Türk Öğrencilerin Yaygın İngilizce Yanlışları -- 03 : Sözcük Kullanımı

telaffuz yanlışları   index   kelime yanlışları

 

sözcük yanlışları

TÜRK ÖĞRENCİLERİN YAYGIN İNGİLİZCE YANLIŞLARI -- 03

KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

Notorious Confusables - 01

sözcük kullanım yanlışı

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

Bütün örnekler özgündür  ve  buradaki amaç doğrultusunda özel hazırlanmıştır. Kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz Emeğe saygı lütfen.

YAYGIN SÖZCÜK KULLANIM YANLIŞLARI -- 01

ALFABETİK LİSTE

A  --  C

        

 ability  - --    capacity

 kavram yanılsaması

"Ability" çoğunlukla insanlar ve hayvanlar için kullanılır;  "Yetenek, yapabilirlik" kavramı iletir. Kendisinden sonra mastar (the infinitive) alır.

"Capacity" canlılar kadar, mekanlar ve nesneler için de geçerli bir kavramdır. "Yeterlilik" veya "yapabilme, yerine getirebilme gizilgücü" gibi anlamlarda kullanılır. İlgeç olarak "for" alır. "Hacim" kavramı ile olan ilişkisi yaygın bilinir. ["Gizilgüc" güzel bir Türkçe sözcüktür; fakat tabii her bağlamda karşılık olamıyor.]

doğru örnek Thanks to his great popularity, Müslüm Gürses has the ability to fill any huge stadium to its capacity.

doğru örnek Popularity with the wealthy does not come easily to an architect. One must have the/an ability to transform a building into a status symbol as well as willingness and capacity for hard work.

 

 accept  - --    expect  - --    except

 ses ve yazılım benzerliği

İlk ikisi birer fiil; üçüncüsü bir ilgeçtir (preposition) veya bağlaç (conjunction) işleviyle kullaılabilir. [Ayrıca, fiil olarak kullanılması da olanaklıdır; "to exclude" anlamındadır.] ["Except" için varyant form: "excepting". -- Öte yandan, "except for" kalıbı yalnızca ilgeç işleviyle kullanılabilir.]

doğru örnek Everyone except you has got here on time. To tell you the truth, I wasn't quite expecting any delay on your part. Well, I suppose I have to accept your excuses, except that part about losing contact with the rest of the group.

doğru örnek We waited there not quite knowing what to expect except that we would have to accept whatever terms they would offer us.

 Q  --  I'm ............... an answer within a few days.

a. expecting
b. hoping
c. excepting
d. waiting
e.
accepting

doğru sözcük    

 

KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 access  - --    excess

 ses benzerliği

access = erişim, geçiş, ulaşım (= erişme)

excess =aşırılık, fazlalık

doğru örnek The number of people who sought access into the concert hall was in excess of a thousand. = Konser salonuna girmeğe çalışan insanların sayısı binin üzerindeydi.

 

 adapt  - --    adopt

 ses / yazılım benzerliği; kavramları karıştırma

to adapt = uyarlamak, uyarlanmak ("adapte" olmak veya etmek)

adopt = 1. benimsemek; 2. evlat edinmek

doğru örnek The government will have to adopt new policies to help immigrant workers adapt to a different cultural climate.

 

 adolescent  - --    adolescence

     kişi - --   nitelik

adolescent = ergen, yeniyetme (kişi)

adolescence = 1. ergenlik çağı, yeniyetmelik çağı; 2. bu çağda olma durumu/niteliği

doğru örnek The trouble with many adolescents is that they never seem to grow out of adolescence.

 

 advice  - --    advise

  ad - --   fiil

  ıd-VAYS - --   ıd-VAYZ

doğru örnek I need your advice. What would you advise me to do? Just tell me please: what's your advice?

NOT: "device - devise" ikilisi de böyledir.

 

 affect  - --    effect

  fiil - --   ad

Lütfen çok dikkat ediniz. Neredeyse kurumlaşmış bir yanlıştır.

"To affect" bir fiildir = etkilemek...

"Effect" (ad) sözcüğü ise, Türkçe'ye çoğunlukla "etki" sözcüğü ile çevrilen bir kavram içerir. [Temel anlamı "yol açılan sonuç" tur. Örnek: "cause and effect" = sebep ve sonuç.)

