Demek ki, Pilate'nin "Gerçek nedir?" sorusunu şu şekilde yanıtlamak gerekir: Biyolojik türlerin varlıklarını sürdürmeleri, deneyim tarzlarının gerçeklere belli ölçülerde uyum sağlamakta olduğunun kanıtıdır... Bilişsel sınıflarımızın gerçek dünyayı, olgu ve olayları bir ayna örneği yansıtmaları değil, bunlarla belirli bir esneklik ölçüsü içinde eşçizgide olmaları yeterlidir. Biyolojik gerekçelerle, deneyimlerimiz bütünüyle "yanlış", yada raslantılı olamaz; fakat öte yandan da, yaşanılan dünya ve gerçek dünya arasında belli ölçüde eşyapısallık bulunması yeterlidir. Bu durumuyla deneyimler, varlığını sürdürmesine yeterli olacak ölçüde organizmaya rehberlik edebilecektir.Çeviri bilimsel makale: Bertalanffy / İzbul...

SINIFLAMALARIN GÖRELİĞİ

Dördüncü Bölüm

 
 

Deneyim ve akıl yürütme sınıflamalarımızın biyolojik ve kültürel etmenler tarafından şekillendirildiği savunulabilir. Ancak, önemli ve ikinci bir belirleme olarak, insana dayalı bu dünya görüşümüzün, insan öğesinden gitgide daha büyük ölçeklerde arındırılarak, gerçeğe yaklaştırıldıgını görüyoruz. Fakat üçüncü bir belirleme olarak, insan öğesinden ne ölçüde arındırılırsa arındırılsın bilgi, gerçekliğin yalnızca belli yüzlerini yansıtmaktadır.


PERSPEKTİFÇİ YAKLAŞIM

Deneyim ve algılamanın biyolojik ve kültürel göreliğini böylece belirledikten sonra, öte yandan bu göreliğin sınırlarını da gözden geçirmemiz yerinde olacaktır. Bu durumda, başlangıçta kısaca dokunduğumuz üçüncü konumuza giriyoruz.

Görelilik -- çoğu zaman -- "bildiklerimizin" geleneksel olan yada kullanım amaçlarına göre şekillenen "inanışlarımız" olmaktan öte gitmediğini vurgulayan bir tezdir. Duygusal cephesinde ise, bilginin en-sonsal (nihai) işeyaramazlığını savunan kuşkucu bir tavır yer almaktadır. Oysa bu tür bir sonuca varmanın gereksizliği ve gerekçeden yoksun olduğu kolaylıkla gösterilebilir.

Tartışmayı açmak amacıyla uygun bir çıkış noktası olarak, insana ilişkin bilgilerimiz için daha önce sözünü ettiğimiz von Uexküll'ün Umweltlehre görüşüne başvurabiliriz. Uexküll'ün tezine göre insanın deneyim ve bildikleri yansıtan dünya, canlıların göreli olarak içinde yaşadıkları sonsuz sayıdaki özel çevrelerinden yalnızca birisi olmaktan öte gitmez. Deniz hıyarlarının, sineklerin, köpeklerin de kendilerine özgü dünyaları vardır. Buna göre, fizikte incelediğimiz evren de -- elektron ve atomlardan koca gökadalara kadar -- yine kendi biyo-psikolojik yapımızla bağlaşıktır ve insan ürünüdür.

Oysa böyle bir kavramlaştırmanın günlük yaşam açısından olsun bilimsel açıdan olsun bir yanılmayı ifade ettiği, deneyimlerle de soyut modellerle de açıkça gösterilebilir. Doğrudan deneyimin sözkonusu olduğu durumlarda, türün biyo-psikolojik yapısı tarafından belirlenen algılama sınıflarının bütünüyle "yanılmalı", keyfî ve rasgele olabileceği düşünülemez. Daha doğrusu gerçeklik, metafizikte ne anlama gelirse gelsin, Doğa'ya belirli bir biçimde ve belli bir ölçüde dayalı olmak zorundadır. însan dahil hiçbir canlı türü, Tanrı'nın veya biyolojik evrimin (yada kültür ruhu'nun yahut dilin yapısının) gözlerine oturttuğu kalın mercekler görüntüyü ne ölçüde değiştirirse değiştirsin, evreni dışardan izleyen edilgen bir gözlemci değildir. Tam tersine, bu dramda rol alan bir eylemci, etkileşmeye giren fiziksel bir varlıktır. Organizma, kendisine ulaşan uyarıları elindeki biyo-psikolojik donanımla yanıtlamak özelliğini taşır. Dolayısıyla Uexküll'ün kullandığı anlamda, "uyarıların" algılanmasından yana belirli bir esneklik sözkonusudur. Fakat öte yandan her varlığın algı sınıflamaları, kendisine yaşam olanağı sağlamak zorunluğunu da taşımaktadır. Uzam (mekan), zaman, madde ve nedensellik gibi deneyim sınıfları bütünüyle aldatıcı olsalardı, bu temel gerekirlik karşılanamazdı. Deneyim sınıflamaları biyolojik evrim sonucu oluşmuşlardır; sürüp giden varoluş çabası içinde de varlıklarının gerçekler dünyası ile uyum içinde olduğunu sürekli kanıtlamak zorundadırlar. Eğer sınıflanan algılar gerçeklerin belli ölçülerde karşılığı olmasaydı, uygun ve gerekli tepki geliştirimi sözkonusu olamaz, tepki verme boyutundan yoksun olan bir canlı türü kısa zamanda ayıklanmaya uğrar ve yeryüzünden silinirdi.

