Türk Öğrencilerin Yaygın İngilizce Yanlışları -- 04 : Sözcük Kullanımı

kelime hata   hata yanlış   kelimeler sözcükler

 

sözcük yanlışları

TÜRK ÖĞRENCİLERİN YAYGIN İNGİLİZCE YANLIŞLARI -- 04

KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

Notorious Confusables - 02

sözcük kullanım yanlışı

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

Bütün örnekler özgündür  ve  buradaki amaç doğrultusunda özel hazırlanmıştır. Kaynak göstermeksizin alıntı yapmayınız. Emeğe saygı lütfen.

YAYGIN SÖZCÜK KULLANIM YANLIŞLARI -- 02

ALFABETİK LİSTE

D  --  N

        

 dairy  - --    diary

  / DEE-rii / - --   / DAI-rii /

dairy = süthane, süt çiftliği

diary = günce, hatıra defteri (kişisel)

doğru örnek I used to keep a weekly diary when I was working on that dairy farm.

 

 to desert  - --    desert  - --    dessert

     di-ZÖ:T  - --     DE-zıt -  --     di-ZÖ:T

to desert = terketmek

desert = çöl

desert = yemek üstüne yenen tatlı

doğru örnek He decided to desert his unit when he heard that they were serving frozen desserts in the enemy camp in the middle of this hot desert !

 

 device  - --    devise

 ad - --   fiil

 /di-VAYS/ - --   /di-VAYZ/

Tıpkı,  Advice (ad)  --  advise (fiil) gibi.

doğru örnek Leonardo da Vinci was always trying  to devise clever devices to improve people's lifestyles.

"Devices" (çoğul) okunuşu: /di-VAYS-iz/ (/c/ sesinden sonra /z/ boğumlanamadığı için kaynaştırma sesi ekleriz.)

 

 dinner  - --    diner

 iki farklı sözcüktür

        /-nı/ - --   /DAY-nı/

dinner = yemek, ziyafet

diner = "yemek yiyen", yemek vagonu, küçük lokanta, vb

doğru örnek Diners may be served their dinner out on the terrace, if they so wish.

 

 dinner  - --    supper

 

 yanlış öğretiliyor

"Dinner" sözcüğü, "dörtbaşı mamur" bir yemek, ziyafet veya günün ana yemeği gibi anlamlar taşır; öğle veya akşam saatlerinde olması birşey değiştirmez.

"Supper" sözcüğü ise yalnızca "akşam yemeği" kavramı ile sınırlıdır ve genelde kişisel veya aile içinde olağan bir akşam öğünü anlamı taşır.

Dolayısıyla, okullarımızda öteden beri "breakfast - lunch - dinner" şeklinde verilen sıralama yanıltıcıdır. "Breakfast - lunch - supper" şeklinde düzenlenmesi gerekir.

ÖNEMLİ NOT: Ne var ki, öğün adları coğrafi veya sosyal tabaka ağızlarında önemli farklılıklar gösterebilir. Örneğini zadegan takımı için herzaman "dinner"; ama biz sapır sapır dökülenler için hep "supper".

 

 discreet  - --    discrete

çok küçük bir telaffuz farkı

\di-SKRİ:T\ - --   \dis-KRİT/ veya, /DİS-kri:t/

discreet = uygun, olması gerektiği gibi, efendice, uluorta-olmaksızın, ketum davranarak, saygı göstererek

discrete = "ayrık" nitelikli (separate, individually distinct)

doğru örnek They were very discreet about their  love affair. In all appearances, they went on living their discrete lives.

doğru örnek Our hostess (= evsahibesi) proved herself to be very discreet about her guests' preferences. She had arranged us into two discrete groups: meat-eaters and vegetarians.

 

 dissent  - --    decent  - --    descent

 /dis-SENT/   --   /Dİ:-sınt/   --   /dis-SENT/

dissent = farklı fikirde olma, görüşüne katılmama, ayrılıkçı olma

decent = uygun ve efendice, olması gerektiği gibi

descent = iniş, aşağı doğru hareket (to descend = to go down)

doğru örnek Since no one offered any dissent, it was decided that we rest a while and have a decent lunch before continuing our descent through that rough and narrow path.