Örnekler:

doğru örnek How does this pill affect a person's stomach? = Bu hap kişinin midesini nasıl etkiliyor, herhangi bir etkiye yol açıyor mu?

doğru örnek What side effects does it have on the liver? = Karaciğer üzerinde ne gibi yan etkileri var?

İşte bir-iki küçük sorucuk:

 Q  --  How did the island's humid climate ............... his health? (rutubetli iklim)

a. affect
b. effect

doğru sözcük  

 Q  --  These changes will have no ............... on the economy.

a. affect
b. effect

doğru sözcük  

 Q  --  These changes will have no ............... on the economy.

a. affects
b. effects

doğru sözcük  

DİKKAT: Ayrıca "to effect" fiilini de not ediniz: "to bring about" = "neden olmak, olmasını sağlamak" gibi anlamlarla: "The government hopes that this new tax will effect a more balanced state budget."

 

 aide  - --    aid

 sesdeş sözcükler

aide = (isim) yardımcı, mihmandar, danışman, maiyetten kişi

[Ayrıca fiil olarak, to aide = to aid = yardım etmek, yardımcı olmak]

aid = (isim) yardım

[Ayrıca fiil olarak, to aid = to aide = yardım etmek, yardımcı olmak]

doğru örnek They weren't alone in this; they were aided by one of the King's aides, whose authority proved a valuable aid in securing them a trouble-free access into the palace premises.

 Q  --  The other day, I came across a downloadable self-study English Course sold at an exorbitant price via the Internet. I wrote to them and asked: "What special features or functions does your system offer that will ............... me in learning the course content?"

a. aide  
b. aid
c. either verb will do
d. neither verb is suitable

doğru sözcük  

 

 all ready  - --    already

 gramer bilgisi

"All ready" sıfat kategorisinde değerlendirilebilir ve anlamı "tümüyle hazır, tümüyle hazırlıklı" olur.

"Already" bir zarftır; İngilizce anlamı: “by or even before the time specified” veya “even now”. Uygun Türkçe çeviriler: 1. "daha şimdiden"; 2. "zaten"; 3. "...mış bulunuyor".

doğru örnek Are you all ready to begin? (Tümüyle/tamamen hazır mısınız?)

doğru örnek He's here already...  She's already an hour late. (Daha şimdiden / zaten bir saat gecikti.)

Dikkat: Are you all ready to begin? ("Sizler hepiniz" başlamağa hazır mısınız?)("All sözcüğünden sonra "es" veriniz.)

KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 all together  - --    altogether

all together = hep birlikte (= collectively)

altogether = tümüyle, kesin ve son olarak, tüm sonuç itibariyle, tümüyle bakıldığında/değerlendirildiğinde

doğru örnek They tried to climb aboard all together, which was altogether stupid.

doğru örnek Altogether, I thought it was a fine performance... I was altogether very pleased to be there, as the orchestra bowed to the audience all together.

Not: Eğer, "all" ve "together" sözcüklerinin arasına başka sözcükler yerleştirdiğinizde anlam bozulmuyorsa,  "hep birlikte" anlamı geçerlidir: “We must put these books all together on the shelf." = “We must put all these books together on the shelf." Bu durumda "all" ve "together" sözcüklerini ister yanyana ister birbirinden ayırarak kullanabilirsiniz.

Oysa, **"They all decided to cancel the game together," tümcesi geçersizdir. "They decided to cancel the game altogether," tek seçenektir. Demek ki, "altogether" tek sözcüktür.

 

 allude  - --    elude

to allude = gönderimde bulunmak, anmak

to elude = yakalanmamak; ele geçmemek, yakayı sıyırmak (çoğu zaman mecazi: gözden / dikkatten kaçmak)

doğru örnek Our boss often alludes to his past work experiences when he is explaining some difficult procedure to us.

doğru örnek The thieves were able to elude the police for several weeks.

doğru örnek She would often allude to her childhood, and tell us how she always eluded the other children in a game of hide-and-seek. [hide-and-seek = saklambaç oyunu]

doğru örnek The precise definition eludes me at the moment. [= Şu anda tam tanımı aklıma gelmiyor; şu anda yapamıyorum (ama sanıyorum var ve mümkün.)]