Örnek olarak insanı ölçü alırsak, diyelim ki aynı hayal dünyasını paylaşan bir grup şizofren kendi aralarında pekalâ anlaşıp, geçinebilirler. Ama çevredeki öteki insanların kendilerinden beklediği tepkileri geliştirmek ve uyum sağlamak yetisinde olmadıklarından akıl hastahanesine kapatılmaktan kurtulamazlar.

Konuyu bu kez de Plato'nun ünlü benzetmesi açısından ele alırsak, mağaradaki mahpuslar gerçekleri değil bunların gölgelerini görebilmektedirler. Ne var ki, birer izleyici olmakla kalmayıp, kendileri de sahnede rollerini üstlenmek durumunda iseler, gölgelerin belirli ölçülerde gerçeklerin karşılığı olmaları gerekecektir. Plato'dan tutunuz da Descartes ve Kant'a kadar Batı klasik felsefesinin en ciddî yanılması, insanı öncelikle bir izleyici, yani ens cogitans olarak görmesidir. Oysa biyolojik nedenlerle insan, içinde bulunduğu bu dünyada temelde bir eylemci, bir ens agens olmak zorunluğu taşımaktadır.

Lorenz (194-3), deneyimin a priori biçimlerinin, içgüdülerden kaynaklanan davranışların biyolojisiyle aynı kimliği taşıdığını inandırıcı düzeyde göstermiştir. Hayvanlar içgüdüleriyle dostluklar kurar, cinsel ilişkilerini sürdürür, anababalarına yada yavrularına, avlarına yada kendilerine saldıranlara, ve tüm öteki dış etkilere bunlarla yanıt verirler. Bu içgüdüler, biyo-psikolojik düzenekler üzerine kurulmuştur. Tıpkı uzam algılamasının da, ikili görme organına, paralaks olgusuna, kirpiksi kasların devinimine, yaklaşan yada uzaklaşan bir cisimdeki göreli büyüme ve küçülme izlenimlerine dayalı oluşu gibi... Sezginin yada bilişsel sınıflamaların a priori biçimleri organik işlevlerdir. Duyu organlarımızın ve sinir sistemimizin biyolojik yapısı milyonlarca yıldır süregelen bir evrimi oluşturan uyarlanmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, tıpkı at tırnağının bozkır yaşamına, balık yüzgecinin de suya uyarlanmış oluşu gibi, aynı şekilde ve aynı nedenlerle gerçek dünyaya yanıt vermektedirler. İnsanın gerçekleştirdiği sınıflamanın evrende olası tek sınıflama türü olabileceğini, akıllı tüm yaratıklar için geçerlik taşıyacağını savunmak gülünç bir insanataparlık örneği olur. Oysa deneyim tarzlarının yaşam kavgasında milyonlarca yıl boyunca kanıtlanmış birer uyarlanma örneği olarak kavramlaştırılması, görüntü ve gerçek arasında yeterli düzeyde karşılıklık bulunduğunun kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Gerçi uyarılar, "oldukları gibi" değil de, organizmanın onlara tepki verdiği nitelikleriyle algılanır; dolayısıyla da dünyamızın görünüşü yine biyo-psikolojik yapımızca biçimlendiriliyor demektir. Ama, diyelim ki paramesyumun kendi açısından fobotaksi tepkisiyle yanıtladığı uzama -- farklı bir dünya görüşüne sahip bulunmamıza rağmen -- bir mikroskopla baktığımızda, orada gerçekten de bir engelleyicinin varlığını doğrularız. Bunun gibi, deneyimlerin hangi yönlerinin gerçeklere karşılık olduğunu, hangi yönlerinin ise (tıpkı mikroskoptaki görüntünün kenarlarında akromatik bakımdan düzeltilemeyen renkli saçaklarda görüldüğü gibi) karşılık olmadığını belirlemek pekalâ olasıdır.

Demek ki, Pilate'nin "Gerçek nedir?" sorusunu şu şekilde yanıtlamak gerekir: Biyolojik türlerin varlıklarını sürdürmeleri, deneyim tarzlarının gerçeklere belli ölçülerde uyum sağlamakta olduğunun kanıtıdır.

