Afganistan... Türkmenler... Yazanlar: Sabrina ve Roland Michaud (National Geographic Dergisi, Kasım 1973)... Çeviri: Yalçın İzbul (1983)... Üçüncü Bölüm: Türkmen Yaşamı...

 

Türkmen yaşamı

BOZKIRIN CESUR ATLILARI

(Afganistan Türkmenleri)

Üçüncü Bölüm

Türkmen yaşamı

 
 

Bu işin sırrı sulama sisteminde yatmaktadır. Su olduğu sürece topraktan pamuk, çeşitli tahıllar, sebze ve meyve bol miktarlarda alınır. Arazide açılmış olan su hendeklerinden kimisi yüzlerce yıl yaşındadır.


ESNAF İÇİN HUSUSİ SOKAKLAR

Ertesi gün pazar kuruldu. Romain'in çayı için şeker almak istiyordum. Türkmenler çayı şekersiz içerler. Tabiî çocukcağızın buna alışmasını bekleyemezdim.

Türkmen pazarları çok canlı bir kalabalığın biraraya toplandığı yerlerdir. Alışveriş için dörtbir yöreden buraya akın ettikleri anlaşılıyordu. Kimisi at, kimisi eşek, kimisi de deve sırtında gelmişlerdi.

Ticaret erbabı burada esnaf birlikleri, yahut loncalar halinde düzenlenmiştir. Bu örgütlenme, Ortaçağ Avrupa'sındaki düzenlenmeyi andırır. Her loncanın kendine has bir sokağı, sürekli bir yeri vardır. Dokumacılar ya da yün tarayıcılar, her birisi ayrı ayrı biraraya toplanmışlardır. Ayrı bir sokakta demirci ocaklarının sıralanmış olduklarını görürsünüz. Dükkâncılar terazilerinin arkasından sır dolu bir gülümseyişle size bakmaktadırlar. Kutsal bir kitap görünümündeki hesap defterlerinin sayfalarını çevirip dururlar. Her tarafta, hesap tahtalarının üzerine sıralanmış boncuk dizilerinin şıkırtıları işitilir.

Burada, bakırcıların çalışmasını saatlerce seyretmekten kendimi alamıyorum. İnsanlığın Orta Asya'daki tarihçesiyle yaşıt olan bir hünerle madeni ısıtıyor, şekillendiriyor ve çekiçliyorlar. Mücevhercilerden de gözlerimi ayıramıyorum. Yanlarında genç çırakları, erittikleri gümüş sikkelerden madalyonlar, bilezikler, gerdanlıklar ve çeşitli ziynet iğneleri şekillendiriyorlar. Bu sonuncuların içine, kişiyi kem gözlerden koruduğuna inanılan kırmızı akik taşından süs parçaları yerleştiriliyor.

Bir aralık Romain'in yanımda olmadığını farkettim. Besbelli mücevherlere benim kadar ilgi duymamıştı. Onu daha sonra bir porselen tamircisini dikkatle seyrederken buldum. Bu mesleği yürütenlere burada patragâr diyorlar. Yere oturarak çalışan bir usta, ayakları arasına sıkıştırdığı kırık bir kabı burgu ile deliyor. Sonra bir tel parçası yardımıyla, kısmen kil ve kısmen de yumurta akından yapılmış bir zamkla parçaları birleştiriyor. Bu yoksul ülkede en ucuz çay fincanının bile onarılmak üzere patragâra götürüldüğünü görürsünüz.

Daha sonra Romain'i kunduracılar sokağına götürdüm. Yeni bir çift ayakkabıya ihtiyacı vardı. Türkmen kunduraları küçük çocuklar için ideal sayılabilir. Çünkü sağ ve sol teki aynıdır. Dolayısıyla da çocuğun papuçlarını ters giymesi ihtimali kalmaz...

Kunduracılar çarşısında inanılmaz bir çeşitlilik ile karşı karşıya gelirsiniz. Uçları yukarı kıvrık, deve derisinden açık topuklu papuçlar... En yumuşak keçi derisinden yapılmış, evde giymek üzere hazırlanmış topuksuz kısa çizmeler... Küçük sarı çizmeler... At yada eşek derisinden, yeşil kakmalı kadın ayakkabıları... Yüksek topuklu süvari çizmeleri...