 

 allusion  - --    illusion

allusion = gönderim, atıf (= reference)

illusion = yanılsama, ilüzyon

doğru örnek In his speech, he made several allusions to the new government policy, stressing that it was only designed to give an illusion of reform.

 

 alternate  - --    alternative

alternate = sırayla; ardarda sırayla; bir o bir ötekisi (sıfat) (ayrıca fiil olarak)

alternative = seçenek (ad)

doğru örnek The two soloists took alternate turns, each presenting works from their own repertoire. They were expected to give priority to classical music, but could opt for jazz songs as well, as an alternative, if they wished so.

doğru örnek We had no other alternative but to take alternate turns in rowing the boat. [veya, "no other alternatives" olanaklı.]

"To alternate" şeklinde, fiil olarak kullanmak olanağı vardır; iki veya ikiden fazla şey "arasında sırayla" anlamı verecektir.

doğru örnek His speech alternated between being very funny and being very weird.

doğru örnek His speech alternated between the funny, the grotesque, and the dumb.

 

 ambivalent  - --    ambiguous

 kavram kargaşası

ambivalent /æm--vılınt/ = olumlu mu olumsuz mu olduğu belli olmayan, belirtilmekten kaçınılmış, her iki şekilde de yorumlanabilecek bir duygu veya görüş sergileyen tavır. Kişi kendi tepkisini de tam çözgüleyemiyor ve ikircikli durumda olabilir.

ambiguous  /æm--guıs/ = yeterince açık değil, belirsiz, müphem... (= not clear enough... not clearly defined.)

If something is ambiguous it has clearly more than one possible meaning, and so it is obscure or difficult to understand. On the other hand, "ambivalence" means an uncertain or unstated attitude or feeling towards someone or something, which may even mean that the person himself is quite undecided on the issue.

doğru örnek When I asked my wife if she approved of my decision, she gave me an ambiguous answer. Obviously she had ambivalent feelings about the subject.

doğru örnek Their message was perfectly clear and not in the least ambiguous.

doğru örnek Children whose parents separate may develop ambivalent feelings toward marriage as an institution.

doğru örnek I was very much confused. I had ambivalent feelings about the ambiguous situation we had got ourselves into.

 

 amoral  - --    immoral

 ön-eklerin yanlış değerlendirilmesi

amoral = ahlak tartışmalarına konu edilemeyecek konu ve davranışlar vardır; örneğin bebeklerin, hayvanların davranışları yada doğa olayları ahlak açısından değerlendirilemez.

immoral = ahlaka aykırı, ahlak yoksunu, ahlaksız.

doğru örnek Taking an "amoral" attitude and remaining indifferent in the face of an overt injustice certainly seems a lot more shocking than being immoral in actual fact.

 

 amusement park  - --    theme park

Birinci tip eğlence parkları genel beğenilere hitap ederken; ikinci tip niteliğinde olanlar ise belli bir "konu" üzerine odaklanmıştır. Diyelim ki yalnızca "uzay" konulu gösterim ve oyunların yer aldığı bir düzenleme için "theme park" terimi daha uygundur.


 

 annoy  - --    aggravate

Formel İngilizce'de Eşanlamlı DEĞİL'dirler.

to aggravate = daha kötüye gitmesine neden olmak,  kötüleştirmek, alevlendirmek, azdırmak... DİKKAT: "Eğitimsiz" kişi damgası yemek istemiyorsanız, bu sözcüğü -- en azından İngiltere'de -- "annoy"(= kızdırmak, sinirlendirmek) anlamında asla kullanmayınız.

doğru örnek I was annoyed that the situation was further aggravated by my friend's careless conduct.

doğru örnek The situation was further aggravated by the fact that we were having an usually dry season. Particularly annoying was the fact that the authorities seemed all too helpless.

 

 ascent  - --    assent

 sesdeş sözcükler : /ı-SENT/

ascent = çıkma, yükselme, yukarı hareket

assent = rıza gösterme, onaylama

doğru örnek Now that they had secured the local tribesmen's assent, they could resume their ascent toward the peak.

  "Ascent" sözcüğü fiil formunun "to ascend" olduğuna dikkat ediniz. Aynı durum, bunların karşıtanlamlıları olan "descent, to descend" için de geçerlidir.