Bu kaçınılmaz ilişkiyi dikkate aldığımızda, yukarda bilerek belirsiz bıraktığımız "Gerçeklik, metafizikte ne anlama gelirse gelsin, Doğaya belirli bir biçimde ve belirli bir ölçüde dayalı olmak durumundadır" anlatımını daha kesin çizgilere oturtabiliriz. Önemli olan nokta, deneyim sınıflamalarımızın gerçek evrene tam karşılık olmaları, hele onu bütünüyle temsil etmeleri değildir. Uexküll'ün de tezinde belirttiği gibi, sınırlı bir uyarılar dizisinin rehber sinyaller olarak kullanılması yeterli olmaktadır. Bu uyarıların, yani bilişsel sınıflarımızın gerçek dünyaya olan ilişkisine gelince, olgu ve olayları bir ayna örneği yansıtmaları değil, bunlarla belirli bir esneklik ölçüsü içinde eşçizgide olmaları yeterlidir. Yukarda anılan biyolojik gerekçelerle, deneyimlerimiz bütünüyle "yanlış", yada raslantılı olamaz; fakat öte yandan da, yaşanılan dünya ve gerçek dünya arasında belli ölçüde eşyapısallık bulunması yeterlidir. Bu durumuyla deneyimler, varlığını sürdürmesine yeterli olacak ölçüde organizmaya rehberlik edebilecektir.

Yine bir benzetme kullanırsak, "kırmızı ışık", yaklaşan bir otomobil, demiryolu geçidi, yaya geçidi, vb. gibi belirttiği çeşitli tehlikelerin kendisi değildir. Buna karşılık bunları belirtmesi yeterli uyarıdır. Çünkü, "kırmızı" dur kavramıyla; "yeşil" ise yürü kavramıyla eşleştirilmiştir.

Aynı şekilde, algılama ve deneyim sınıflamalarının da "gerçek" dünyayı bir ayna gibi yansıtmaları önkoşulu yoktur; ama uyarlamaya ve dolayısıyla yaşamını sürdürmeye olanak verecek ölçüde gerçek dünya ile eşçizgide olmaları vazgeçilmez gerekirliktir.

Tümdengelim (dedüksiyon) yoluyla vardığımız bu gerekirlik kavramının, günlük yaşantımızda doğrulandığını görüyoruz. Uzam, zaman, madde ve nedensellik gibi yaygın algılama biçimleri ve sınıfları, insanoğlunun uyum sağlamış olduğu "orta boyutlar" dünyasında işlerlik ve geçerlik taşımaktadır. Bu ortamda, gözde canlandırılabilir kategoriler olan Newton mekaniği ve klasik fizik pekalâ yeterli olmaktadır. Fakat, insan organizmasının uyarlanmamış olduğu evrenlere girdiğimizde, bunlar yetersiz kalıyor. Bir yanda atomların dünyası, öte yanda uzayın kozmik boyutlardaki dünya işte böyle evrenlerdendir.

Şimdi de bilim dünyasını ele alırsak, Uexküll'ün savunduğu, fiziksel dünyamızın sayısız biyolojik çevrelerden yalnızca birisi olduğu yolundaki kavramlaştırma yanlış, yada belki en azından eksiktir. İşte bu noktada, bilim yaşantımızda sürekli gelişim içinde olduğu kolaylıkla gösterilebilecek bir bakış açısını dikkate almamız yararlı olacaktır. Bu bakış açısında, bilimleri insan öğesinden kaynaklanan etkilerden arındırma çabası temel yönelimdir (bknz., von Bertalanffy, 1937; 1953).

Bunun, az sonra açıklayacağımız gibi, bellibaşlı üç çizgide gerçekleşmekte olduğu görülüyor. İnsanın bakış açısından kaynaklanan öğelerin etkisini devre dışı bırakmak, insana özgü deneyimlerin çarpıtıcı etkisini gidermek çabası, bilimin temel yönelimlerinden birisidir. Fizik bilimi işe görme, işitme ve dokunma, vb. gibi duyumlarımızın deneyimlerinden yola çıkarak başlamış, bunların karşılığı olan optik, akustik, ve ısı kuramı gibi fizik dalları kurulmuştur. Ancak çok geçmeden, bu alanlar artık "gözde canlandırılabilirlik" yada "duyumlanabilirlik" nitelikleriyle pek ilişkisi kalmayan bilim dallarına dönüşmüştür. Optik ve elektrik, elektromanyetik kuramında birleştirilmiş; mekanik ve ısı kuramı, istatistiksel termodinamikte biraraya getirilmişlerdir; vb. gibi.