 

 dye  - --    die

sesdeşlik = /DAİ/

dye (dyed - dyed) = 1. (ad) boya; 2. (fiil) boyamak

die (died- died) = ölmek

doğru örnek One would surely die if one drank a whole bowl of synthetic dye.

DOCTOR: "You seem to have a delicate stomach. You have to diet."
PATIENT: "Yes, doctor. What colour?"

["Diet" ve "dye it" eş-okunuşludur.]

 

 economic  - --    economical

"Economic" yerine "economical" kullanmak, Törkiş İngliş'n en yaygın yanlışlarındandır.

economic = iktisadi, iktisada ilişkin. Örnekler: economic issues, economic news, economic activities.

economical = hesaplı, tasarrufa yol açan ("to economize" fiilinden). Örnekler: "the most economical and quickest way to travel", "an economical alternative to quartz".

Açıp bakınız internette, "economical news" garabetini kullananlar hep "nonnative" lerdir: Çekler, Macarlar, Araplar... ve tabii biz başı çekmek üzere!

Boşlukları doldurunuz.

doğru örnek It must be an essential part of any government's policy to direct its agencies always to purchase the most materials available on the market.

KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 elect  - --    select

kavram karışması

doğru örnek The chairperson is elected by open vote; he or she then selects and appoints the members of the board of directors.

 

 to elicit  - --    illicit

sesdeşlik: /i--sit/

Fakat, "illicit" için /İ--sit/ şeklinde alternatif söyleyiş işitilebilir; yani, ilk /i/ sesinin ikincil vurgu alması şeklinde).

to elicit = (fiil)  saklanan, söylenmeyen veya görünmeyen bir gerçeği gözler önüne sermek veya serilmesine yol açmak

illicit = (sıfat) yasadışı, gizli ve yasak

doğru örnek No matter how hard they tried to elicit [= draw out] some information from her, she kept all she knew about the illicit drugs trafficking in the area to herself.

 

 eminent  - --    imminent

/E-mınınt/ - --   /İ-mınınt/    

eminent = önde gelen, tanınmış, ünlü

imminent = çok yakın, olmak üzere, çok kısa süre içinde olması beklenen (genelde zaman boyutundaki bir tehlike veya olumsuzluk için)

doğru örnek As one eminent ecologist has pointed out just recently, it may already be too late to do something to save our eco-systems; total extinction seems so imminent.

doğru örnek It is characteristic of our times that many eminent figures in world politics live in imminent danger of being assassinated.

 

 emphatic  - --    empathic 

   /im--tik/ - --   /im--tsik/

Emphatic sözcüğü emphasis sözcüğünün türevidir = "vurgulu".

Empathic sözcüğü empathy sözcüğünün türevidir = "empati" ile ilgili.

 Q  --  I must thank her for being so .............. when I told her that my pet dog had died.

a. emphatic
b.
empathic

doğru sözcük  

 Q  --  You are a very good friend indeed for being so .............. and sharing your friend’s burden.

a. emphatic
b.
empathic

doğru sözcük  

 

  assure - --    ensure - --    insure

kavram kargaşası

to assure = kuvvetle söz veya teminat vererek güvenmesini istemek veya rahatlatmak... "I assure you that ... = Sizi temin ederim ki, lütfen bana inanınız, güveniniz ki ..."

to ensure = olmasını sağlamak, olması için gerekenleri yapmak = to make sure

to insure = sigortalamak

doğru örnek I assure you that this vehicle is fully insured in a way to ensure that all expenses will be paid by the insurance company in case of an accident.

 

 to envelop  - --    envelope

           okunuş farkına dikkat

/in-VE-lıp/ - --   /En-vı-LOUP/

to envelop (enveloped - enveloped)  = tümüyle içine alacak şekilde sarmak, örtmek veya kuşatmak; kapsam içine almak... (Fiilin pres. 3. kişisini her iki şekilde de yazanlar vardır: envelopes, envelops.)

envelope = zarf

doğru örnek The petition [dilekçe] she put in the envelopes envelopes a number of humanitarian issues.