  "Assent" sözcüğünün fiil formu ise aynıdır: "to assent".

 

 a while  - --    awhile

while = (ad) süre (çoğunlukla, çok uzun olmayan bir süre)

awhile = (belirteç) bir süreliğine, bir süre için

doğru örnek I'll be back in a while. Can you wait awhile? Bir süre sonra döneceğim. Birsüre (biraz) bekleyebilir misin? (DİKKAT: "in" ilgeci, zaman belirten ifadelerde çoğunlukla "sonra" anlamı verir.)

 

 backward  - --    backwards

backward : sıfat veya belirteç (zarf)

backwards : yalnızca belirteç (zarf)

doğru örnek In a backward country, the economy always seems to slide backwards. (veya, slide backward...)

Çıkış yolu, emin değilseniz, her iki durumda da "backward" sözcüğünü tercih etmek olur.

 

 bad  - --    badly

bad : sıfat (adjective)

badly: belirteç (adverb)

doğru örnek She felt bad about her boyfriend's behaving badly at the party. İlişkilendirici (linking) fiillerle sıfat kullanmak gerektiğini unutmayınız.

 

 beside  - --    besides

beside: yanında

besides: ayrıca, 'ın dışında, 'dan başka, 'e ilaveten

[Bu konu aslında sanılabileceğinden daha karmaşıktır. Burada şunu söylemekle yetineceğim: "Yanında" anlamı için yanılıp da  "besides" kullanmaktan uzak durunuz.]

doğru örnek There was a suspicious-looking man standing beside the counter a minute ago, and there was no one else there besides him. Shop-assistants mustn't leave their counter unattended for so long  ÇEVİRİSİ: Tezgahın yanında az önce şüpheli bir şahıs duruyordu; onun dışında orada başka kimse yoktu. Tezgahtarlar tezgahını bu kadar uzun süre boş bırakmamalı.

doğru örnek There was no one sitting beside me.

doğru örnek Besides (= apart from) her frequent headaches, she has few complaints.

doğru örnek Besides Ayşe, Fatma was the only girl who attracted any attention at the wedding party. = Düğünde, Ayşe'nin dışında, dikkatleri üzerinde toplayan sadece Fatma vardı.

KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 besiege  - --    beseech

/bi-Sİ:C/   --   /bi-Sİ:Ç/

to besiege = kuşatmak (askeri kuşatma gibi)

to beseech = yalvarmak ölçüsünde ricada bulunmak

doğru örnek I beseech you -- O Great King -- not to besiege our city.

doğru örnek Despite all their beseechings, the besiege was not lifted.

 

 bizarre  - --    bazaar

/bi-ZA:/   --   /bı-ZA:/

bizarre = tuhaf, garip, acaip

bazaar = çarşı, pazar

doğru örnek I just couldn't make head or tail of her bizarre behaviour at the bazaar. [= çözemedim, anlayamadım, bir anlam veremedim]

 

 break  - --    brake

sesdeş sözcükler

to break (broke - broken)= kırmak

to brake (braked - braked) = 1. fren yapmak; 2. (ad) fren (örnek: "brake pedal" = firen pedalı.)

doğru örnek I've just had an expensive new brake system fitted in my car. I don't expect it will break down as often as the old system did. It would really break my heart if this new brake system didn't last for a couple of years trouble free.

 

 breathe  - --    breath

telaffuz farkı

fiil: / bri:th / - --   ad / breth /

doğru örnek If one stopped breathing for just a few minutes, death is certain to follow.

doğru örnek Take a deep breath now. Okay, breathe out. Go on now, breathe in... breathe out....

 

 cease  - --    seize

   / Sİ:S /   --   / Sİ:Z /

Birincisi "stop" ile, ikincisi "capture" ile eşanlamlıdır.

doğru örnek All hostilities ceased after the city was  seized.