Bu çizgi, yapay duyu organlarının geliştirilmesi ve gözlemcinin yerine kayıt cihazının geçmesiyle bağlantılıdır. Günlük deneyimlerimizden yola çıkan fizik, yapay duyu organları kullanarak, deneyimlenebilir evrenin boyutlarını genişletmiş, yada belki onu gerilerde bırakmıştır. Örnekse, 380 ve 760 milimikron dalga-boyu arasındaki görülebilir ışık yelpazesine, en kısa gama ışınlarından kimisi kilometrelerce uzunlukta dalga-boyuna ulaşan radyo dalgalarına kadar tüm elektromanyetik radyasyon alanı eklenmiş, inceleme olanağı sağlanmıştır.

Böylece, bilimin bir işlevi, görülebiliri genişletmektir. Sonuçta yeni bir metafizik alanına girmediğimizi, mekanistik görüşün bu noktada yanılmış olduğunu burada vurgulamamız gerekiyor. Günlük yaşantımızdaki çevremizi oluşturan varlık alanları dışında, mikroskopta incelediğimiz hücreler, elektron mikroskobunda izlediğimiz büyük moleküller, Wilson Odası'ndaki izleriyle dolaylı olarak saptadığımız yalın parçacıklar, farklı bir gerçeklik düzeyine ait değillerdir. Atom ve moleküllerin (Alis Harikalar Diyarında türünde bir fizik anlayışını sürdürerek) elma, taş yada yemek masasından daha "gerçek" olduğuna inanmak, mekanistçi bir boşinançtır. Fizik biliminin sözünü ettiği "en-sonsal" ("nihai") parçacıklar, gözlemlenebilirin ötesinde bir metafizik gerçeklik bir yana, bu için elverişli yapay gözlem cihazları yardımıyla, kendi doğal duyumlarımız üzerindeki kısıtlanmaların kaldırılmasından öte bir anlam taşımıyor. Durum, bir biyolojik tür olarak insanın kendi biyo-psikolojik yapısından kaynaklanan deneyim sınırlarının genişletilmesi ve dünya görüşümüzün bu yolla insan öğesinden arındırılması anlamına gelmektedir.

Bilimlerdeki gelişmelerin ikinci bir yönünü ise, araştırma etkinliklerini bütünleştirme eğilimi oluşturuyor (bknz. Bavink, 1949). Fiziğin "değişmezleri", öteden beri, çoğu zaman doğanın en yalın biçimde anlatılması için geleneksel aracılar sanılmıştır. Oysa araştırma verileri, farklı bir görünüm ortaya koymaktadır. Bir kere, ısının yada elektron yükünün mekanik karşılığı gibi doğal değişmezlerin, gözlemciden gözlemciye değiştiği gösterilmiştir. İkincisi, kullanılan yeni tekniklerle "gerçek" değerlere asimptotik olarak yaklaşılmakta, dolayısıyla ardışık belirlemelerle varılan değerler yalnızca ondalıkların giderek daha küçük rakamlarını değiştiren sonuçlarla ilgili bulunmaktadır. Bu kadarla da kalmıyor. Örneğin, fizik biliminde Loschmidt sayısı gibi bir değişmez değere tek yoldan değil, birbirinden bağımsız belki yirminin üzerinde yoldan ayrı ayrı varılıyor. Dolayısıyla bunları, olay ve olguları en yalın şekliyle anlatmakta kullanacağımız basit gelenekler olarak değerlendirmek yanlış olur. Herbirisi biyolojik, kuramsal ve kültürel önyargılardan bağımsız, gerçeklerin belirli yönlerini temsil ediyorlar. Aslına bakılırsa. Doğa bilimlerinin önde gelen uğraşlarından birisinin, bulgularını bu şekilde karşılıklı bağımsız yollardan giderek doğrulamak olduğu söylenebilir.

Oysa, insan öğesini devre dışı bırakma çabasının en göze çarpar yönü sanırım üçüncüsüdür. İkincil nitelikler adı verilenler, yani renk, ses, koku, tad gibi özellikler klasik fizik biliminin ilgilendiği dünyanın dışında bırakılmışlardı. Çünkü bunlar insana özgü duyumların "özgül enerjisiyle" saptanmaktadır. Dolayısıyla klasik fiziğin ilgilendiği dünya yalnızca kütle, geçirmezlik, genleşme, vb. gibi "birincil niteliklerden" oluşmaktadır. Bunlar biyo-psikolojik anlamda görme, dokunma, işitme deneyimlerinin ortak tabanı kabul edilmektedirler. Bununla birlikte, bu algılama biçim ve sınıfları da büyük ölçüde insana dayalı olduklarından ayrıca devre dışı bırakılmaktadırlar. Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, klasik fiziğin Öklit'e göre uzam ve Newton'a göre zaman kavramlaştırmaları da aslında doğrudan deneyimin uzam ve zamanıyla özdeş değildir. Bunlar da başından beri fiziğin kurgulamalarıdır. Doğaldır ki bu durum, çağdaş fiziğin kuramsal kurgulamaları için daha da geçerlidir.

