Sınıflamaların kültürel göreliği, kültürel etkiler, dilsel etkiler, dil-kültür dizgesi, dil-kültür sistemi, Whorf Varsayımı, kültürlerin genel göreliği tezi, kavramların tarihçesini, Wilhelm von Humboldt dünya görüşümüzün dilsel etmenler ve dilin yapısıyla bağlaşık görüşü, sanat tarihi, Spengler, Apolloncu - Faustçu karşıtlık... Çeviri bilimsel makale: Bertalanffy / İzbul...

SINIFLAMALARIN GÖRELİĞİ

Üçüncü Bölüm

 
 

Neyi görüp neyi görmeyeceğimiz, kavramlardan yana olan ilgi ve dikkat çizgimize dayalı olarak değişir. Bunlarsa eğitimimizle bağlaşıktır. Başka bir deyişle, bize öğretilen dil ve simgelerin denetimi altındadır. Gerçekliği bu simgeler aracılığıyla temsil ediyor, ondan bunlar aracılığıyla söz ediyoruz.

Bilimlerdeki gelişmenin birlikte getirdiği önemli eğilim, gerçekliğin daha önce farkına varılmamış yeni yönlerinin "görülmekte" oluşu, başka bir deyişle, dikkat ve algılama odağına getirilmekte oluşudur.

Oysa öte yandan ortaya atılan yeni kuramsal kavramlar, bir bakıma gözlerimize geçirdiğimiz yeni gözlükler anlamına geliyor. Çünkü, belki de apaçık önümüzde duran bir dizi olay ve olguyu görmemize yeni engeller oluşturuyorlar.


SINIFLAMALARIN KÜLTÜREL GÖRELİĞİ

Şimdi ikinci konumuza, yani sınıflamaların kültürel etkilere dayalı oluşu ile ilgili sorunlara geçiyoruz. Daha önce de değinmiş olduğumuz gibi, sınıflamaların dilden gelen etmenlere bağımlı olduklarına ilişkin Whorf Varsayımı, elli yılı aşkın bir tarihçesi olan kültürlerin genel göreliği tezinin bir yüzünü oluşturmaktadır. Aslında bu kavramların tarihçesini son elli yılın gelişmeleriyle sınırlamak da pek doğru olmasa gerek. Örneğin, Wilhelm von Humboldt dünya görüşümüzün dilsel etmenler ve dilin yapısıyla bağlaşık olduğunu çok daha önceleri vurgulamış bulunuyordu.

Bu gelişme çizgisinin önceleri sanat tarihi alanında başlamış olduğu görülüyor. Yüzyılımızın başlarında Viyana'lı sanat eleştirmeni Riegl, Roma sanatı üzerine son derece akademik ve kılı kırka yaran bir tez yayınlamıştı. Burada, "sanatçının amacı" deyimiyle çevrilebilecek bir terim kullanarak, Kuntswollen kavramını ortaya atılıyor; ilkel sanatın doğayı tekrarlamayan karakterini, hüner yada bilgi eksikliğine değil, bizimkinden farklı bir sanat amacından yola çıkmış olmasına bağlıyordu.  Sanatçı burada, doğanın gerçekçi anlatımı gibi bir amaç gütmüyordu. Aynı tavır, klasik sanatın Helenistik çağın sonlarındaki sözde çöküş dönemi için de geçerliydi. Riegl'in ortaya attığı bu görüşler daha sonra Worringer tarafından genişletildi. Worringer, Gotik sanat örneğindeki sanatçı tavrının teknik yetersizliklerden değil, farklı bir dünya görüşünden kaynaklandığını ve klasik kurallar dizisinin tam tersi olduğunu gösterdi. Gotik çağ ressam ve heykeltraşları doğayı doğru olarak nasıl temsil edebileceklerini bilmiyor değillerdi. Fakat amaçları farklıydı. Doğanın taklidini hedef almamışlardı. Bu tavrın çağımız sanatındaki İlkelcilik (Primitivism) ve Dışavurumculuk (Expressionism) akımlarıyla olan koşutluğu tartışılmayacak ölçüde açıktır.