Çarşının bir başka yerinde, bildiğimiz parlak renkli muşambadan kesümiş, koca kafalı çivilerle yerlerine çivilenmiş şekillerle süslü tahta sandıklar görüyoruz. Bu sokakta ayrıca, sepet örgüsünden kuş kafesleri, tuhaf görünüşlü müzik âletleri, baharat ve katık çeşitleri, Andihoy yöresinden kervanlarla getirilen koca kayatuzu parçaları, Celâlabad'dan getirilen tatlı yada ekşi portakal yığınları var...

Az sonra Romain'in çok ilgisini çeken bir sahne ile karşılaşmıştık. Yaşlı bir adam biteviye tekrarladığı bir şarkı mırıldanıyor ve bir yandan da elinde tuttuğu, üzerinden dumanlar yükselen bir buhurdanlığı bir çocuğun kafasının üzerinde sallıyordu. Adam bir derviş idi. Buhurdanlığın içinde mangal kömürü yanıyor, üzerine yabanî sedef otu tohumlan atıyordu. Kendi dillerinde isfand adını verdikleri bu bitki tohumlarının kötü etkileri uzaklaştırdığına inanılıyordu.

Romain'i de nazardan korumak için dervişe iki portakal vermem yetti. Adamcağız daha sonra sokaktaki dükkânlara birer birer uğrayarak uzaklaştı. Her birisine sırayla girerek buhurdanlığını sallıyor, karşılığında para veya eşya topluyordu.

Tam o sırada minare şerefesinden müezzin'in sesi duyuldu. Burada ezan, öteki İslâm ülkelerinde yaygınlaşmış olduğu gibi plâktan okunmuyor, müezzin kendisi minareye tırmanıyordu. Bize gelince, artık gidip öğle yemeği için Roland ile buluşmamız gerekiyordu. Buluşma yerine gittiğimizde, kocamı bir berber dükkânından çıkarken gördük.

"Anne, bak! Babam sivri sakallı olmuş!" diye bağırdı Romain.

Oğlumuz gerçeği dile getiriyordu. Berber Roland'm sakalını öyle bir kesmişti ki, kocamı tıpkı Hac seferinden dönen bir Afgan bey'ine benzetmişti.

Şişman bir adamın çalıştırdığı küçük bir lokantada soğanla en brochette hazırlanmış karaciğer ve sıcak tava ekmeği yiyoruz. Aramızda bir tabak palao, yada plâvı paylaşıyoruz. Çünkü, bize göre çok yağlı ve ağır bir yemek.

Şişman lokantacı, "Ben bir oturuşta iki tabak palaodan az yemem," diye kendini övdükten sonra beni göstererek kocama soruyor: "Bu ufak tefek kadın senin tek karın mı? Bende benim gibi kanlı canlı iki tane var."

"Şimdi neden iki tabak palao yediğini anladım.' diyor Roland, "İki karı iki tabak palao; tek karı bir tabak palao!"

Buradan çıkıp bir çayhaneye giriyoruz. Ayakkabılarımızı çıkarıp, sıkıştırılmış toprak üzerine serili iyi cins halılar üzerine oturuyoruz. Yerli nüfustan kadınların çayhanelere girdiği görülmemiştir. Fakat yabancı bir ülkeden olduğumuz için bana izin veriyorlar. Üstelik girdiğimiz her yerde bizi oranın en iyi köşesine buyur ediyorlar. Burada da sobanın hemen yanıbaşına oturtulduk.

Duvarlarda yer yer nar çiçekleri, kuşlar ve kavun gibi şeylerin basit resimleri boyanmış, ayrıca çerçeveli resimlerle de süslemişler.

Türkmen pazarları

 

ACEMCE KONUŞAN KUŞ

Bulunduğumuz yerin ağaç dalları ve hasırotundan yapılma bölmeleri arasından güneş ışığı içeriye sızıyor, altın ve gümüş ibriklerle parlak bakır semaverlerin üzerine düşüyor. Işıklar misafirlerin ipek sarıkları ve çizgili capan'ları (kaftanları) üzerinde kelebekler gibi uçuşuyor. Giysilerin ince bir zevk gösteren çeşitli renkleri, her adamın nereli olduğunun işareti sayılmaktadır. Yeşil ve mor Mazar-ı Şerif, genellikle bej Sarepol, ve şarap rengi ise Akçik yörelerini belirliyor.