Demek ki insan öğesiyle bağlaşık deneyimler giderek daha büyük ölçeklerde devre dışı bırakılabilmektedir. Geride kalan, yalnızca bir matematiksel ilişkiler sistemidir.

Bir zamanlar, Görelilik ve Kuantum teorilerine karşı ciddî itirazlar olarak, kurgulamalarının gitgide "gözde canlandırılamaz" duruma geldiği, hayal gücümüzün bile anlamakta yetersiz kaldığı modellerle gösterildikleri ileri sürülüyordu. Oysa bu gelişme aslında fizik biliminin insana özgü duyumsal deneyimlerden giderek kurtarıldığı anlamına gelir. İleri düzeyde fizik biliminin -- bugün için gerçekleştirilmiş olup olmadığını, hatta bunun olanaklı olup olmadığını bir yana bırakırsak -- artık insana ilişkin özel çevre (Uexküll'ün söylediği anlamda, umwelt) ile sınırlı kalmayıp, evrensel geçerlik kazanabileceği yolunda bir ümit belirmiş demektir.

Bilimleri insan öğesinden arındırma çabası, bir bakıma, Munchhausen'in kendisini, yine kendi saç örgüsünü kullanarak bataklıktan kurtarmasına benzer. Bununla birlikte, simgeselliğin kendine özgü eşsiz bir özelliği dolayısıyla, böyle bir kaçış planının başarıya ulaşması sözkonusu olabilmektedir. Matematiksel fizik gibi bir simgesel dizge yada algoritma, sanki yaşama hakkını kendi varlığı dolayısıyla kazanmaktadır. Karşımızdaki artık düşünen bir makinedir. Uygun talimatlar verildiğinde çalışmasını kendi başına sürdürecek, başlangıçta iletilmiş veriler toplamını ve konulmuş kuralları aşacak, kendisini yapan sınırlı zekânın öngörmediği, beklemediği sonuçlar verecektir. Yapay bir satranç oyuncusu, bu anlamda, yaratıcısını yenebilir (bknz. Ashby, 1952). Kısacası, özdevinim kazandırılmış bir simgeselliğin sonuçları, başlangıçtaki veri ve talimat girdilerini aşabilir. Aynı durum, matematik açısından belli lir kavramlaştırma güçlüğü karşısında uygulanacak biçimsel bir çıkarsama olsun, yada henüz rastlanmamış bir kimyasal element, yeri belirlenmemiş yeni bir gezegenin varlığına ilişkin bir yordamlama olsun (bknz., von Bertalanffy, 1956), bütün algoritmik işlemler için geçerlidir. İnsan öğesini devre dışı bırakma çabası, başka bir deyişle doğrudan deneyimlerin yerine özdevinimli bir algoritmik dizgenin geçirilmesi, bilimlerin bilinen gelişme yönlerinden birisidir.

Demek oluyor ki fizik biliminin gelişmesi başlangıçta doğal olarak onu yaratanların biyo-psikolojisine dayalıdır. însan, bildiğimiz ışık dalga boyları yerine, diyelim ki şimdi bizim için gözle görülmez alan olan radyum ve iks ışınlarını algılıyor olsaydı, yalnızca kendi özel çevresinin görünümü değil, fizik biliminin gelişmesi de farklı olurdu. Ne var ki, bu iş için elverişli aletler geliştirerek algılama alanımızı genişletik; giderek iks ışınları ve elektromanyetik radyasyonları bulguladık. Aynı şekilde, bizden farklı bir biyo-psikolojik yapıya sahip başka akıllı yaratıkların da aynı bulgulamaları başka sırada gerçekleştirebileceklerini varsaymamız gerekiyor. Diyelim ki Sirüs yıldızı çevresindeki bir gezegende yaşayan akıllı yaratıklar, yada "melekler", yalnızca iks ışınlarını doğal olarak algılayabilmektedirler. Bizimkini andırır bir yol izleyerek, bizler için duyumlanabilir alan olan dalga boylarını günün birinde bulgulayacaklarına kesin gözüyle bakabiliriz. Konu bu kadarla da kapanmıyor; Sirüslü melekler hesaplamalarını herhalde bütünüyle farklı bir kurama ve farklı bir simgesel dizgeye dayanarak sürdürecek, fakat olgunlaşma dönemindeki fizik biliminde artık insan öğelerine yer verilmeyeceğinden, Dünya ve Sirüs fizik sistemleri için geçerli olan bulgular, genel bir fizik bilimi için geçerli düzeyde çakışacaklardır. Farklı fizik sistemlerinin kullanacağı simgesel dizgeler de farklı olmakla birlikte, bunların içeriğinin aynı olacağını, başka bir deyişle belli bir fizik sistemindeki matematiksel ilişkilerin, uygun bir "sözcük haznesi" ve "gramer" kullanılarak bir başka fizik sistemine çevrilmesinde güçlük çekilmeyeceğini varsayabiliriz.