Şimdi bu tavrı kesin olarak belgeleyen bir örnek üzerinde durmak istiyorum. Kesin olarak diyorum, çünkü temsili / dışavurumcu, veya nesnel / soyut sanat karşıtlıklarıyla uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan bir uygulama alanından alınmıştır. Bu örneği, Japon tahta oymacılığı tarihçesinden seçtim.

Son çağ Japon resimlerinde, Rönesans'tan bu yana Avrupa sanatında kullanılagelmiş merkezi perspektiften çok farklı, "koşut perspektif" adı verilen bir tür derinlik görürüz. Perspektif konusunda Hollanda çıkışlı birtakım yazıların Japonya'ya onsekizinci yüzyılın sonlarında ulaştığını ve Ukiyoye (tahta oymacılığı) ustaları tarafından merak ve dikkatle okunduklarını biliyoruz. Bu ustalar, doğayı temsil etmekte kullanılabilecek elverişli bir yöntem olarak perspektifi kabul ettiler -- ancak, incelikli bir kısıtlamayla... Avrupalılar resimde koşut çizgilerin belirli bir odaktan uzaklaştıkça birleştikleri merkezi bir perspektif görüyorlardı. Japon ustaları ise, yalnızca koşut perspektifi almakla yetindiler. Odak noktasının sonsuza götürüldüğü bir yansıtma yöntemi anlamına gelen bu bakış açısında, koşut çizgiler birleşmemektedir. Bunun, Japon ustalarının hüner eksikliğinden ileri gelmediği kesindir. Nitekim, önde gelen sanatçılardan Hokusai ve Hiroşige gibi kimi ustalardan daha sonraları Avrupa sanatçılarının da esinlendiğini görüyoruz. Kendilerine hazır sunulmuş bir tekniği kullanmakta güçlük çekeceklerine inanmak için hiçbir neden yoktur. Şu açıklama geçerli olabilir: Gözlemcinin bakış açısına göre oluşturulan merkezi perspektifin rastgele ve keyfi olduğuna, gerçeği yansıtmadığına hükmetmiş olsalar gerektir. Böylece gerçeğin, gözlemci bir noktadan bir başka noktaya hareket ettiğinde, onunla birlikte değişmeyeceği vurgulanmış olmaktadır. Aynı şekilde Japon sanatçılar gölge kullanmaktan da özenle kaçınmışlardır. Bunun anlamı, doğal olarak, gölgeleri görmedikleri, güneşin etkilerini bilmedikleri demek değildir. Oysa gölgeleri boyamak istemiyorlardı. Çünkü gölgeyi, nesnel gerçekliğin bir parçası olmaktan çok, onun değişen bir görüntüsü olarak değerlendiriyorlardı.

Demek ki, sanatta yaratıcılık sınıflaması da, içinde yaşadığımız kültüre dayalıdır diyebiliriz. Bu tezin Spengler tarafından bütün bilişsel sınıflamaları içine alacak şekilde genişletildiğini biliriz. Spengler'e göre, a priori sayılan sınıflar tüm insanlarca paylaşılan ve düşünme eylemi için gerekli olan mantık kalıpları yanında, yine evrensel olan, fakat bir bütün olarak insanlık için değil, yalnızca ele alınan belli bir uygarlık için geçerlik taşıyan düşünme biçimlerini de içine alır. Dolayısıyla belli topluluklara özgü, farklı "bilişsel üslûplar" sözkonusudur. Spengler, biçimsel mantık kurallarının yada deneyimci (ampirik) vérités de fait 'nin evrensel geçerliliğini reddetmez. Ancak, bilim ve felsefedeki a priori 'lerin içerik açısından göreli olduklarını ileri sürer. Spengler'in, matematiğin ve matematiksel bilimlerin de göreli olduklarını söylemesi işte bu anlamdadır. Matematik formülleri oldukları biçimleriyle mantıksal zorunluk taşırlar; fakat bunlara ilişkin zihinde oluşan görüntü ve yorumlar (anlam içeriği), formülleri ortaya koyan uygarlığın ruhunun anlatımıdır. Böylece, bilimin getirdiği dünya görüşü, yalnızca göreli bir geçerlik taşımaktadır. Sonsuz uzam, güc, enerji, devinim, vb. gibi temel kavramlar, Batı düşüncesinin ürünü olup, öteki uygarlıkların oluşturdukları dünya görüşleri için geçerli olmayabilir.