Tavan kirişlerinden birisinden sallanan bir kafesin içindeki myna kuşu acemce birşeyler söylüyor. Bu dil Afganistan'ın her yöresinde anlaşılabilen ortak bir anlaşma vasıtası sayılabilir. Biz de bir parça anlamağa ve konuşmağa başlamıştık. Bir başka sepet örgüsü kafesin içinde ise bir chukar kuşu bulunuyordu. Bu kavgacı küçük keklik türünü, üzerinde bahis oynanan kuş döğüşleri için besliyorlardı.

Çayımızı yavaş yavaş yudumlayarak içtik. Roland Hindistan'dan gelen kara renkli çayı, bense Çin kaynaklı yeşil renkli olanını tercih ediyoruz. Birincisinin insanı ısıttığı, ikincisinin ise ferahlık verdiği söylenir. Bu arada öteki misafirler arasında elden ele bir nargile dolaşıyordu. Aralarındaki hal hatır sorma ve haber alışverişini bir süre dinledik.

Sorulardan birisi şöyle: "Pazarın sıcak mıydı?" Bunun anlamı, "işler iyi miydi, iyi iş yaptın mı ?" oluyordu.

İçlerinden birisi bize hangi ülkeden olduğumuzu sordu. Aynı kişi Romain'e badem şekeri verdi. Oğlumuz ona Acemce teşekkür etti. Bütün çayhane misafirleri çocuğun bu davranışını takdir ve beğeni ile karşıladılar. Ona bu dilde sayı sayıp sayamayacağını da sordular. Romain 10'a kadar sayıları kolaylıkla sıraladı. Bu kendisi için güç bir iş sayılamazdı. Zaten gittiğimiz her yerde mutlaka birisi çıkıp ona sayıları saymayı öğretmeğe başlıyordu.

Bulunduğumuz çayevi bir kervansaray içinde yer alıyordu. Buraları kervanların konaklama yerleridir. Kervancılar kendileri için yatacak yer, hayvanları için de yem ve dinlenme yeri temin ederler. Ayrıca malların korunacağı depolama yerleri vardır. Kervansaraylar eskiden soygunculara karşı bir korunma yeri olarak da hizmet verirlermiş.

Bir kervansaray, ortadaki üstü açık avlunun çevresinde kare şeklinde yer alan bina ve duvarlardan oluşur. Avlu hayvanların barınması içindir. Şimdilerde ise, yavaş yavaş hayvanların yerini almakta olan motorlu araçların park yeri olarak kullanılıyor.

Çayevinden çıktığımızda kendimizi avluda bulduk. Tam o sırada dışardan avluya giren at üstündeki bir adam "Habardar!" diye bağırdı: "Dikkat edin! Çekilin!'' anlamına geliyormuş. Kenara çekildik. Adam atından indi ve hayvanı yere çakılı tahta bir kancaya bağladı.

Kervansaray işleticisine günlük konaklama için birbuçuk sent karşılığı bir ücret ödedi. Hayvanına yem için aynca ödeme yapılacaktı. Yem için ücret tarifesi, hayvanına göre değişiyordu.

Kervansaray işleticisi, kendi gelirine hayvan gübrelerini toplayıp satarak katkı sağlar. Bu ek gelirden sağladığı kazanç, gübrenin cinsine ve içine ne ölçüde saman ya da ot karışmış olduğuna göre değişir. Yemek ateşi için en makbulü koyun gübresidir. Ufak kalıplar haline getirilen inek ve eşek gübresi ise çok iyi bir ısınma yakıtıdır ve ayrıca da sivrisinekleri uzaklaştırdığına inanılır.

Biz seyrederken, kervansaray işleticisi hayvan gübrelerini biraraya toplamağa başlamıştı bile. Romain bu ilginç işte ona yardımcı olmak için can atıyordu. Çocuğu güçlükle vazgeçirebildik.
 

GAZ LAMBALARININ VERDİĞİ GÜVEN HÎSSÎ

Akşama doğru yeni misafirler gelmeğe başladı. Bunlar kış günlerini bozkırda yolculuk ederek geçiren büyük kervanların sürücüleriydi. Develere yüklenmiş olarak un, hayvan yemi, pamuk, tuz ve mangal kömürü taşıyorlardı.