Bu, ütopyacı bir düşünce değildir ve aslında fizik biliminin gelişiminde belli ölçüde gözlemlenmektedir. Örneğin, klasik termodinamik ve moleküler istatistik farklı soyutlamalar ve matematik simgeleri kullanan, birbirinden farklı iki dil'dir. Ama bunlardan birisinde önerilen bir tümce, kolaylıkla öteki dile de çevrilebilmektedir. Bu yöndeki kimi uygulamalar gözden kaçmıyor. Örnekse, termodinamiğin ve çağımız Bilgileme (Enformasyon) Kuramının yukardaki eşleştirmeye koşut biçimde, birbirleriyle eşçizgide dizgeler oldukları açıkça görülüyor. Çeviri işlemlerinde kullanılmak için geliştirilmekte olan "sözcük haznesi" çalışmalarında önemli ilerlemeler sağlanmış bulunmaktadır.

Eğer fizik bilimi, yukarda savunduğumuz şekliyle, ideal düzeyinde değişmez geçerlik taşıyorsa (ama bu düzeye ancak asimptotik bir yaklaşımla ulaşılabilir), belirgin bir çelişkiyi dile getiren bir başka yönünü de gözden uzak tutamayız. Gerçeklerin kendi kuramsal dizgelerimize göre kavradığımız özellikleri, epistemolojik anlamda değişebilir olup, biyolojik ve kültürel -- ayrıca dilsel -- etkenlerle bağlaşıktır.

Bu, ilk ağızda oldukça sıradan bir saptama gibi görülebilir. Nitekim Eskimoların "kar" için otuz kadar değişik sözcük kullandıklarını biliriz. Hiç kuşkusuz bu farklılık, bizim açımızdan önemsenlemeleri gereksiz türlü kar şekillerinin yaşamsal önem taşımasından ileri gelir. Bizler ise aralarında yalnızca yüzeysel kimi farklılıklar sözkonusu olan bir dizi taşıt aracını, Ford, Cadillac, Pontiac gibi adlar vererek değişik türlere sokarız. Bir Eskimo için otomobiller arasında önemsenecek farklar bulunmayacağı düşünülebilir. Sözünü ettiğimiz bu sınıflama farklılıkları, düşüncenin genel sınıflama ilkelerini yakından ilgilendiriyor.

Farklı biyo-psikolojik yapıdaki akıllı yaratıkların, farklı kuramlar, matematiksel yada fiziksel dizgeler kurgulayacaklarına, gerçekliğin tümüyle farklı yönleri ve özellikleri üzerinde karar kılacaklarına kesin gözüyle bakabiliriz.

Örneğin, bizim temel ilgi alanımız, Hint-Avrupa dillerinin gramer örüntüleriyle koşullandırıldığı şekliyle, ölçülebilir nitelikler, ayrık nitelikli birimler ve buna benzer şeyler üzerinedir. Fizik bilimi, birincil nitelikler adı verilen özellikler dışında kalanları görmezden geliyor. Bunlar fizikte renk döngüsü yada üçgeni (06) gibi optik fizyolojinin kimi soyutlamalarında üstünkörü dokunulan kolay konulardır.

Yine, akıl yürütme yollarımız, biçim ve bütünleşme (entegrasyon) sorunlarını çözgülemek için açıkça yetersizdir. Dolayısıyla yalın özelliklerin yanında bütüncül özelliklerin daha az "gerçek" oldukları önerisi apaçık geçersiz olmasına karşılık, bunlar ancak büyük çaba sarfıyla sistem içine alınabilmektedirler. Biçim sorunlarıyla karşı karşıya geldiğimizde, Batı fiziğinin akıl yürütme yolları bizi yaya bırakır. Bu nedenle de, biyolojik varlıkların önde gelen bir özelliği, fizik bilimi için kocaman bir soru işareti niteliğinde olmalarıdır.

Bizimle aynı biyolojik yapıyı ve dil sistemini paylaşmayan "akıllı" varlıkların, bizimkinden bütünüyle farklı bilimsel kalıplar, varsayımdan-gelimci farklı bir matematik, gerçekliğin bizimle sınırlı olmayan yönlerini kavramlaştırmak için çok daha uygun ve elverişli bir "matematiksel fizik" ortaya koymuş bulunmaları pekalâ olasıdır.

Bu durum, şimdilik matematiksel mantık için de geçerlidir. Söz konusu alanda konuşma dili yada matematik dilinde kolaylıkla anlatılabilenlerin sınırlı kapsam taşıdığı görülüyor. Binlerce yıldır akıl yürütmenin genel kurallarını içerdiği varsayılan Aristo mantığı, aslında özne-nesne ilişkilerinin son derece kısıtlı bir bölümünü karşılayabilmektedir. Geleneksel mantığın ya hep ya hiç 'ci kavramları, matematiksel çözgüleme için aslolan süreklilik kavramını karşılamaktan uzak kalır (bknz. von Neumann, 1951:16). Çağdaş mantıkçıların çabalarıyla ortaya konulabilmiş kurallar ise, tümdengelimci akıl yürütme olanaklarının belki de çok küçük bir bölümünü oluşturuyor.