 

 envy  - --    jealousy

   gıpta - --   kıskanma

Hernekadar bu iki kavram kimi durumlarda belli ölçüde çakışırsa da, farklı şeyler olduklarını bilmekte yarar var...

doğru örnek He greatly envied his friend because he never had any occasion to be jealous of his wife. [= cinsel kıskanma]

doğru örnek Obviously they were jealous of his success; but it was equally obvious that they secretly envied him.

 

 everyday  - --    every day

   sıfat (adjective) - --   belirteç (adverb)

doğru örnek We use our everyday dishes every day... These are my everyday clothes; I wear them every day.

DİKKAT: "Every day is a new opportunity," tümcesi ise tümüyle farklı bir yapı içeriyor: sıfat + ad = sıfat tamlaması...

 

 explicit  - --    implicit

explicit = apaçık, dobra

implicit = ima yoluyla, satır aralarında

doğru örnek This new document makes explicit all that had been only implicit in the minister's former cryptic statements.

doğru örnek A definition of language is always, implicitly or explicitly, a definition of human beings in the world. (Raymond Williams) Dilin tanımı, herzaman için, gizli yada açık, insanı tanımlamak demektir.

 

 extend  - --    extent

  fiil - --   ad

doğru örnek To what extent do we have to extend the social dimensions of our preliminary research?

"To what extent?" deyimi için en iyi çeviri "hangi boyutlarda, ne boyutlarda" şeklindedir.

KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 farther  - --    further

  yalnızca fiziki - --   fiziki / mecazi

doğru örnek AHMET: "I can't walk any further; I'm much too tired." MEHMET: "Yes, the village seems to be much farther than we thought it would be. We must sit down and discuss this plan further.

Further: Mecazi anlamında çoğu zaman "daha ileri boyutlarda" şeklinde çeviri verir. Ayrıca, "ek olarak, üstelik" anlamında da karşımıza çıkabilir: “They refused all our criticisms, and stated further that they saw no reason to change their policy.”

 

 female  - --    male

       feminine  - --    masculine

           (dişi -- kadınsı, kadınsal) -- (erkek -- erkeksi, erkeksel)

doğru örnek Female lions do more hunting than the males. They have smaller bodies; thus, they are lighter than the male lions.

doğru örnek The males are very lazy and the female of the species is often more aggressive.

doğru örnek There is something very rigid about the furnishings; the house obviously needs a feminine touch.

doğru örnek He is masculine in all his ways, but he also has a curiously strong feminine intuition.

NOT: İnsanlar için de "kadın" sözcüğü ve kavramı karşılığı "female, females" kullanılabilirse de, çoğu zaman argo ve kaba kaçacağı için, emin olmadıkça bu kullanımdan uzak durmanızı öneririm.

 

 few  - --    a few

few = pek az

a few = birkaç, üç-beş

doğru örnek He had a few enemies, but very few friends... [= Bazı düşmanları vardı; fakat hemen hiç dostu yoktu.]

ÖNEMLİ: "A few" deyimi ile, ses tonunda belli bir ironi veya istihza kullanılarak "oldukça çok" anlamı elde edilebilir. Herhalükarda, "few" herzaman için sayıca "a few" dan daha azdır. Tıpkı, "little" ve "a little" gibi... "I have little love for her" = Çok az sevgim var. "I have a little love left for her" = Biraz sevgim var halâ...

 

 figuratively  - --    literally

figuratively = sözgelişi, bir mecaz olarak, mecazî

literally = kelimesi kelimesine aynen

doğru örnek If  -- figuratively speaking -- a ghost should walk into the room right now, I am sure you'd literally fall off your chair.

doğru örnek I tried to render a literal translation of the passage, but its figurative language was very difficult to deal with.

 

 find / found / found

 found / founded / founded

 DİKKAT!!! İKİ AYRI FİİLDİR !!!

to find (found - found) = bulmak

to found (founded - founded) = kurmak, tesis etmek

doğru örnek The Sultan ordered that a new town be founded where the ruins of the ancient settlement were found. = Sultan, eski yerleşim merkezinin harabelerinin bulunduğu (= keşfedildiği) yerde yeni bir kent kurulmasını (= tesis edilmesini) emretti.