Spengler'in, sınıflamaların kültürel göreliğine ilişkin çözgülemesi, önemli ölçüde, yine kendisi tarafından geliştirilmiş Apolloncu - Faustçu karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Spengler'e göre, eski çağ Apolloncu düşüncesindeki temel simge, bireylerin maddî ve fiziksel varlığıdır. Çağımız Batı uygarlığındaki Faustçu düşünceyi ise, sonsuz uzam (boşluk) kavramı simgeler. Böylece, eski Yunanlılar için boşluk mè  Ón, başka bir deyişle "var olmayandır". Dolayısıyla Apolloncu matematik, zihinde canlandırılabilen büyüklüklerin teorisidir. Sığaların (hacimlerin) ölçülmesi ve geometrik kurgulama ile sınırlarına erişilmiş olur. Oysa bunlar çağımız Batı matematiği için oldukça önemsiz, basit konulardır. Sonsuz uzam gibi temel bir simge çevresinde Batı matematiği, kuramsal ilişkilerin bilimidir. Diferensiyal hesap, çok-boyutlu geometri gibi sonuçlara ulaşır. Bunların zihinde canlandırılmasındaki güçlükler düşünüldüğünde, eski Yunanlılar tarafından, kurgulanmaları bütünüyle olanak dışı sayılmış olmalarını anlayışla karşılamak gerekir.

İkinci bir karşıtlık ise, Yunan düşüncesinin durağancı (statik) olmasına karşılık, çağdaş Batı düşüncesinin devingen (dinamik) olmasıdır. Örnekse atom, Yunan fizikçileri için minyatür bir madde parçacığı; Batılı fizikçi için ise sonsuz bir evrene eylemlerini yayan bir enerji merkezciğidir. Zaman kavramlaştırması da bu yaklaşımlarla bağlaşıktır. Yunan fizik biliminde zaman boyutuna rastlamayız. Durağan olma niteliğinin temelinde de aslında bu özellik vardır. Çağımız fiziği ise, olayların zaman boyutundaki gelişimi kavramı ile iç-içedir. Entropi kavramı bu sistemin belki de en yerleşik kavramıdır. Zaman kavramının önplâna alınması, Batı düşüncesinde tarih boyutuna özel ilgi duyulmasına yol açar. Bunun anlatımını, saat sisteminin yaşantımızdaki köklü etkisinde; kişilerin yaşam öyküsüne verilen önemde; tarihçiliğe, kültür tarihçiliğine, antropolojiye, biyolojik evrime, jeoloji tarihine, ve nihayet evrenin bütünüyle astronomik geçmişine, kısacası dünyamızın tarihine duyulan köklü ilgide buluruz.

Bu yaklaşım farklılığını, "zihin" dediğimiz kavrama dönük inanışlarda da görüyoruz. Bu konuda durağan Yunan psikolojisi, uyumlu bir beden-ruh bileşimi canlandırıyordu. Bu bütünlüğün bölümleri, Eflatun'a göre, düşünme (logistikÓn ), duygular ve heyecanlar (thymoeidés) , ve istekler-arzular (epithymetik Ó n) ' dır. Devingen Batı psikolojisi ise zihinsel eğilimlerin etkileşme alanı olan bir ruh/uzam düşünmektedir.