Mantık yapımızın, temelde merkezi sinir sistemimizin yapısından ileri geldiği düşünülebilir. Sistem, aslında, bilgisayarda kullanılan ikili sistemlere benzetilebilir. Nöronlar, fizyolojinin evet yada hayır kararları ile belirtilen, ya hep ya hiç yasasına göre etkinlik gösteriyorlar. Akıl yürütme işlemlerinde, karşıtlıklar üzerinden düşündüğümüz şekliyle Heraklit ilkesi, iki değerli evet yada hayır mantığımız, Boole cebiri, ve ikili sayılar sistemi (07) (ki, pratikte kolaylık sağlayan onluk sistem de buna indirilebilir ve çağdaş hesap makinelerinde fiilen indirilmektedir), nöronların işlevsel ilkesinin karşılığıdır. Sanırım, eğer sinir sistemimiz ikili tabana göre değil de, diyelim ki analog bilgisayarı (sürgülü hesap cetveli gibi) tipinde gelişmiş olsaydı, şimdiki evet-hayır mantığımızdan çok farklı, oldukça değişik bir süreklilik mantığı geliştirmiş olurduk.

Bu yoldan giderek, perspektifçilik adını verebileceğimiz bir bakış açısına ulaşıyoruz (bknz. von Bertalanffy, 1953). Fizik kuramının, tüm bilimlerin ve gerçekliğin tüm yönlerinin sonuçta indirilmesi gereken bir kuram olduğunu savunan indirgeyici tez yerine, daha ağırbaşlı bir tez ileri sürüyoruz. Fizik dizgesi, söylediğimiz anlamda, herhangi akıllı bir yaratık için geçerlidir; yani, insandan gelen öğelerden arındırılması çabası sonunda, gerçekliğin belirli bağlantılarını göstermekte başarılıdır. Temelde bu, amaca uygun simgesel bir algoritmadır. Buna karşılık, uyguladığımız simgelerin seçilmesi ve gerçekliğin sonuçta ele alınan yönleri, biyolojik ve kültürel etkenlere dayalıdır. Fizik bilimini eşsiz ve kutsal düşünmemizi gerektirecek hiçbir neden yoktur. Bilim dünyasında sınıflama (taksonomi), genetik, yada sanat tarihi gibi öteki simgesel dizgelerimiz aynı kesinlik ölçülerinden uzak olsalar da, yine aynı ölçeklerde geçerlik taşırlar. İnsanoğlunun geliştirdiği kültürler yada insandan başka zekâlar, temelden farklı bilimler yaratıyor olabilirler. Bunlar da gerçekliğin farklı yönlerini en az bizim "bilimsel" saydığımız kendimize özgü dünya görüşümüz kadar -- yada belki ondan daha ileri düzeyde gösteriyor olabilirler.

Belki de evrenin zihnimizdeki temsilinin niçin gerçekliğin yalnızca belirli yönlerini yada perspektiflerini yansıttığının derinlere giden bir nedeni vardır. En azından Batı dünyasında, ayrıca belki de öteki bütün dil/kültür dizgelerinde, düşüncemiz temelde ikili karşıtlıklar üzerine kurulmuştur. Heraklit'in söylediği gibi, sıcak ve soğuk, ak ve kara, gece ve gündüz, yaşam ve ölüm, olmak ve oluşmak karşıtlıklarını kullanarak düşünüyoruz. Bunlar aslında oldukça ilkel ve yetersiz sınıflamalardır. Öyle görülüyor ki, fizik biliminde geliştirilen kurgulamalar da böyle karşıtlıklar üzerinedir ve dolayısıyla kuramsal fizik formüllerinde dile getirilen kimi ilişkiler gerçeklik karşısında yetersiz kalmaktadır.

Örneğin, devinim ve devinimsizlik (hareket ve atalet) arasında gözetilen karşıtlık, Görelilik Kuramı ile anlamsız hale gelmektedir. Kütle ve enerji antitezi ise yerini, bunların birbirlerine karşılıklı dönüşebilirliklerini ileri süren Einstein Yasasına bırakmaktadır. Parçacık yada dalga, her ikisi de fiziksel gerçekliğin geçerli ve bütünleyici yüzleri olup; fiziksel gerçeklikten kimi olay ve olgularda birisine, kimilerinde ise ötekisine başvurularak söz edilebilmektedir. Yapı ve süreç arasındaki karşıtlık, atomda olduğu gibi, yapıları hem sürekli madde ve enerji akışımının anlatımı olan hem de bunların taşıyıcısı durumunda olan canlı varlıklar düşünüldüğünde anlamını yitirmektedir. Beden ve ruh arasındaki karşıtlık kavramının da, tek ve aynı gerçekliğin öteden beri yanlış anlamlandırılmış yüzlerinden başka birşey olmadığı düşünülebilir.

