Biyolojik, relativite, görelilik, bilişsel süreçler, insanın biyo-psikolojik düzeni, çağdaş biyoloji, Uexküll Umwelt-Lehre, genel yaklaşım, gerçekler pastası, her canlı, kendi biyo-psikolojik düzeni, algılama-tepki, algılama/tepki organlarının yapısı, yaşam alanı ve işlevsel plânı, karakteristik etkilerle sınırlıdır, etkiler, belli tepkiler gösterilerek karşılanır; organizma, çevrede küçük bir kesimini algılar ve bu özelliklere tepki gösterir. Bu özellikler onun çevre 'sini (ambient, umwelt) oluşturur. Keneler, deniz hıyarları, algılanan zaman, astronomik zaman... a priori, izafi, rölatif, relatif, algılama kategorileri, algılama sınıflaması, bilişsel sınıflama, biyolojik zaman, termodinamik zaman... Bertalanffy: Sınıflamaların Göreliği, bilimsel makale, çeviri bilimsel makale, çeviren Yalçın İzbul...

SINIFLAMALARIN GÖRELİĞİ

İkinci Bölüm

 
 

Deneyimlerimizin sınıflanması, yada Kant'ın anlatımını kullanırsak "sezgi biçimleri", evrensel ve a priori olmayıp, insan dahil tüm varlıkların kendi biyo-psikolojik düzen ve süreçlerine göre farklılık gösterir. Biyolojik alanda görülen bu görelik, deneyimlerimizin kültür ve dil açısından belirlediğimiz göreliği ile de ilgi çekici bir koşutluk oluşturmaktadır.


SINIFLAMALARIN BİYOLOJİK GÖRELİĞİ

Bilişsel süreçler, herşeyden önce, insanın biyo-psikolojik düzenine dayalıdır. Bu konuda, çağdaş biyolojide Jacob von Uexküll tarafından Umwelt-Lehre adı altında başlatılmış yaklaşıma başvurabiliriz. Bu genel yaklaşım temelde şunu söyler: Kocaman gerçekler pastasından, her canlı, kendi biyo-psikolojik düzeni, yani algılama/tepki organlarının yapısı dolayısıyla farkedebildiği ve uyumlu tepkiler oluşturabildiği bir dilimini keser, onun içinde yaşar. Von Uexküll ve Kriszat (1934), Doğa'nın belirli bir kesiminin çeşitli biyolojik türler tarafından nasıl görülebileceğine ilişkin bir dizi son derece ilgi çekici çalışma sunmuşlardır. Bunları, çeşitli dillerin, değişik gramer düzenlerine göre dünyayı nasıl farklı gördüklerine ilişkin, Whorf'un verdiği eğlendirici çizimlerle karşılaştırabiliriz.

Uexküll'ün çok sayıdaki davranış incelemelerinden birkaçını burada ele alalım. Örneğin, paramesyum türü tek hücreli bir organizmaya baktığımızda, bunun geliştirmiş olduğu tek tepki düzeneğinin kaçma tepkisinden (fobotaksi'den) öte gitmediğini görürüz. Bununla kimyasal maddelere, fiziksel dokunuma, ısı ve ışık gibi birbirinden çok farklı etkilere yanıt vermektedir. Ne var ki bu yalın tepki düzeneği, hiçbir özel algı organı bulunmayan bu hayvanın, kendisi için en elverişli koşulların kümeleştiği çevrelere yönelmesine yeterli olmaktadır. Çevresindeki öteki canlılar ve cisimler, örneğin algler, kimi infüzörler, küçük kabuklu hayvanlar, yada fiziksel nesneler, onun için farkında olmadığı bir dünyadır. Yalnızca kaçma tepkisi ile yanıt verebildiği uyarıların oluşturduğu dünya gerçeklik taşımaktadır.

Bu örnekten de sezinleneceği gibi, herbir canlının yaşam alanı ve işlevsel plânı, kendisi için karakteristik olan etkilerle sınırlıdır. Bu etkiler, belli tepkiler gösterilerek karşılanır. Von Uexküll'ün belirttiği gibi, herhangi bir organizma, çevrede bulunan çok sayıdaki canlı ve nesnelerden yalnızca belli özellikler gösteren küçük bir kesimini algılar ve bu özelliklere tepki gösterir. Bu özellikler onun çevre 'sini (ambient, umwelt) oluşturmaktadır. Bunların dışında kalan herşey, bu canlı türü için farkına varılmayan, var olmayan bir dünyadır. Her hayvan sanki bir sabun köpüğü içinde, kendisi için yararlı özelliklerin baskın ölçülerde bulunduğu belirli bir çevrede yaşamını sürdürmektedir. Bu yaşam küreciğinin özelliklerini öğrenmek amacıyla içine girebilseydik, dünyamızın büyük bir değişikliğe uğradığını görür; bildiğimiz pekçok özelliğin yitirildiğine, hiç bilmediğimiz öteki kimi özelliklerin ise önplâna çıktığına tanık olurduk. Bizim için yepyeni bir dünya olurdu bu...