Spengler'in metafiziğini ve sezgicil yöntemlerini bir yana bırakır, kuşku doğuran bazı ayrıntıları da dikkate almazsak, sınıflamaların kültürel göreliği üzerine ileri sürdüğü fikirlerinin temelde doğru olduğu sonucuna varılabileceği görülüyor. Şöyle bir örnek de verebiliriz: İlyada 'nın daha ilk satırlarında Truva savaşı kahramanları için autoÙ s te helÕria teûche kýnessin denilmekte, yani kendilerini kuşlara ve köpeklere kurban verdikleri anlatılmaktadır. Burada kendi 'lerinden çıkarılan anlam, beden, yani soma 'dır. Bunu Descartes'ın Cogito ergo sum 'uyla karşılaştırınız: Apolloncu ve Faustcu düşünce karşıtlığı apaçık ortadadır.

Alman tarih felsefecileri çoğunlukla az sayıdaki "yüksek kültüre" (Hochkulturen) ilgi duymuşlardır. Başta Amerikan ekolü olmak üzere modern antropolojinin özelliği ve değeri, kültür yelpazesinde ilkel toplulukların da tüm çeşitliliği ile yerlerini almalarıdır. Böylece kültürel görelilik yaklaşımı geniş bir taban kazanmıştır. Ancak dikkati çeken nokta, varılan sonuçların Alman felsefecilerinin ortaya koydukları sonuçlarla büyük bir benzeşme gösteriyor olmasıdır. Whorf'un tezi temelde Spengler'inki ile özdeştir. Birincisi ilkel toplulukların dilleri, ikincisi ise tarihten seçilen "yüksek kültür" örnekleri üzerine kurulmuştur. (04)

Öyleyse, bilişsel sınıflamaların öncelikle biyolojik etmenlere, ikinci olarak da kültürel etmenlere dayalı olduğu açıkça ortaya konulmuştur denilebilir. Bu noktada yeterli olabilecek kavramsal bir açıklama anahtarı aşağıda önerilmektedir.

Algılama düzenimiz temelde, bir biyolojik tür olarak insanın kendine özel fizyo-psikolojik yapısı tarafından belirlenir. Bu, von Uexküll'ün tezidir. Dilden gelen, yada daha genel anlamda kültürel olan sınıflamalar, duyumlamaya dayalı deneyimlerimizin doğasını değiştiremez. Fakat kavram geliştiriminin, yani deneyimlerimizin hangi özellikleriyle vurgulanacağı, hangi özelliklerinin ise arka plâna itileceği konusunda bir farklılaşma getirirler.

Savunduğumuz bu görüşün mistik yada çelişkili herhangi bir yönü bulunduğunu sanmıyorum. Tam tersine, oldukça yalın ve kolay anlaşılır bir belirlemeyi dile getirmiş olduğumuza inanıyorum. Whorf'un, Spengler'in ve benzeri öteki tezlerin tartışılmasından doğan öfkeli tavırları anlamak benim için olası değil. Hastalıklı bir dokudan alınan örneğin mikroskop altında incelendiğini düşünelim. Histolojik lekelerin verdiği görüntüleri, renk körü olmayan sıradan kişiler de biçim ve renk olarak "görmekte" olacaklardır. Oysa algılanan görüntü, yani kavramlarla anlaşılabilen yada anlatılabilen şeyler, özel bir ilgi alanında eğitim görüp görmemiş olmanıza bağlı bir farklılık gösterecektir. Sıradan kişilerin çeşitli biçim ve renklerden oluşan karmaşık bir görüntü algıladıkları yerde, bir histolog ise hücreler, farklı dokular ve kötü huylu bir büyümenin belirtilerini görecektir. Hatta histoloğun algılaması da kendisinin özel ilgi duyduğu yada eğitilmiş olduğu histoloji dalına göre değişik bir görünüme bürünecektir. Sitokimyacı belki de hücrelerin sitoplazmasmda toz gibi zerrecikler görecek, bunlar kendisine kimyasal açıdan bazı şeyler söyleyecektir. Buna karşılık patalog sözkonusu zerrecikleri görmezden gelecek, dikkatini daha çok tümörün organizmaya nasıl işlemiş olduğu üzerinde yoğunlaştıracaktır. Kısacası neyi görüp neyi görmeyeceğimiz, kavramlardan yana olan ilgi ve dikkat çizgimize dayalı olarak değişir. Bunlarsa eğitimimizle bağlaşıktır. Başka bir deyişle, bize öğretilen dil ve simgelerin denetimi altındadır. Gerçekliği bu simgeler aracılığıyla temsil ediyor, ondan bunlar aracılığıyla söz ediyoruz.

