ulaşıyor. Dünyanın öteki kimi yörelerinde Doğa koşulları o derece acımasız olabiliyor ki, bireyin bu derece bağımsız hareket etmesine elvermiyor. Oysa sanayi ülkelerinde yaşayan bizler, "Sorunlarımızı herbirimiz kendi adımıza düşünür taşınır, bir sonuca bağlarız” aldatmacası içinde yaşıyoruz. Kanıtlamak sözcüğü, pek fazla düşünmeden kullanıverdiğimiz sözcüklerdendir. Oysa "kanıtlanmış olmak", aslında güçlü bir inançtan öte birşey midir? Şu anda burada bulunanlardan kaç kişi dünyanın yuvarlak olduğunu kanıtlayabilir? Yada, Macbeth'i Şekspir'in yazmış olduğunu, suyun hidrojen ve oksijenden oluştuğunu, Kral I. Charles'ın 1649'da kafasının kesilmiş olduğunu hangimiz kanıtlayabiliriz? Hayır, gerçek odur ki, günlük yaşantımızı sürdürürken aldığımız kararları, giriştiğimiz eylemleri inanç ve itimat üzerine kurarız. Bu inanç ve güven, kültürel kurumlarımızın temsilcisi olan kişiler ve gruplar tarafından kafalarımıza yerleştirilmiştir. Devlet, okullar, ders kitapları, ünlü kişiler, babamız, anamız, ve özellikle de -- sandığımızdan çok daha büyük ölçüde -- "Onlar" adındaki Acımasız Tanrı tarafından... "Diyorlar ki, yağmur yağacakmış... Derler ki, Fransızlar kurbağa yerlermiş..." Bu gerçeğe, varoluşçu filozof Heidegger önemle dikkatimizi çekmişti. Temel inançlarımızı bize kazandıran işte bu ve öteki "yetkili" kişilerdir. Güven duyulan bir düşünce anlamına gelen inanç, bilincimizin temeli olup, sosyal kökenlidir.

Bu gerçeğin yol açtığı sonuçlar kimi zaman şaşırtıcı olabiliyor. Örnekse, Markoni 1901 yılında Atlantik'in bir yakasından öteki yakasına, A.B.D.'nden İngiltere'ye radyo yayını göndermek girişiminde bulunacağını duyurduğunda, en sert eleştiriyi zamanın önde gelen bilim adamlarından Heinrich Hertz'den almıştı. Hertz'in gönderdiği mektup şimdi Münih Müzesindedir. Markoni'yi, dünyanın (herkesin bildiği üzere) yuvarlak olduğu, radyo dalgalarının ise (herkesin bilmesi gerektiği üzere) doğru çizgide yol aldığı; dolayısıyla yapılacak yayının, gökte "bir anakara büyüklüğünde koca bir yansıtıcı ayna" tutulmadıkça uzayda yitip gideceği konusunda uyarıyordu. (Doğaldır ki o zamanlar kimse aslında böyle bir yansıtıcı tabakanın gerçekten varolduğunu bilmiyordu. Sonradan bulgulanmış, adına iyonosfer denilmiştir.) Markoni, denemelerini sürdürdü ve sonuçta başarılı oldu. Peki, bütün bunlardan çıkarsanan sonuç neydi? Dünya Düzdür 0emiyeti (21) için gün doğmuştu. Onların ileri süregeldikleri tez, deneysel olarak doğrulanmış, çağın önde gelen iki büyük bilim adamı tarafından kanıtlanmıştı!

 

Simgelerin Zaman İçindeki Sürekliliğinin Önemi

Son olarak, simgelerin zaman boyutundaki direnç ve sürekliliği üzerine bir iki şey söylemek istiyorum.

Tarihin akışı içinde toplumsal koşullar ve kişilerin dünya görüşü, kimi zaman isteksizce, kimi zaman da bir patlamayla, sürekli olarak değişir. Değişmeye direnenler ise simgelerin görünümü, gözle görülür biçim ve şekilleridir. Yeni çevrelerinde yeni bir içerik ve yeni anlamlar kazanırken, şeklen değişmezliklerini korurlar. Aslında her içerik değişmesiyle birlikte işaretlerin gözle görüler kalıpları da değişseydi, dünyamız çöker, kim olduğumuzu, nerede olduğumuzu bilemez duruma düşerdik. Bir kasabada onsekizinci yüzyıldan kalma katedralin yanıbaşına modern bir işhanı yada bir fabrika dikildiğinde ortaya çıkan uyumsuzluk, bu yeni yapının kullanılacağı işle değil, görünümü ile ilgilidir.

Süslemeler, motifler, ikonalar, tapınma törenleri, vb gibi bütün simgeler sürekli olarak yeni anlamlar kazanmaktadırlar. Fakat duygusal dünyamızda asıl yeri olan öğeler bunların biçimsel kalıplarıdır. Değişmeyen görünümler ardında değişmekte olan içerik, bize yeterince değişme duygusu verebilmektedir. Geçmişin gerilerde kaldığı inancını bundan kazanırız. Simgesel bir görünümden "modası geçmiş" tarzında, yada belirli bir dinsel törenden "geçmişe ait" şeklinde söz ettiğimizde, bunların yaşadığımız günler ve kendimizle ilgili olmaktan çok, geçmiş bir dönemin simgeleri olduğunu anlatırız. Yeni bir dünyaya uyum sağlayamamış, bizim için artık gerilerde kalmış uygulamalara ilişkindirler.

