161 --
Hide from --
saklamak / saklanmak...
They were hiding from the police..
Polisten saklanıyorlardı.
You can't hide these facts from the
public forever.
Bu gerçekleri halktan sonsuza değin
saklayamazsınız.
162 --
Hinder from --
engellemek...
There's nothing you can do to hinder
me from leaving at once.
Derhal gitmemi engelleyecek
yapabileceğin hiçbirşey yok.
163 --
Hint at --
ima etmek...
Now, what are you trying to hint at?
Şimdi, neyi ima etmeğe çalışıyorsun
sen?!
I think he was trying to hint at the
possibility of a new and more terrible landslide.
Sanırım, yeni ve daha müthiş bir
heyelan olasılığına işaret etmeğe çalışıyordu.
164 --
Hope for --
ummak, ümit etmek...
I don't hope for much.
Pek fazla birşey ümit etmiyorum.
Fazla ümidim yok.
Let's hope for the best.
Umalım en iyisi olsun... Umarım en iyisi olsun...
165 --
Impose
on
--
"empoze" etmek, zorla yaptırtmak...
No new duties were imposed on
wines and spirits in this year's budget.
Bu yılki bütçede alkollü içkilere
yeni hiçbir vergi konulmadı.
166 --
Impress on/upon
--
kuvvetli izlenim bırakmak...
His parting words are strongly
impressed on my memory.
Ayrılış sözleri belleğime
kazınmıştır...
167 --
Increase in
--
artmak...
As people out of work continued to increase in numbers, a new crime wave hit
the city.
İşsizlerin sayısı arttıkça, kenti
yeni bir suç dalgası sardı (çarptı).
168 --
Indulge
in
--
kendine izin vermek,
kendine hoşgörülü davranmak...
He seldom indulges in the luxury of
allowing himself a fevv days off.
Kendine birkaç gün tatil yapma
lüksünü bile çok görür; böyle bir tatil yapması enderdir.
169 --
lnquire into
--
soruşturmak...
The committee is currently inquiring into the matter.
Komite halen konuyu araştırıyor /
soruşturuyor.
170 --
lnsist on
--
üzerinde ısrar etmek...
I insist on their paying up in full before we deliver the goods.
Malları teslim etmeden önce ödemeyi
tam yapmaları konusunda ısrarlıyım.
171 --
Introduce smb to
smb
--
tanıştırmak...
I'm going to introduce you two to
one another, but beyond that, you'll be on your own.
İkinizi birbirinizle tanıştıracağım. Onun ötesi, artık kendi işin...
172 --
Invest in
--
yatırım yapmak...
I'm planning to invest a certain
amount of my inheritance in your company's shares.
Bana
kalmış olan mirasın bir bölümünü şirketinizin hisse senetlerine yatırmayı
planlıyorum.
173 --
Invite smb to sth
--
davet etmek, çağırmak,
çağrıda bulunmak...
You didn't forget to invite your
best friend to your party, did you?
En iyi arkadaşını partine çağırmayı
unutmadın, değil mi?
All our members are invited to
contribute, and to make use of, our resources section.
Bütün üyelerimizin kaynaklar bölümümüze katkıda bulunmaları ve
kullanmaları rica olunur. (=kendilerini bunları yapmağa davet ediyoruz.)
174 --
Jest on
--
şaka yapmak, lüzumsuz
sululukta bulunmak...
He has a most irritating habit of
jesting on serious matters.
Ciddi konularda şaka yapmak gibi çok
cansıkıcı bir huyu var.
175 --
Join in
--
katılmak...
I'll join in the game in a minute.
Bir
dakika sonra (=az sonra) oyuna katılacağım.
176 --
Joke about
--
hakkında şakalar yapmak,
hafife yada sarakaya almak...
You shouldn't joke about such
matters.
Böyle ciddi konuları şakaya vurmamalısınız.
177 --
Joke with
--
şakalaşmak veya şaka
yapmak, hafife yada sarakaya almak...
I'll teach you that I'm not a man
to joke vvith!
Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Benimle şaka yapmak ne demekmiş
göstereceğim sana. (Ki arkasından yumruk gelebilir.)