Von Uexküll, çeşitli biyolojik türlerin özel çevrelerini tanıtlamayı amaçlayan çok sayıda çalışma yapmıştır. Birkaç örnek üzerinde biraz duralım.

Çalılıklarda, yakınından geçecek sıcak kanlı bir hayvanın yolunu gözleyen bir keneyi düşünelim. Bilindiği gibi keneler, sıcak kanlı hayvanların derisi üzerine yerleşip kan emerek yaşamlarını sürdürür. Bir kene için yakınında sıcak kanlı bir hayvanın bulunduğunun işareti, bütrik asit kokusudur. Bütrik asit, memeli hayvanlarda deri-altı bezlerinin salgıladığı bir maddedir. İşte bu kokuyu alan hayvan, kendisini o yöne doğru fırlatır. Hedefini bulmuş olduğunu ısı duyusunun yardımıyla anlar. Sonra, dokunma duyusunu kullanarak, kendisine kan emebileceği tüysüz, yapağısız bir yer açmak için hayvanın postuna gömülür. Böylece çevresindeki koca evren, kene için, yaşamını sürdürmeğe yetecek birer deniz feneri gibi parıldayan üç sinyalden öte gitmeyen ıssız bir dünyaya dönüşmüştür.

Bir başka örnekte ise, deniz hıyarlarının ışıkta herhangi bir azalmaya karşı dikenlerini biraraya getirerek kapanma tepkisini verdiklerini görüyoruz. Üzerlerine düşen ister bir kayık ister bulut gölgesi olsun, isterse yaklaşan düşman bir balık gölgesi olsun, hepsi aynı tepkiyle yanıtlanmaktadır. Bir başka deyişle, gerçek çevrede bulunabilecek tüm canlı ve cansızlara karşılık, onun dünyası yalnızca tek özellikten oluşmaktadır: Işık yoğunluğunda beklenmedik değişiklikler.

Özel çevrenin yaşam düzeni üzerindeki etkisi, buraya kadar verdiğimiz örneklerin belirttiği düzeyin çok ötelerine gider. (Bknz. Bertalanffy, 1937). Kantın a priori ve değişmez saydığı sezgi biçimleri de aslında bu kısıtlayıcı etkiler altında oluşmaktadır. Biyologlar, canlılar için, mutlak zaman ve uzam algılamasının sözkonusu olamayacağını bilirler. Bunların, organizmanın yapısına göre değişeceğini görmüşlerdir. Geçmişte, deneyim ve algılamanın a priori uzamı olarak, öklit geometrisinin birbirine dik üç koordinattan oluşan uzam anlayışı düşünülmüştü. Oysa yalın düzeyde akıl yürütme ve birkaç küçük deneyle gösterilebileceği gibi (bknz, von Allesc, 1931; von Skramlik, 1934), görme ve dokunma duyularımızla algıladığımız uzam, Öklit dizgesinde varsayılandan çok farklıdır. Üst ve alt, ön ve arka arasında büyük farklar vardır.

Örneğin, gerek vücut yapımız ve gerekse aslında bütün varlıkların yerçekiminin etkisinde olmaları sonucu, yatay ve dikine boyutları farklı algılarız. Bu noktayla ilgili olarak, her fotoğrafçının yakından bildiği bir duruma değinelim: Perspektif kurallarının açıkladığı gibi, diyelim ki tiren yolları gibi birbirine koşut çizgilerin uzakta birleşiyormuş gibi görünmelerini doğru sayarız. Oysa aynı durum, dikine bir boyut üzerinde yanlış olarak değerlendirilir. Fotoğraf makinesini biraz yatırarak çekilen resimlerde, yapıların, dış çizgileri "düşey çizgiler" olarak, birbirlerine yaklaşıyormuş gibi görünür. Perspektif anlamda bu, en az birleşen tiren rayları kadar yerinde bir görüntüdür. Fakat dikine boyut üzerindeki bu perspektif yanlış kabul edilmektedir. Açıklaması şu olsa gerektir: İnsan dediğimiz canlı türü için çevre, yatay düzlemde oldukça geniş, dikine boyutta ise oldukça kısıtlıdır. (03)