Öte yandan, bugün de yaygın kullanımdaki pekçok simgenin ise kaynağı çoğumuzca unutulmuştur. Örneğin, Noel Yortusunda kullanılan putperestlik döneminden kalma çeşitli simgeler,  (22) yada Guy Fawkes’un simgesel yakılması (*) gibi. Halâ, Nordik zamanları hiç aklımıza getirmeksizin, Monday, Tuesday, Wednesday, Thursday, Friday'den söz ederiz. (**) Eski Yunan'ın Acanthus bitkisini yaygın biçimde süslemelerde kullanıyoruz, Pallas Athene ise şimdi Britannia olmuştur.

Demek ki simgelerden "modası geçmiş" yada "eski zaman işi" şeklinde söz etmemize karşılık, bunlar biçim olarak hiçbir zaman bütünüyle yokolmuyor. Tıpkı, herhangi bir dilin de hiçbir zaman bütünüyle kaybolmuş olduğunun savunulamayacağı gibi. Modalar değişir, yada yeniden canlanır. Kimi zaman da bunların eski dönemlerden kalmış olması, onları az rastlanır yada "benzersiz" değerler arasına sokar. Devrimler yaparız, ama geçmişe bir "hazine" gözüyle bakmaktan da kendimizi alamayız. Oysa, uzak atalarımız tarafından bir zamanlar kullanılmış simgelerin gerçek anlamını tam olarak kavrayabilmemiz olanak dışıdır. Kendimizi bir Eski Yunanlı'nın yada bir Viking'in yerine koymanın hiçbir yolu yoktur. Şimdiki yaşamımız ve benliğimizden de sıyrılarak, diyelim ki bir Çinli olmağa karar veremeyeceğimiz gibi.

Bütün bu söylediklerimiz, matematikte yada öteki bütün bilimlerde kullanılan işaret ve simgeler için de geçerlidir. Uzun bir zaman çubuğu boyunca kimi simgeler biçimlerini korumuşlardır. Bunlar yeni bir içerik kazanmış olmalarına karşılık, bizi geçmişi anladığımız, anlayabileceğimiz yanılgısına sürükleyebiliyor. Aslında geçmişi belki biçimsel düzeyde anlayabiliriz. Örneğin, Öklit'i okuduğumda, eski Yunanlılarla ortak bir anlayışa ulaştığımı hissediyor olabilirim. Fakat bu çok sınırlı bir anlamda sözkonusudur. Herşey bir yana, Yunan matematiğinin ve biliminin o zamanlar kendileri için ne tür bir estetik, dinsel yada ulusal değerler taşımış olabileceğini gerçek anlamda hissetmeme asla olanak yoktur. Eski Yunanlılarla duygusal bir köprü kurabilmem, Taş Devri sanatçılarının Dordogne'da mağara duvarlarına çizmiş oldukları resimlerin anlamı üzerinde kesin kanıya varabilmemden daha büyük olasılık taşımıyor.

Hiç kuşkusuz, bir kimse Yunan geometrisinin kaynağının bir bölümüyle kıyılardaki denizcilik etkinlikleri ile ilişkili olduğunu, veya İslâm matematiğinin başlangıçta güneş saatleri yapmak gereksiniminden kaynaklandığını tarih kitaplarından okuyabilir. Hatta bunları, kendi kafasında geçerli ve tutarlı kavramlara dönüştürebilir. Fakat örneğin Venüs, bir zamanlar hem bir tanrıça, hem gökteki bir yıldız, hem de aramızda efsanelere karışmış bir dişi olarak düşünülürmüş. İtiraf etmeliyim ki bendenizin Eski Yunanla böyle bir duygusal bağlantı kurabilmem, Yeni Gine'li bir kafatası avcısının Rûh-ül-Kudüs'ün anlamını kavrayabilmesinden daha fazla olasılık taşımıyor.

----------------------------------------------------

18. Langer, S., Philosophy in a New Key, Harvard University Press ve Oxford University Press, 2. bas., Londra, 1951.

19. Bu fark üstüne kapsamlı bir tartışma için bknz. Claire ve W.M.S. Russell, "Language and Animal Communication", Linguistics At Large, haz. Minnis, N., Paladin Books, St, Albans, Herts., 1973 (197I), s, 162-7.

20. Bu konuda, bknz. Basil Bernstein, "Language and Socialization", Linguistics At Large, haz. Minnis, N., Paladin Books, St. Albans, Herts., l973 (1971), s. 228.

21. Stathan, Commander E.P. (R.N.), The Navy and Army Illustrated, 26 Ağustos 1899.

22. Xmas sözcüğündeki "X" kısaltması bile, heceleme tembelliğinden değil, Yunan alfabesinin ipsilon harfinden gelmektedir, [İngilizce'de "Noel Yortusu" anlamına gelen "Christmas" sözcüğü, yazıda yaygın biçimde Xmas ile gösterilmekte, anlaşılacağı gibi bununla Hz. İsa'nın gerilidiği çarmıh simgelenmektedir – Çev.]

(*) İngiliz Lordlar Kamarası binalarını havaya uçurmak amacıyla mahzenlerine barut fıçıları yerleştirmişken, plânını gerçekleştirme fırsatını bulamadan yakalanan ve öteki komplocularla birlikte idam edilen Guy Fawkes (1570-1606). Komplonun ardında Katolik-Protestan kavgası yatıyordu. Bugün de İngilizler Guy Fawkes gecesinde, bezden yapılmış bir "Guy" modelini yakarak, plânın bozulmasını kutluyorlar. Ama bu kutlama şimdilerde daha çok çocukların bir akşamlık eğlencesi olarak varlığını sürdürmektedir -- Çev.

(**) İngilizce'de, "Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma" günlerinin adı olan bu sözcükler, Nordik kozmolojisindeki tanrı isimlerinden geliyor – Çev.

BAŞA DÖNÜŞ