Oh, come on; I was only joking
with you.
Aman boşver yahu. Sadece şaka yapıyordum.
178 --
Judge smb by sth
--
belli bir
yönüne bakarak/dayanarak hakkında bir hükme varmak...
You must not judge people by their
outward appearance.
İnsanları dış ghörünüşleri ile yargılamamalısın.
179 --
Jump at conclusions
--
fazla düşünmeden bir sonuca varmak
(ki çoğu zaman yanıltıcı olur)...
You mustn't jump at conlusions by
people's outward appearance.
İnsanların kılık kıyafetine bakarak kendileri hakkında acele hükümlere
varmamalısın.
Jump at an oppurtunity
--
fırsata balıklama atlamak...
He jumped at the opportunity.
Üstüne atladı.
Balıklama daldı.
Jump at an idea
--
(çoğu zaman çaresizlikten veya fazla düşünmeden)
bir fikre
balıklama atlamak...
He jumped at the idea.
Üstüne atladı.
Balıklama daldı.
Jump
over
--
üzerinden atlamak...
The horse jumped over the
fence easily.
At çitin üstünden kolaylıkla
atladı.
180 --
Know smb by sight
--
simaen tanımak...
I know him by sight.
Kendisini simaen
tanırım. Konuşmuşluğumuz yok..
Know of
--
bilmek, hakkında bilgisi olmak...
I know of an excellent restaurant where we can have local dishes.
Yerel yemekler bulabileceğimiz
mükemmel bir lokanta biliyorum.
181 --
Laugh about/at
--
bir kimse veya şey hakkında gülmek
(aleyhinde nüansı var)...
What were you two laughing about?
Siz ikiniz neye gülüyordunuz bakiim
(=bakayım)?!
Laugh at, laugh
with: In a farce we laugh at
the characters, but in a comedy we laugh with them.
Kaba komedide karakterlerin haline
güleriz; gerçek komedide ise karakterlerle birlikte kendi halimize güleriz,
dünya ahvaline güleriz. (Serbest çeviri)
182 --
Lean on my arm:
Koluma yaslan...
to lean
out of the window
pencereden sarkmak...
to lean over
the table
masanın üzerine eğilmek...
to lean against
the wall/door
duvara/kapıya
yaslanmak...
to lean on
others for support
yardım/destek almak
için başkalarına yaslanmak/sırtını vermek...
to lean one's
elbows on the table
dirseklerini masaya koymak/yaslamak
(yemek yerken çok ayıptı eskiden)...
to lean to/towards
a certain opinion or creed
belli bir fikir veya
doktrin eğiliminde olmak...
183 --
Listen to
--
dinlemek, kulak vermek...
This man must be listened to.
Bu adamın sözlerine kulak
verilmeli...
Sorry, I vvasn't listening to it; I was thinking of something else.
Özür dilerim, dinlemiyordum; başka
birşey düşünüyordum...
184 --
Live by hard toil
Hayatını güçlükle kazanmak...
to live on
a certain income
Belli bir geliri ile
hayatını sürdürmek...
to live within
one's means
Ayağını yorganına göre uzatmak...
to live
beyond one's means
Müsrif olmak, har vurup harman
savurmak...
to live out/through a terrible night
(Deneyimini) yaşamak
/ geçirmek / başına gelmek...
to live in a town/ in the country
Kentte yaşamak, köyde
(kırsal kesimde) yaşamak...
to live up to one's
reputation
Şanına şöhretine yaraşır yaşamak,
kendisinden beklenilen davranışları sergilemek (genellikle olumsuz
nüansla)...
185 --
Match smb in
--
aynı ayarda/düzeyde olmak, eşi menendi olmak...
No one here can match her in chess.
Buradaki kimse onunla
satrançta boy ölçüşemez...
(to match = birbiri
ile uyumlu olmak demektir. FB, BJK ve GS "maç" yapıyorlar, çünkü her üçü de
aynı kümedeler ve "eşleşebiliyorlar".)
186 --
Marvel at
--
hayranlık ve şaşkınlık karışımı bir duygu duymak
(bağlama göre biri yada ötekisi ağır basabilir)...