Gecenin karanlığı artık inmişti. Pazar yeri çoktan kapanmıştı. Terkedilmiş sokaklarda gece bekçileri dolaşıyor, karanlıkta birbirlerine seslenerek irtibatlaşıyorlardı.

Kepenkleri indirilmiş çarşıda her üç ya da dört dükkânda bir dışarıya küçük bir gaz lâmbası asmışlardır. Bunların çevreye fazla ışık verdikleri söylenemez. Ancak geceyarısı, köpek havlamalarıyla uyanıp pencereden dışarı baktığımda bu küçük titrek ışıkların bile bana bir güven hissi verdiğini hatırlıyorum.

Ertesi sabah otomobille Şeberhan'a doğru yola çıktık. Yol, bozkırın uçsuz bucaksızlığı içinde eğri büğrü bir dizi telefon direğinin çizdiği çizgiyi izliyordu. Mevsimlerden kıştı. Yerde kar vardı. Bu mevsimde güneş arada bir karları eritir, altındaki toprağı yumuşatırdı. Böyle zamanlarda kamyonlar çamura gömülür, yerde derin tekerlek izleri bırakırlardı.

Türkistan ikliminin sıcak ve soğuk ısı dereceleri arasındaki muazzam farklılık ülkeye "yelpazeler ve kürkler memleketi" ünvanını kazandırmıştır. Sıcak yaz mevsimi boyunca bir damla bile yağış düşmez.

Yolculuk boyunca telefon direklerini gözden kaybetmemeğe dikkat etmiştik. Çünkü çok sayıdaki kamyon izleri arada bir başka yönlere kıvrılıyor ve bunları izlemek çok zor oluyordu.

Romain birden "Tong! tong!" sesleriyle bizi uyardı. Keskin gözleriyle ilerde bir kervan görmüş, Türkmen'lerin deve çıngıraklarına verdikleri ismi yankılayarak bize doğru yaklaştığını haber vermişti.

Kervancıbaşı çıngırağı dizideki son devenin boynuna bağlar. Genellikle beşten onikiye kadar hayvan peşpeşe sıralanarak aradaki irtibat halatlarla sağlanır. Sondaki çıngırak, eğer kervancılar uykuya dalacak olurlarsa, hırsızların arkadaki hayvanları sıradan çıkarıp götürmelerine karşı düşünülmüş bir tedbirdir. Çıngırak sesinin kesilmesi böyle bir durumda kervancıların uyanıp kendilerine gelmelerini sağlayacaktır.

Durup, kervanın yanımızdan geçişini seyrediyoruz. Telefon direklerinin çizdiği hattı tam dik doğrultuda geçerek yollarına devam ediyorlar. Ancak yollarını kaybetmeyeceklerini biliyoruz. Görünüşte bozkırda nirengi noktaları yoktur. Fakat, tıpkı kendilerinden önce atalarının da yaptığı gibi, güneş ve yıldızlara bakarak yollarını bulacaklardır. Bu bakımdan açık deniz yolcularından farklı olmadıkları düşünülebilir.

Ülkenin bu kesiminde üç yıldan bu yana kuraklık hüküm sürmekte olduğunu öğrenmiştik. Kuraklık süresince sürüler yüzde seksene varan oranlarda kırılmışlardı. Buna rağmen bozkırda koyun ve keçi sürülerine rastlıyorduk. Romain'in büyük arzusu sürülerin içine dalıp hayvanları sevmekti. Fakat çobanlar yanlarındaki koca köpekleri emniyete almadıkça buna için veremezdik. Çünkü bu hayvanlar gerçekten çok tehlikeli olabilirler.

Çoğu zaman bir çoban küçücük kıvırcık tüylü bir kuzuyu yakalayıp çocuğun sevmesi için ona uzatıyordu. Bu genelde Türkmen'lerin ünlü karakul koyunudur. Astragan kürkleri işte bu sevimli yaratıklardan elde edilir. Sözkonusu kürk çeşidine verilen ad, Volga nehri üzerinde büyük çapta sevkiyatın yapıldığı liman şehrinden geliyor.