Bilgi, insan öğesinden ne derece arındırılmış olursa olsun, gerçekliğin yalnızca belirli yüzlerini yansıtır. Eğer ileri sürdüğümüz bu görüş doğru ise, demek ki gerçeklik, Cusa'lı Nikola'nın da dediği gibi, coincidentia oppositorum 'dan başka birşey değildir (bknz., von Bertalanffy, 1928). Tartışma, gerçeğin (ki, Cusa buna Yaradan demektedir) tek yüzünü savunmaktan öte gitmez ve onun sonsuz karmaşıklığını hiçbir zaman tüketemez. Dolayısıyla, değişmez gerçeklik, karşıtlıkların bütünleşmesidir. Tüm bildirimler, yalnızca belirli bir bakış açısından geçerlidir ve yalnızca göreli bir geçerliğe sahiptir -- karşıt bakış açılarından farklı bildirimlerle bütünleştirilmeleri gerekir.

Son çözgülemede, deneyim ve akıl yürütme sınıflamalarımızın biyolojik ve kültürel etmenler tarafından şekillendirildiği savunulabilir. Ancak, önemli ve ikinci bir belirleme olarak, insana dayalı bu dünya görüşümüzün, insan öğesinden gitgide daha büyük ölçeklerde arındırılarak, gerçeğe yaklaştırıldıgını görüyoruz. Fakat üçüncü bir belirleme olarak, insan öğesinden ne ölçüde arındırılırsa arındırılsın bilgi, gerçekliğin yalnızca belli yüzlerini yansıtmaktadır. Ve fakat, dördüncü bir belirleme ise, yine Cusa'dan alacağımız bir anlatımla, ex omnibus partibus relucet totum: Yani, bu yüzlerden herbirisi yalnızca göreli geçerlik taşımaktadır. Öyle sanıyorum ki bütün bu durum, bilgi hazinemizin -- sınırlarına olduğu kadar -- yüceliğine de işaret ediyor.

----------------------------------------------------

06. Bu yolla belki Goethe'nin Renkler Teorisi 'nin daha hakça bir değerlendirilmesine varılabilir. Goethe'nin, Batı fizik bilimi tarihinde Newton optiğine olan başkaldırısı bir tutarsızlık örneği; hatta bilim adına bir skandaldır. Ancak şu şekilde de yorumlanması sözkonusu olabilir: Çağrışımcı ve sezgici bir düşünce yapısı geliştiren Goethe, Newton optiğinin duyular yoluyla deneyim alanındaki en önemli noktaları amaçlı olarak devre dışı bıraktığı ve soyutladığı kanısına varmıştı. Kendi açısından haklıydı. Kısacası Goethe'nin Farbenlehre 'si, gerçekliğin geleneksel fizik tarafından devre dışı bırakılan yönlerini ele alma girişimi olarak düşünülebilir. Ancak bu kuramsal girişim onca tartışmaya yol açmış, sonunda bütünüyle geçersizliği gösterilmiştir.

07. Leibniz'in ikili dizgeyi ortaya atışının ardında yatan dinsel nedenler gözden kaçmıyor. Dizge, Yaradılış'ı temsil ediyordu. Çünkü birşey (1) ve hiçbirşey (O) 'ın birleşmesinden bir sayı elde edilmektedir. Fakat, acaba bu karşıtlık metafizik düzeyinde geçerlik taşıyor mu? Yoksa acaba dil alışkanlıklarımızın ve sinir sistemimizin çalışma doğasının bir anlatımından öte gitmiyor mu?

BAŞA DÖNÜŞ

         

Demek ki, Pilate'nin "Gerçek nedir?" sorusunu şu şekilde yanıtlamak gerekir: Biyolojik türlerin varlıklarını sürdürmeleri, deneyim tarzlarının gerçeklere belli ölçülerde uyum sağlamakta olduğunun kanıtıdır... Bilişsel sınıflarımızın gerçek dünyayı, olgu ve olayları bir ayna örneği yansıtmaları değil, bunlarla belirli bir esneklik ölçüsü içinde eşçizgide olmaları yeterlidir. Biyolojik gerekçelerle, deneyimlerimiz bütünüyle "yanlış", yada raslantılı olamaz; fakat öte yandan da, yaşanılan dünya ve gerçek dünya arasında belli ölçüde eşyapısallık bulunması yeterlidir. Bu durumuyla deneyimler, varlığını sürdürmesine yeterli olacak ölçüde organizmaya rehberlik edebilecektir.Çeviri bilimsel makale: Bertalanffy / İzbul...