 

 censor  - --    censure

telaffuzda tek seslik (fonem) farkı

   sansür /SEN-sı/ - --   kınamak /SEN-şı/

ABD: /SEN(t)-sır/ - --   ABD: /SEN(t)-şır/

Bir önceki bölümde de ele alındığı gibi, her iki sözcük de gerek fiil gerek isim olarak kullanılabilir. "Censor" sözcüğü, isim durumunda "kişi, yetkili kişi" anlamı taşır. "Sansür" olayı/eylemi için "censorship" sözcüğünü kullanılmak gerekir.

doğru örnek RTÜK's new policy of censoring "obscene" scenes has been censured by the media.

doğru örnek Although some people censure this practice, soldiers' letters from war zones are regularly censored to avoid passing on of sensitive information.

doğru örnek A censure motion was defeated in the Parliament." = Gensoru önergesi reddedildi.

 

 childlike  - --    childish

kavram kargaşası

childlike = çocuksu, çocuktan beklenecek nitelikte

childish = çocukça, cansıkıcı ve münasebetsiz (olumsuz yargı)

doğru örnek Some people may find her cute and sweet in her innocent childlike ways; but I have always thought her to be unbearably childish.

 

 to clean  - --    to cleanse

 / KLİ:N /   --   / KLENZ /

to clean = temizlemek

to cleanse = arındırmak, dezenfekte etmek

doğru örnek You will have to clean all this mud from the floor first and then cleanse your hands thoroughly in sterile solutions.

NOT: "Ruh" temizliği için de ikincisini kullanırız: "We ask God to show mercy upon us, cleanse our souls, and drive away all evil from us."

 

 climatic  - --    climactic

Birincisi "climate" sözcüğünden; ikincisi ise "climax" sözcüğünden geliyor.

doğru örnek A lightning storm is certainly one of nature's most dramatic climatic events. Climactic moments follow one after the other as deafening rolls of thunder roar up above you repeatedly.

doğru örnek The race ended in a climactic, breathless, neck-and-neck sprint for the finish line.

doğru örnek In adolescence, climactic sex dreams are a lot more frequent among boys than they are among girls.

DİKKAT: "Climacteric" sözcüğü ise şu anlamdadır: İnsan hayatında büyük ölçekli fizyolojik/psikolojik değişimlerin yer aldığı dönemlerden herbiri. Örneğin, ergenlik, menopoz, gibi. Pratikte, genellikle menopoz dönemi ile sınırlı kullanılıyor.

 

 clothes  - --    cloths

clothes = giysiler (tekili yoktur)

cloths = bezler, kumaşlar (tekili var: cloth)

doğru örnek She prefers clothes that are made of cloths of many different colours.

doğru örnek Instructions: Clean with a piece of cloth that has been immersed in luke-warm water. Make sure not to touch the lens and. avoid using organic solvents.

 

 coarse  - --    of course

 okunuş aynı

coarse = (sıfat) kaba, perdahlanmamış, "yontulmamış" (fiziki anlamda veya konuşma veya davranışlar)

of course = pek tabii, doğaldır ki...

doğru örnek For quicker results, you must choose a sheet of coarse sandpaper, of course.

ÖNEMLİ NOT: Biz Türkler -- ve genelde yabancılar -- İngilizce konuşurken sık sık "of course" deyimini kullanmak eğilimindeyizdir. Kaçınınız;  kendinden ve herşeyden bu derece emin olmak olumsuz izlenim uyandırır.

 

 compliment  - --    complement

sesdeşlik

ad durumu: /K@M-plımınt/

fiil durumu: /K@M-plı-MENT/

compliment = iltifat, kompliman

complement = 1. tamamlayan, tümleyen şey; 2. tamamlamak veya tümlemek için gerekli olan miktar, sayı veya çeşit: 3. birbirini tamamlayan iki şeyden her birisi (diğerine göre)

doğru örnek They especially complimented him on the way his blue and green striped tie complemented his new suit.

 

 concurrent  - --    consecutive

concurrent = eşzamanlı, aynı anda oluşmakta olan

consecutive =  ardışık, peşpeşe

doğru örnek In the system, a number of concurrent processes may be happening at any given moment; i.e. processes being executed all at the same time.

doğru örnek Our team has won its seventh consecutive playoff victory.

 

 consequent  - --    subsequent

consequent, consequently = neden-sonuç ilişkisi içinde oluşan ardışıklık durumu

subsequent, subsequently =  zaman, sıra veya yer bakımından ardından gelme, ardışık olma; fakat neden-sonuş ilişkisi aramıyoruz: olabilir de olmayabilir de.

doğru örnek CEOs all over the world are getting younger, and are consequently ............... modern marketing techniques and public relations.

doğru örnek The big crash came in 2001. Subsequently, some slow recovery was noticed during the years 2002-2004.