Aynı şekilde, bir cisme farklı açılardan bakıldığında değişik görüntüler elde edildiği herkesin bildiği yalın bir belirlemedir. Diyelim ki bir masa, fizikçi için elektronlar, protonlar, ve nötronlardan oluşmuş bir cisim; kimyacı için, belirli organik maddelerin bileşimi; biyolog için, bitki hücreleri dokusu; sanat tarihçisi için, örneğin barok üslûbunda bir eser; iktisatçı için, belirli bir para değerinin kullanıma çevrilmiş karşılığı, vb. gibidir. Bütün bu bakış açıları eşit değerdedir. İçlerinden birisinin diğerlerinden öte mutlak bir değer taşıdığını ileri sürmeğe hakkımız olmasa gerektir(bknz. von Bertalanffy, 1953).

Daha da yalın bir örnek alalım. Canlı türleri çeşitli açılardan ele alınabilir. Tipoloji, bunları farklı örgütlenme örnekleri; Evrim Kuramı, zaman boyutundaki süreçlerinin bir görünümü; devingen bir morfoloji ise, matematiksel ilişkileri (von Bertalanffy, 1941) araştırılmakta olan bir dizi sürecin etkileşmesi ürünü olarak görür. Bu bakış açılarından herbirisi kendi içinde geçerli ve tutarlıdır. Aralarında bu açılardan bir karşılaştırma girişimi anlamsız olur.

Verdiğimiz örnekler için geçerli olan noktalar, genel dünya görüşümüz için de, gerçekliğin hangi yönleriyle algılandığı açısından aynı ölçüde geçerlidir. Bilimlerdeki gelişmenin birlikte getirdiği önemli eğilim, gerçekliğin daha önce farkına varılmamış yeni yönlerinin "görülmekte" oluşu, başka bir deyişle, dikkat ve algılama odağına getirilmekte oluşudur. Oysa öte yandan ortaya atılan yeni kuramsal kavramlar, bir bakıma gözlerimize geçirdiğimiz yeni gözlükler anlamına geliyor. Çünkü, belki de apaçık önümüzde duran bir dizi olay ve olguyu görmemize yeni engeller oluşturuyorlar.

Bilim tarihi bunun örnekleriyle doludur. Örneğin tek yönlü bir hücre patolojisi kuramı, organizmadaki düzenleyici ilişkileri bir bütün olarak görmemizi engellemiştir. Oysa organizma, kendisini oluşturan hücrelerin toplamından, yada yığınından çok ötedir. Bu ilişkiler daha Hipokrat zamanında bile bilinmekteydi. Nitekim Hipokrat'ın sözünü ettiği ilişkiler, çağımızın hormonlar doktrininde, somatotip kavramlarında ve öteki tezlerinde mutlu yankılar bulmaktadır. Çok açıkçası, rastlantısal mutasyon ve doğal seçilim ilkelerinin rehberliğindeki çağımız evrimcisi, organizmaların rastgele kümeleşmiş kalıtım, özellikleri ve genler yığınından öte birşey olduğu gerçeğini göremiyor. Mekanistik fizik de, kullanmakta olduğu soyutlama düzeni içinde uyumsuz kaldıklarından, renk, ses, tad, vb. gibi "ikincil nitelikler" adı verilen özellikleri görmüyordu. Oysa bunlar, en az kütle, geçirmezlik, devinim ve benzerleri gibi sözde "birincil nitelikler" kadar gerçektirler. Üstelik modern fiziğin tanıklık edeceği üzere, bunların da metafizik açısından geçerlikleri, en az "ikinci 'nitelikler" ölçüsünde kuşkuya açıktır.

