Afganistan... Türkmenler... Yazanlar: Sabrina ve Roland Michaud (National Geographic Dergisi, Kasım 1973)... Çeviri: Yalçın İzbul (1983)... İkinci Bölüm: Tükmen Düğünü...

 

Türkmen düğünü

BOZKIRIN CESUR ATLILARI

(Afganistan Türkmenleri)

İkinci Bölüm

Türkmen düğünü

 
 

Salına salına yürüyen devenin üzerinde gözlerden uzak oturan evlenecek genç kız ise kimbilir neler düşünüyordu? Bugüne kadar yüzünü bile görmemiş olduğu damadın nasıl bir adam olduğunu merak ediyor olsa gerek, diye düşündüm.

 

SEYİRLİK BİR OYUN OLARAK GELİN KAÇIRMA

Beklenen gün geldiğinde, yeni arkadaşım Zülfiye'nin yeğeni olan gelin hanımın evine doğru yola koyulduk. "Çöl" adını verdikleri bozkırı buz gibi bir soğuk kasıp kavuruyordu. Duman sütunlarını izleyerek, göçebe Türkmen'lerin "yurt" adını verdiği çadırlardan oluşan bir kampı geçtik.

Bu çadırlar keçeden yapılmıştır. Aşiretler halâ sürülerini ve yurtlarını beraberlerinde taşıyarak göçebelik geleneklerini sürdürüyorlar. Aralarından pekçoğunun kasaba ve köylerde yerleşik yaşamalarına karşılık, toprak kerpiçten yapılan evlerin hemen yanıbaşında, göçebelik günlerinin hatırası olarak sakladıkları "yurt" larını diktiklerini görürsünüz.

Soğuktan yanakları kıpkırmızı kesilmiş çocuklar dört-tekerlekli arabamızı çepeçevre sarmışlardı. Yaşlı bir adam bizlere hoşgeldiniz dedi. Göklerden iri kar tanecikleri süzülerek çevredeki bitkilerin dallarında birikiyor, bir rüya ülkesinde rastlanabilecek çiçekler yaratıyordu.

Tam vaktinde gelmiştik. Damadın babası başta olmak üzere köyün erkekleri, gelini yeni evine götürecek kervanın son hazırhklarıyla meşguldü. Develeri çöktürerek üzerlerine eğer vurdular. Bunlardan bir tansinin eğeri, boncuklar dizili ponponlar ve gümüş çıngıraklarla özel olarak apayrı biçimde süslenmişti.

Bu hayvanın iki yanına gelin ve refakatçilerinin bineceği tahta platformları yerleştirdiler. Bunların tepesine, gelinin çevredeki gözlerden uzak kalacağı, ince dokunmuş halılarla kapatılmış, parlak renkli şal ve uğurlarla süslenmiş bir çerçeve yerleştirildi.

Adamlardan bazıları çadırlardan birinin kapısına kadar koca bir halıyı sürüklediler. Daha sonra içerdekilerle yalancıktan sürdürülen bir kavgadır başladı. Tören gereği, gelini babasının evinden kaçırmaları gerekiyormuş. Denildiğine göre, gelinin babası kızın dokuduğu halılardan sağladığı geliri kaybetmemek için, kızı olabildiğince uzun süre kendi evinde tutmağa çalışırmış.

Yalancıktan saldırıyı düzenleyenler bu defa yüzü örtülü gelini, getirdikleri kilimin üzerine yerleştirerek onu özenle süslenmiş devenin yanına taşıdılar. Burada, uzun elbiseli, saç tuvaletleri dikine biçimde dikkatle hazırlanmış kadınlar yavaş ve ölçülü hareketlerle geline refah ve mutluluk dileğinde bulundular. Bu arada erkekler, ellerini göğe açmış, dua ediyordu.

Gelini taşıyan devenin ardından, kadınların ve genç kızların bindiği öteki develer de bir kervan oluşturarak yola çıktılar.

Türkmen kızının ailesinden ayrılışı işte böyle oluyor. Kendi elleriyle dokuduğu bir kilimin üzerinde bundan sonraki bahtına doğru artık yola çıkmıştır. Belki de geçmişin Oryantal masallarında da prensesler, yeni bir hayata doğru böylesi sihirli bir halı üzerinde yola çıkmışlardır...

 

GELİNE YEPYENİ VE AK RENKLİ BİR ÇADIR VERİLİYOR

Kervan yola koyulmuştu. Kızların tören giysileri üzerine taktıkları gümüş çıngıraklar neşe dolu çınlamalarla ötüyordu. Genç kızlar ellerindeki deflerle canlı bir ritim vuruyorlardı. Hep bir ağızdan bir şarkı tutturmuşlardı: "Gelini aldık! Gelini götürüyoruz ya!"