 

 connote  - --    denote

kavram kargaşası

denote = işaret etmek, anlamına gelmek

connote = imasını taşımak, ima yoluyla çağrıştırmak

"denotation" ve "connotation" terimleri, "anlam" ve "yananlam" şeklinde yorumlanabilir.

doğru örnek While the word "espionage" literally denotes "spying", it also connotes a certain amount of mystery and intrigue.

 

 conscious  - --    conscience

  /KAN-şıs/ - --   /KAN-şıns/

conscious = (sıfat) bilinci yerinde, baygın değil, farkında

conscience = (ad) vicdan [sıfat durumu: conscientious = vicdanlı, sorumluluğunu bilen, çalışkan]

doğru örnek Apparently, she wasn't conscious of the fact that her husband had no conscience.

doğru örnek His conscience began to bother him as he regained his consciousness.

KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 contemptuous  - --    contemptible

kavram kargaşası

contemptuous = küçümseyen, hor gören, aşağılayan

contemptible = aşağılanmaya değer, aşağılık

doğru örnek Even his closest friends were beginning to grow contemptuous of his contemptible behaviour.

 

 continual  - --    continuous

kavram kargaşası

continuous = hiç kesintisiz sürekli olan

continual = (genellikle) aradaki kesintilere rağmen süreklilik taşıyan; periyodik olsun veya olmasın tekrarlanarak sürekli olan

doğru örnek Our upstairs neighbours keep playing their stereo continuously from midnight till morn despite our continual (repeated) pleadings with them.

doğru örnek The changes in the world's climate seem to be related to our civilization's continuous emissions of pollutants into the atmosphere.

doğru örnek Well, if you are in a continuous state of debt, you must expect continual threats from your creditors.

NOT: Bununla birlikte günlük konuşmada kimi durumlarda, özellikle de "continual" kavramının "continuous" anlamında kullanılması, idamlık bir suç sayılmamak gerekir. Örnekleri yaygındır. Bir tür vurgulama olarak değerlendirilmesi yerinde olur.

 

 convince  - --    persuade

Türkçe'ye her ikisi de "ikna etmek" kavramıyla çevrilebiliyor. Bir kimseyi bir şeyin doğruluğu, geçerliği veya gerekirliği konusunda inandırır, ikna ederiz (= convince); aynı kimseyi bir şeyi yapmaya ikna ederiz, yönlendiririz (= persuade).

doğru örnek My wife persuaded [not convinced] me to invest in an expensive quadraphonic set by convincing [not persuading] me that it would render a much higher quality of sound. As I sit now in my armchair listening to some wonderful music, I am fully convinced [not persuaded] that she was right.

 

 counsel / counsellor  - --    council / councillor

sesdeşlik

doğru örnek She decided to seek some counsel [advice] from the members of the Advisory Council [committee or assembly].

Likewise, a counsellor is one who gives counsel (advice or guidance), whereas a councilor is a member of a council.

DİKKAT: "counsellor" ayrıca, avukat, hukuk danışmanı, yada örneğin bir gençlik kuruluşundaki "danışılan kişi" gibi daha genel bir anlamda da kullanılabilir.

 

 credible  - --    creditable

credible = inanılır; akla uygun

creditable = saygın, güvenilir

doğru örnek It just doesn't seem credible that such a creditable person should commit such a lowly crime like shoplifting. It's just incredible.

 

 criterion  - --    criteria

tekil -- çoğul

doğru örnek In the beginning there was only one criterion for becoming a popular singer, an ability to sing well. But now the public wants several other criteria fulfilled, good looks topping the list.

 

bu bölümün sonu

Lütfen Sorularınızı Esirgemeyiniz:

Yalçın İzbul: İngilizce-Ders.Com

yalçın izbul

BAŞA DÖNÜŞ

telaffuz yanlışları   index   kelime yanlışları

İngilizce Derdinize Çare

EĞİTİM SETİMİZ İÇİN

TIKLAYINIZ

 

Karıştırılan Kelimeler;  En Çok - En Sık Karıştırılan Sözcük (Kelime) Listeleri -- 01...