Durumun diğer bir yüzünü önplâna çıkaran bir başka kavramsal anahtar ise şudur: Duyumlama, insanın biyo-psikolojik yapısı tarafından belirlenir ve evrenseldir. Oysa algılama, kullandığımız simge dizgeleriyle bağlaşık olduğundan, kültüre dayalıdır. Simge dizgeleri, önemli ölçüde, dilin yapısı ve öğelerinin etkisinde oluşmuşlardır. Matematiksel dizgelerin getirdiği simgesellik de içinde olmak üzere, teknik dil sonuçta günlük dilin tomurcuklanmasından öte gitmez. O da dilin yapısının etkisi altındadır. Doğal olarak bunun anlamı, matematiğin içeriği yalnızca kullanıldığı belirli kültür için "doğrudur" demek değildir. Matematik, kuramsal ve tümdengelimci doğasından dolayı, kendi kendisini doğrulayan bir sistemdir. Başka bir deyişle, sistemin temel sayıltılarını benimseyen herhangi rasyonel bir varlık için bütün sonuçlarıyla geçerlik taşır. Buna karşılık nelerin ve hangi bakış açısının matematiksel anlatımla ele alınacağı konusunda varılan çözümler ise kültür bağlamında kararlaştırılmaktadır. Bireylerin yada kültürlerin belirli alanları önplâna sürüp, kimi öteki alanları ise arka plâna itmeleri konusunda farklı eğilimler göstermelerini olağan karşılamak gerekir. (05)

Böylece, Spengler'in de vurgulamış olduğu gibi, eski Yunanlıların geometri sorunlarıyla uğraşmış olmalarına karşılık, çağdaş Batı matematiğinin hesap üzerine eğilmiş olması gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Yada, matematiğin "sayılar bilimi" olduğu yolundaki alışılmış tanımlarına pek uygun düşmeyen Topoloji, Grup Kuramı, Oyun Kuramı ve ötekiler gibi, eskiden bilinenlerin dışında matematik dizgelerinin geliştirilişine tanık oluyoruz.

Nitekim fizikçiler de, bir dizi olay ve olguyu incelemek amacıyla, bireysel olarak diyelim ki makro ölçekte klasik termodinamiğe, mikro ölçekte ise moleküler istatistiğe yönelebilmektedirler. Daha genelleştirirsek, ayrıştırıcı (analitik) düşünce moleküler yorumlara, yani olay ve olguları en yalın yapı taşlarına indirgeyerek açıklamağa yönelmekte; buna karşılık bütüncü düşünce ise molar açıklama eğilimi göstermekte, yani olay ve olguları yöneten yasalara duyulan ilgi niteliğini taşımaktadır. Bilimlerde bu iki eğilimin uzlaştırılması zorunluğu yeterince karşılanmadığından, gereksiz zararlara uğranılmıştır. İndirgeyici yaklaşımlarla apaçık önümüzde duran son derece önemli kimi özellikler ihmale uğratılırken, bütüncü yaklaşımlarda ise çözgülemenin temel önem ve gerekirliği görmezden gelinmiştir.

Yeri gelmişken, dil ve dünya görüşü arasındaki ilişkinin tek-yönlü değil, karşılıklı olduğunun da burada özellikle vurgulanması gerekir. Bu konu üzerinde Whorf belki de gerektiğince durmamıştır. Dilin yapısı, gerçek dünyanın hangi yönlerinin soyutlanacağını, kavramsal sınıflamanın nasıl bir biçim kazanacağını belirler. Ama buna karşılık gerçekler dünyasının yapısı da dilin kendi özelliklerini belirlemekte ve biçimlendirmektedir.