Hayvanın derisinin elde ediliş şekli ise oldukça acımasızdır. Kürkün bir cinsi için kuzular doğduktan hemen birkaç gün sonra öldürülür. Hatta daha iyi cins bir kürk için, doğum yapacak olan koyunun kendisi boğazlanarak, karnındaki kuzunun postu soyulur.

Romain'in şimdi sevip okşamakta olduğu kuzu, neslin devamı için seçilmiş olanlardan bir tanesiydi. Büyüdüğünde son derece dayanıklı bir hayvan olacaktı. Yörenin iklimi için dayanıklılık ilk şarttır. Bu hayvanlar kuyruklarında fazladan yağ depo ederler. Otların sararıp kuruduğu yaz mevsimi boyunca hayvan, beslenme amacıyla bu yağ deposuna baş vuracaktır.
 

KURAK TOPRAKLARDA ZENGİN HASAT

Yolumuza devam ediyoruz. Gökte kapkara renkleriyle kalabalık karga sürüleri görüyoruz. Kasvetli görünüşlü köylerin yanından geçiyoruz; önce çamura, sonra kuma, sonra yine çamura saplanıyoruz. Bozkırda, kara topraktan kum tepeciklerine kadar karşınıza herşey çıkabilir. Böyle durumlarda çevredeki halk yardımımıza koşuyor ve elbirliğiyle aracımızı sağlam zemine çıkarıyoruz.

Yazları kurak, kışları çamur içinde olmasına rağmen, Amuderya'nın güneyinde kalan düzlükler öteden beri verimli ürünleriyle ün salmıştır. Buralara eskiler Bactria adını verirlerdi.

Bu işin sırrı sulama sisteminde yatmaktadır. Su olduğu sürece topraktan pamuk, çeşitli tahıllar, sebze ve meyve bol miktarlarda alınır. Arazide açılmış olan su hendeklerinden kimisi yüzlerce yıl yaşındadır.

Eğer Türkistan'ın dutları, bademleri, armut ve narları için "iyi cins" sıfatı ile yetiniyorsak, üzüm ve kavunları için ise "mükemmel" sözcüğünden gayrısı haksızlık olur. Buralarda üzüme meyvelerin şahı gözüyle bakılır. Kavun ise muhakkak ki hepsinin sultanıdır. Bazı tür ince kabuklu Türkmen kavunlarının olgunlaştığında, yoldan geçen bir atın nal sesinden bile etküenip çatlayarak açılacağı dillerden düşmez.

Afgan Türkistan'ında 400 000 dolayında Türkmen yaşadığı sanılmaktadır. Bu ortalama bir belirlemedir. Çünkü bugüne değin herhangi bir sayım yapılmış değildir. Ayrıca, bölgede yaşayan tek nüfus Türkmenler değildir. Daha kalabalık gruplar halinde Özbek'ler de bu yöreleri paylaşmaktadır. Bunun ötesinde, hemen her yerde, ülkenin son fâtihleri olan Paştun'lara [Paştun veya Peştun] rastlanılmaktadır. Bu toprakların ilk sahipleri olan Tacik'ler ve birkaç küçük Arap kolonisini de unutmamak gerekir.

Bununla birlikte, Türkistan'a kendisine has özelliklerini kazandıranlar Türkmen'lerdir. Kendilerine kimi zaman kara halk adını yakıştırdıklarını görürsünüz. Çünkü siyah renk hayatlarının önemli yönlerini temsil etmektedir. Nitekim, kara renkli bir koyun türü olan karakul sürüleri çoğu zaman Kara Kum'da otlatılmağa çıkarılır. Burası, büyük kısmı Sovyetler Birliği'nde kalan, kara renklerin hakim olduğu bir çöldür. Öte yandan Türkmen çadırlarının yemek pişirmek için yakılan ateşlerin dumanından kısa sürede karardığı görülür. Aralarından bazılarının kara han tutkusuna yakalanmış olduklarım da unutmamak gerekir. Bu, yörede esrara verilen isimdir.

BAŞA DÖNÜŞ

    Afganistan Türkmenleri   

Afganistan... Türkmenler... Yazanlar: Sabrina ve Roland Michaud (National Geographic Dergisi, Kasım 1973)... Çeviri: Yalçın İzbul (1983)... Üçüncü Bölüm: Türkmen Yaşamı...