Uzam gibi, zaman deneyimlerimizin de göreliği sözkonusudur. Von Uexküll, algılanan zamanın en küçük birimi olarak an kavramından söz etmiştir. An, insanlar için, 1/18 saniye kadardır. Yani, bundan daha kısa süreli izlenimler ayrı ayrı algılanamaz, birleşirler. An kavrayışının duyu organlarına değil, merkezi sinir sistemine bağımlı olduğu anlaşılmaktadır. Duyu organları arasında zaman algılaması açısından herhangi bir farklılık belirlenememektedir. Belirli bir süre biriminden daha kısa süreli izlenimlerin birbirine karışmaları özelliği, doğal olarak, sinemanın dayandığı ilkedir. İzleyiciye saniyede onsekizin üstünde resim karesi sunulduğunda, görüntü devinim kazanmaktadır.

An uzunluğu biyolojik türlerde birbirinden farklıdır. İnsanla karşılaştırıldığında, saniyede daha çok izlenim algılayabilen "yavaş filim hayvanları" (von Uexküll) için kavgacı beta balıkları iyi bir örnektir. Mekanik bir düzen yardımıyla, betaya kendi görüntüsü saniyede onsekiz kez gösterildiğinde, hayvan görüntüye aldırış etmemekte, ama bu sayı saniyede otuza yükseltildiğinde hayali rakibine saldırmaktadır. Demek ki bu küçük ve son derece hareketli hayvancık, insana göre, astronomik zaman birimi başına daha çok sayıda izlenim kaydedebilmektedir. Başka bir deyişle, onlar için zaman daha yavaş geçmektedir. Buna karşılık salvangoz ise bir "hızlı filim" hayvanıdır. Saniyede dört kez titreşen bir dal parçasına tırmanmakta duraksamaz. Saniyede dört kez titreşen bir cisim salyangoza devinimsiz görünmektedir demektir.

Zaman algılamamız, Newton sisteminden farklı bir boyut oluşturmaktadır. Düzenli akış içinde olmak bir yana (Newton buna aequilabiter fluit diyordu), fizyolojik koşullara bağımlı değişiklikler gösterir. insanda olsun öteki biyolojik türlerde olsun "zaman belleği" dediğimiz şeyin, bir "fizyolojik saat" tarafından belirlendiği anlaşılıyor. Örneğin, bir balözü kaynağına günün belirli saatlerinde gelmeğe koşullandırılmış deney arılarına metabolizmayı arttırıcı yada yavaşlatıcı ilaçlar verildiğinde daha erken veya daha geç gelmeğe başladıkları görülmüştür (von Stein-Beling, 1935; Kalmus, 1934; Wahl, 1932).

Algılanan zaman izlenimlerle dolu olduğunda uçuyormuş gibidir. Sıkıntılı durumlarda ise geçmek bilmez... Ateşli hastalıklarda vücut ısısı ve metabolizma hızı artınca, zaman "geçmez" oîur -- çünkü astronomik zaman birimi başına Uexküll anlamında "an" sayısı artmıştır. Bu durumda zaman algılamamız beyindeki alfa dalgaları sıklığındaki artışa karşılıktır (Hoagland, 1951) Yaş ilerledikçe zaman daha hızlanmış görünür-- çünkü astronomik birim başına Uexküll anlamında an sayısı azalmıştır. Öte yandan bilindiği gibi, yaraların iyileşme hızı da yaşla ters orantılı olarak yavaşlamaktadır. Demek ki fizyolojik ve psikolojik nitelikli olaylar yaşlanma sürecinde yavaşlayan metabolizma etkinlikleri ile bağlaşıktır (du Nouy, 1937).

Astronomik zaman sisteminden esinlenilerek, biyolojik zamanın da bir sisteme bağlanması yolunda çeşitli girişimlerde bulunulmuştur (bknz. Brody, 1937; Backman, 1940; von Bertalanffy, 1951:346). Bunun bir yolu, büyüme eğrilerinin eşgüdümü olabilir. Çeşitli biyolojik türlerin büyüme süreçleri aynı formül ve grafikle birleştirildiğinde, zaman ölçeğindeki birimler (astronomik zaman) farklı olacak ve önemli fizyolojik değişmeler eğrilerin bakışımlı (simetrik) noktalarında yer alacaklardır. Fizik bilimi açısından, termodinamiğin ikinci ilkesi ve geri döndürülemez süreçler kavramına bağlı olarak geliştirilecek bir zaman kavramlaştırması, astronomik zamanın karşılığı olarak ortaya konulabilir (Prigogine, 1947). Termodinamik zaman, olasılıklar üzerine kurulduğundan, çizgisel değil, logaritmiktir. Dolayısıyla da istatistiksel geçerlik taşımaktadır. Ayrıca uzamla bağımlıdır, çünkü belirli bir noktadaki olayların etkisinde şekillenmektedir. Belki de biyolojik zaman, termodinamik zamanla -- yalın olmasa da -- oldukça yakın bir bağlaşıklık taşımaktadır.