Salına salına yürüyen devenin üzerinde gözlerden uzak oturan evlenecek genç kız ise kimbilir neler düşünüyordu? Bugüne kadar yüzünü bile görmemiş olduğu damadın nasıl bir adam olduğunu merak ediyor olsa gerek, diye düşündüm.

Kervanın son devesi de önümüzden geçti. Biz de arkalarına düştük. Tören alayı damadın köyüne doğru yöneldi. Damadın gelini için diktiği yepyeni bir yurdun önüne gelince durulacaktı. Bu çadır öylesi ak renktedir ki, çevreyi kaplayan kar yığınlarından zor seçersiniz.

Oysa çok geçmeden dumandan kararacak, Türkmen'lerin çadırlarına koydukları ada uygun şekilde bir "kara üy" görünümünü alaeaktır.

Gelini, halâ kiliminin üzerinde, çadırın içine götürdüler. Akşama kadar, kız arkadaşlarıyla birlikte orada kalacak.

Akşam yemeğinden sonra arkadaşları ayrıldı. Yanında kendi arkadaşlarından ikisi ve nikâhı kıyacak olan molla olduğu halde güvey göründü. Kısa süren nikâh sahnesine bizim katılmamıza izin verilmemişti. Ancak arkadaşım Zülfiye içerde neler olup biteceğini bize anlattı.

Molla önce güveye, "Bu genç kadını eşin olarak kabul ediyor musun?" diye soruyor. Cevap: "Ediyorum." Molla iki şahide dönüyor: "İşittiniz mi?" "İşittik."

Molla bu kez aynı soruyu geline soruyor. Ancak şahitlere dönerek cevabı işitip işitmediklerini sorduğunda, âdet olduğu üzere onlar gelini işitmediklerini söylüyorlar.
Genç kızın yeniden ve daha yüksek sesle "Evet!" demesi gerekiyor. Bunun üzerine molla genç çiftin mutluluğunu Allah'dan niyaz ediyor ve onları tebrik ediyor. Daha sonra yeni karı koca kendilerini ilk kez yalnız buluyorlar.

Ertesi sabah, evliliğin gerektiği biçimde gerçekleşmiş olup olmadığını öğrenmek görevi verilmiş olan iki yaşlı hanım, çevreden kendilerine yöneltilen "Oğlan hükümdar oldu mu?" sorusunu cevaplamak yükümlülüğünü taşıyorlar.

Güveyin babası genç kızı istemeğe gittiğinde, oğlanın eşine bir "köle" olacağını söylemişti. Oysa şimdi, eğer yaşlı hanımların cevabı "Evet" ise, damat artık evinde köle değil mutlak bir hükümdar hüviyetini kazanmıştır. Karısının dokuyacağı halıların gelirini de toplamak hakkına sahip olmuştur.

 

KOCASININ ÜZERİNE GETİRECEĞİ YENİ HANIMLAR EV İŞLERİNİN PAYLAŞILARAK AZALMASI ANLAMINA GELİYOR

Genç kıza gelince, o artık yeni bir aile düzeninin parçası olmuştur. Buradaki hayatını artık ev işleri, dokumacılık ve çocuk bakımı dolduracaktır. Kocası üzerine ikinci, ya da üçüncü, hatta dördüncü bir eş daha getirebilir. Aslına bakılırsa bu durum, eşlerden herbirisine düşen iş yükünün biraz daha azalması anlamına da yorumlanabilir.

Ancak genel olarak, hayat pek değişmeksizin akıp gidecektir. Küçük gülümsemeler, seyrek kahkahalarla geçen bu yıllar boyunca davranışlarında bir kraliçe inceliği taşıyan bu kadınların sihirli parmaklarından gerçek sanat eserleri doğacak, ünlü Türkmen halıları dokunacaktır.

Koca tezgâhlarda, en koyu kırmızılar arasında yer yer ışık ve gölge boyunca akıp giden dereciklerin oluşturduğu cennet sahneleri birbirine ulanır. Bu sahnelerde sanki kutsal kitap Kur'an'daki tavsirlerin yankılarını bulursunuz.

Dokumacılar tüm güçleriyle, sevinç ve hüzünlerini halıya dokuyarak çalışırlar. Kimi zaman tezgâhın üzerinde asılı duran beşikteki bebeği bile unuturlar mı acaba? Koca bir makasla yün düğümlerini kesip düzeltirlerken, kendimi kimi zaman sembolik bir davranış karşısında sanıyordum. Belki de her makas sallayışta kendilerini yeni baştan bu dünyadan kesip koparıyor, kaderlerine vakar ve sükûnet göstererek razı oluyorlardı.

Bitirilmiş sanat eserlerinde de belirli bir sembolizm olduğu söylenebilir. Aşiretten aşirete farklılık gösteren örüntüler, kimi zaman peşpeşe mevsimlerin temsilcisi gibidir. Kimi zaman da bu örünülerde, göçebe hayatının en temel ritimlerinden birisi olan develerin ayak seslerini işitir gibi olursunuz.