We
all marvelled at the stranger's courage and self-confidence.
Yabancının cesaret ve
özgüveni karşısında hepimiz hayranlıkla karışık bir şaşkınlık duyduk.
187 --
Mediate between --
arabuluculuk etmek...
Turkey has made no offer to mediate
between the two warring sides, it was disclosed yesterday.
Dün açıklandığına göre, Türkiye savaşan
iki taraf arasında herhangi bir arabuluculuk teklifinde bulunmadı.
188 --
Meddle with/in --
işlerine karışmak, burnunu
sokmak...
Don't you ever meddle in my affairs
again!
Sakın bir daha işlerime burnunu
sokmayasın!
Who has been meddling vvith my papers again?
Yine kim karıştırmış benim
kağıtlarımı (=evraklarımı, yazılarımı) bakiim?!
189 --
Meet with --
....... ile karşılaşmak, .......
ile sonuçlanmak...
Their business enterprise has met
vvith great success.
İş girişimleri (=gerçekleştirdikleri
teşebbüs) büyük başarı ile sonuçlandı. NOT: Tabiatıyle, fiilin öteki anlamı
olan "buluşmak" anlamı da geçerli olabilir:
The two men
met with Satılmış Taşsatar, the sales manager of the firm, and finalized
the agreement.
İki adam, Şirketin satış müdürü
Satılmış Taşsatar ile buluşarak (=toplanarak) anlaşmayı sonuca bağladılar.
190 --
Mistake smb for smb --
yanılgıyla başkası sanmak...
In
the dark, they mistook him for an enemy soldier.
Karanlıkta onu bir düşman askeri
sandılar.
191 --
Mourn for/over --
yasını tutmak...
The nation is mourning for the loss
of its great leader.
Ulus, büyük liderinin kaybının
yasını tutuyor.
192 --
Object to --
itiraz etmek, karşı çıkmak/olmak...
Do you object to your students'
smoking in your presence?
Öğrencilerinizin yanınızda
(=huzurunuzda) sigara içmelerine izin veriyor musunuz?
193 --
Operate on
--
(tıp) ameliyat etmek...
The patient was operated on last Wednesday.
Hasta geçtiğimiz Çarşamba günü
ameliyat edildi.
194 --
Part with
--
ayrılmak
(bir kimse yada
nesneden)...
He'll never agree to parting vvith
his beloved old typewriter.
Sevgili eski daktilosundan
ayrılamağa asla razı olmayacaktır.
195 --
Pass for --
yerine geçebilmek (= o kişi
sanılabilmek)...
With
all that theatrical make-up, she could easily pass for a Japanese geisha.
Bunca tiyatrovari makyaj ile, insanlar onu kolaylıkla bir Japon geyşa
sanabilirler.
196 --
Pass from ...... to ......
--
(fiilin kendi anlamı)...
The speaker kept passing from subject to subject.
Konuşmacı konudan
konuya geçip duruyordu.
(keep + gerund,
süreklilik belirtir.)
197 --
Pass by --
önünden veya yanından geçmek...
She passes by my window every
evening.
Her akşam penceremin önünden
geçiyor.
198 --
Perish with --
......den dolayı mahfolmak,
yokolmak, ölmek...
I would rather give up this whole project than perish vvith this unbearable
cold. (So said the one who didn't climb the Everest.)
Bu dayanılmaz soğuktan ölüp
gitmektense, bütün bu projeden vazgeçmeyi yeğlerim. (Öyle dedi Everest'e
tırmananamayan birisi...)
199 --
Persevere in --
direnmek, sebat etmek...
Despite all her misfortunes, she
persevered in her studies.
Başına gelen bütün talihsizliklere
rağmen, çalışmalarında sebat etti. (Örneğin, bağlamın gelişine göre:
"okulunu bitirmekte direndi".)
200 --
Persist in --
ısrarlı, ısrarcı veya kalıcı
olmak...
Though he has been twice warned
against it, he persists in doing it his own way.
İki kez uyarılmış
olmasına karşın, kendi bildiğini okumakta ısrar ediyor.