Deneyimlerimizin sınıflanmasının önemli ölçüde fizyolojik temellere dayandığı gerçeği, uyuşturucu maddelerin organizma üzerindeki etkileri gözlenerek de gösterilebilir. Meskalin alındığında görme duyusu izlenimleri yoğunluk kazanmakta, zaman ve uzam algılaması köklü bir değişikliğe uğramaktadır (Anschütz, 1953; A. Huxley, 1954). Şizofrenilerde algı sınıflamasındaki değişikliklerin incelenmesi de herhalde çok ilgi çekici sonuçlar verecektir. Bunların da "olağan" deneyimlerden önemli ölçüde farklı olmaları beklenebilir. Rüyalardaki algı sınıflamasının ise çok farklı nitelikler taşıdığına kesin gözüyle bakılabilir.

En temel deneyim saydığımız "ben-olma" sınıflamasının bile mutlak ve değişmez olmadığını görüyoruz. Benlik duygusunun çocuğun gelişimi süresince yavaş bir oluşum gösterdiğini biliriz. Yine aynı sınıflamada, ilkel toplulukların ruhçu (animistic) düşüncesinde -- ki, Aristo'nun herşeyin doğal yerini aradığı yolundaki tezinde de görülür -- Rönesans'tan bu yana olan Batı düşüncesine göre köklü bir farklılık vardır. Batı, Rönesans'tan bu yana, "cansızları bulgulamıştır" (Schaxel, 1923). Özne ve nesne ayrımı, öte yandan şairin coşkulu dünyasında, mistiğin "vecde gelişinde", yada hatta yoğun alkol etkisi altında bile yitirilebilmektedir.

Bizim "olağan" saydığımız deneyimlerin -- yani, yirminci yüzyılda ortalama Avrupalı'nın deneyimlerinin -- dünyanın gerçek görünümü olduğunu sanmamız için haklı hiçbir neden yoktur. Başkalarının deneyimlerini "olağan-dışı" yada "hayalci" olmakla, yahut biraz daha anlayışlı davranarak bizim "nesnel" dünya görüşümüze ulaşmak için emekleme döneminde olmakla suçlamağa da aynı ölçüde hakkımız olmasa gerekir.

Bu sorunlar üzerinde uzun uzadıya tartışılmağa değer. Ancak bizim konumuz açısından asıl önem taşıyan noktanın açıklığa kavuştuğunu sanıyorum. Deneyimlerimizin sınıflanması, yada Kant'ın anlatımını kullanırsak "sezgi biçimleri", evrensel ve a priori olmayıp, insan dahil tüm varlıkların kendi biyo-psikolojik düzen ve süreçlerine göre farklılık gösterir. Biyolojik alanda görülen bu görelik, deneyimlerimizin kültür ve dil açısından belirlediğimiz göreliği ile de ilgi çekici bir koşutluk oluşturmaktadır.

----------------------------------------------------

03. Bildiğimiz kadarıyla, görme duyusuyla algılanan uzamda Öklit dizgesine uymayan yapının bu kanıtlanışına ilk kez tarafımızdan işaret edilmiştir (1937:155). Oysa Lorenz (1943:355), "Gariptir, fakat literatürde algılamanın fizyolojisi konusuna rastlanılmamaktadır" demektedir.

BAŞA DÖNÜŞ

         

Biyolojik, relativite, görelilik, bilişsel süreçler, insanın biyo-psikolojik düzeni, çağdaş biyoloji, Uexküll Umwelt-Lehre, genel yaklaşım, gerçekler pastası, her canlı, kendi biyo-psikolojik düzeni, algılama-tepki, algılama/tepki organlarının yapısı, yaşam alanı ve işlevsel plânı, karakteristik etkilerle sınırlıdır, etkiler, belli tepkiler gösterilerek karşılanır; organizma, çevrede küçük bir kesimini algılar ve bu özelliklere tepki gösterir. Bu özellikler onun çevre 'sini (ambient, umwelt) oluşturur. Keneler, deniz hıyarları, algılanan zaman, astronomik zaman... a priori, izafi, rölatif, relatif, algılama kategorileri, algılama sınıflaması, bilişsel sınıflama, biyolojik zaman, termodinamik zaman... Bertalanffy: Sınıflamaların Göreliği, bilimsel makale, çeviri bilimsel makale, çeviren Yalçın İzbul...