Dokumacı kadınları daha yakından tanıyacağımı umarak, çoğu zaman onların yanı başına diz çöküp, herbir halıyı oluşturan binlerce düğümden birkaçını da kendim atmayı denedim. Gülümseyen yüzleriyle, ellerime rehberlik etmeğe çalıştılar. Sorularımı cevaplayabilmek için ellerinden geleni yaptılar. Bilmediklerini gidip yaşlı bir komşu yada akrabaya sordular. İlgimi çeken eski geleneklerin ürünü halı figürlerinin adlarını öğrenmeğe çalıştılar.

Bütün bunlara karşılık ben onlara pek az şey verebildim. Belki birkaç aspirin tableti. Kimi zaman da küçük yara bereler, yada çalışmaktan kızarmış gözleri için elimden geldiğince yardımcı olmaktan öte birşey yapamadım. Onlar için en büyük armağanın oğlum Romain'in varlığı olduğunu görebiliyordum. Kendilerine tuhaf gelen her yabancı davranışında yürekten gülüyor, onun tabiiliğini canayakın buluyorlardı. Bu küçük yabancının kendi çocukları ile kolaylıkla kurduğu arkadaşlık, onların da sevgisini bir anda kazanıyordu.

Ne yazık ki günümüzde dokumacılardan bazıları artık geleneksel halı düzenlerini bırakıp yabancı diyarlardan gelen figürlere dönmeğe başladılar. Bu durum, uluslararası pazarların taleplerini karşılamak amacına dönük bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Aslında sözkonusu pazarların çekiciliği şimdilerde içinde erkeklerin çalıştığı dokuma işyerlerinin de açılmasıyla sonuçlanmıştır. Oysa önceleri dokumacılık yalnızca kadınların, evlerinde sürdürdükleri bir üretim faaliyeti niteliği taşımaktaydı.

Öte yandan artık eski kök boyaların da yerini kimyevî boyaların aldığı görülüyor. Bununla birlikte kadınların geleneksel boya kökü olan Rubia tinctorum bitkisinden inanılmaz güzellikte kırmızı boyalar çıkardıklarını kendi gözlerimle gördüm. Fakat küçük boy bir halı için gerekli yünü boyamak bile çok miktarda bitki köküne ihtiyaç gösteriyor ve bu da kimyevî boyaların üç katı daha pahalıya geliyor.

 

EV SAHİBİNİ ŞAŞIRTAN YAŞ GÜNÜ PASTASI

O gün Romain'in yaşgünüydü. Amuderya nehri kıyısında büyük bir Türkmen köyü olan Kaldar yöneticisinin evinde yemeğe davetliydik. İçinde bulunduğumuz odayı, iptidaî bir odun sobası tipi olan bir buharî ısıtıyordu. Işık için bir gaz lâmbası kullanılmaktaydı. Döşemeye serilmiş kilimler rahatça oturmamıza imkân veriyordu.

Köylülerden bir grup bizimle birlikteydi. Hepsi erkek olan bu kişiler, hükümdar misali ipek cübbelere sarınmış; başlarına, bir kraliyet tâcından geri kalmayacak muhteşem sarıklar sarmışlardı. Kendilerini asırlar öncesinin Oryantal tablolarından alınmış görüntüler sanabilirdiniz: İçlerinden bazılarının fildişi renkli yakışıklı çehreleri vardı. Kimisi yaşlı, yüzü kırış kırıştı. Birkaçının rengi ise sanki esrar alışkanlığından ileri gelen sarımtrak bir renkteydi. Hele bir tanesinin tam hayalimizdeki "kötü sultan" imgesini tıpatıp karşıladığını hatırlıyorum.

Oğlumuzun yaşgünü için küçük bir pasta hazırlamıştık. Üzerine, Fransa'dan bunca yol getirdiğimiz dört küçük mum oturtmuştuk. "İyi ki doğdun, Romain" diye yaşgünü şarkısını söylemeğe başladık. Romain eğildi ve bütün gücüyle üfleyerek mumları söndürdü. Türkmen dostlarımız bütün bunları dikkatle seyrediyor, ne olup bittiğini anlamağa çalışıyorlardı. Sonunda Romain'in herkese ikram ettiği pasta dilimlerini gülümseyerek aldılar ve oğlumuzun bu davranışı hepbirlikte alkışlandı. Dışarda soğuk bir kış rüzgârı esiyordu. Ama bizler içerde sıcak bir ortamda, dostlarımızın arasındaydık.

BAŞA DÖNÜŞ

    Afganistan Türkmenleri   

Afganistan... Türkmenler... Yazanlar: Sabrina ve Roland Michaud (National Geographic Dergisi, Kasım 1973)... Çeviri: Yalçın İzbul (1983)... İkinci Bölüm: Tükmen Düğünü...