Klasik Latince' nin Ortaçağ Latincesi'ne ulaşan evrim çizgisi bu etkileşmeye iyi bir örnektir. Gotik Çağ ölü bir dili yeniden canlandırmayı amaçlamış, fakat bu girişim gerek sözcük haznesi gerekse gramer açısından bütünüyle bir yenibaştan yaratma sürecine dönüşmüştü. Skolastiğin ortaya attığı yığınla sözcük, Çiçero'nun bir zamanlar kullandığı dille karşılaştırıldığında, besbellidir ki birer kavramsal faciadır... Rönesans hümanizmacıları bu yeniden canlandırma işini oldukça ciddiye almışlardı. Örnekse, soyut kavramları karşılamak için icad edilen leonitas veya quidditas gibi pekçok sözcüğün, insanı beden olarak gören Romalılar için bütünüyle yabancı kavramlar olacağı kesindir. Aynı şekilde, gramer kuralları yüzeyde korunmakla birlikte, düşünme yolları ve bunların anlatım tarzları temelden değiştirilmişti. Bu farklılık, hitabete ilişkin konularda da geçerliydi. Örnekse, klasik vezinlerden çok farklı olarak, mısra sonu uyakları kullanılmağa başlandı. Kısacası, Dies Irae gibi bir şiirin mısralarını, Virjil yada Horasyo'nun şiirlerindeki mısralarla karşılaştırdığımızda, yalnızca "dünyanın hissedilişinde" büyükk uçurumlar sezinlemekle kalmaz, bu duyuşun oluşmasında dilin belirleyici rolünü de daha iyi değerlendirmiş oluruz.

----------------------------------------------------

04. Algılama, bilişsel süreçler, isteme, değerlendirme, bilinçaltı süreçler, "normal" ve normal dışı davranışlar, vb.'ın kültüre dayalı doğası üzerine başarılı bir çözgüleme için, Kluckhohn (1954) 'a bknz. Okuyucu bu çalışmada, geniş kapsamlı antropolojik malzeme bulabilecektir.

05. Görebildiğim kadarıyla, Toynbee (1954:699--), kitabının öteki bölümlerinde Spengler'in matematiksel düşünce türleri kuramına pek dostça bir tavır almadığı halde, aynı kavrama kendisi de ulaşmaktadır. Uygarlıkların, matematiksel akıl yürütmenin belirli türleri için farklı penchant 'ar gösterdiklerini söylerken, kendisi de eğilim kavramını savunmuş olmaktadır. Ben, Spengler üzerine yorumlarımı 1924'de ana çizgileri içinde yayınlamış bulunuyordum. 0 günden bu güne, bunları değiştirmem için herhangi bir neden ortaya çıkmış değildir.

BAŞA DÖNÜŞ

         

Sınıflamaların kültürel göreliği, kültürel etkiler, dilsel etkiler, dil-kültür dizgesi, dil-kültür sistemi, Whorf Varsayımı, kültürlerin genel göreliği tezi, kavramların tarihçesini, Wilhelm von Humboldt dünya görüşümüzün dilsel etmenler ve dilin yapısıyla bağlaşık görüşü, sanat tarihi, Spengler, Apolloncu - Faustçu karşıtlığı, karşıtlık ise, Yunan düşüncesinin durağancı (statik) olmasına karşılık, çağdaş Batı düşüncesinin devingen (dinamik) olmasıdır; Zaman kavramının önplâna alınması, Batı düşüncesinde tarih boyutuna özel ilgi duyulmasına yol açar. Bunun anlatımını, saat sisteminin yaşantımızdaki köklü etkisinde; kişilerin yaşam öyküsüne verilen önemde; tarihçiliğe, kültür tarihçiliğine, antropolojiye, biyolojik evrime, jeoloji tarihine, ve nihayet evrenin bütünüyle astronomik geçmişine, kısacası dünyamızın tarihine duyulan köklü ilgide buluruz... Çeviri bilimsel makale: Bertalanffy / İzbul...