"Foundation" sözcüğünün "to found" fiil kökünden gelen anlamlarını irdeleyiniz.

 

 flagrant  - --    fragrant

 anlamları aşağıda

doğru örnek A flagrant violation of human rights... A flagrant disregard for the law... Apaçık kötü, mütecaviz, saldırgan...

doğru örnek Honeysuckle is a shrub that glows with fragrant pink and white blossoms in spring. Fragrant flowers, plants, soap, candles, etc. Hoş kokulu, hoş rayihalı...

 

 fourth  - --    forth

sesdeşlik: f@:ts

fourth = dördüncü

forth = ileri, ileriye doğru, öne

doğru örnek Officers and soldiers of the fourth regiment bravely went forth.

 

 hanged  - --    hung

 iki ayrı "to hang" fiilinden

"İdam etmek" = hang - hanged - hanged

Bunun dışındaki hertürlü "asmak" = hang - hung - hung

doğru örnek A gruesome picture was hung on the wall, portraying the fearful face of one prisoner being led out of his cell to be hanged.

 

 heroine  - --    heroin

 heroine  - --    heroin

 şaşırtıcı sesdeşlik !!!

heroine = 1) kahraman kadın; 2) bir roman, filim vb'ın kadın kahramanı, (yani, "kahramaniçe"si)

heroin = eroin

doğru örnek The story ends rather abrubtly when the heroine dies of an overdose of heroin.

Neden böyle? Çünkü birincisi Latince'den geliyor. İkincisi ise Almanca'dan (1898'de Bayer şirketince tescil ettirilen ticari isim).

 

 historic  - --    historical

Historic sözcüğünü "önemli" tarihsel olaylar için saklayınız, derim: "tarihi önemi olan"...

doğru örnek The historic summit meeting between the two presidents took place in a historical building.

Fakat, bu saptamayı rahatlıkla çiğneyen kullanım örneklerini ise bağışlama yoluna gidiniz, derim...

 

 i.e  - --    e.g.

id est = yani, başka bir deyişle

exempli gratia = örneğin

doğru örnek He had too many toys to distract him from his studies (e.g., electric trains, action figures, video games), but his prize toy was his "Kukuriku" (i.e., his mechanical talking parrot).

 

 imply  - --    infer

karşıt kavramlardır

to imply = ima etmek, satır aralarında anlatmak

to infer = çıkarsamak, satır aralarından okumak

doğru örnek The words he chooses imply a certain prejudice against women. You can definitely infer this from certain passages in his latest speeches.

 

 incidence  - --    incident

incident = olay

incidence = 1. meydana gelme, vuku bulma; 2. sıklık, görülme sıklığı (özellikle bir tıp terimi olarak "olayların meydana gelme sıklığı" kavramından)

doğru örnek The incidence of incidents involving football hooliganism has reached intolerable proportions.

 

 incipient  - --    insipid

    /in--piınt/ - --   /in--pid/

incipient = oluşmağa veya görünmeğe başlayan 

insipid = ilgi çekmeyecek ölçüde tatsız, yavan, zevksiz ve sıkıcı

doğru örnek The incipient racial tension between the two groups seems to be arising from incredibly stupid and insipid causes.

NOT: Yukardaki tümcede, örnekleme amacıyla kullandığım "insipid" yerine, "mundane" sözcüğü de fevkalade güzel yakışırdı...

KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 incredulous  - --    incredible

     inanmıyor - --   inanılmaz

doğru örnek The crowd were incredulous that this tiny man could perform such incredible feats of martial arts. (martial arts = döğüş sanatı)

 

 inflammable  - --    flammable

 DİKKAT ! BU BİLGİ HAYATINIZI KURTARABİLİR !

 İkisi de aynı anlamdadır = yanar (tutuşabilir) madde...

 ("--in" önekinin bizi yanılttığı örneklerden biri)

doğru örnek The barrel was properly labelled as INFLAMMABLE, because it contained some highly flammable material. Apparently, one tourist misinterpreted it as meaning "noninflammable" and threw a cigarette butt into it --- and, boooom !!

 

 ingenious  - --    ingenuous

 /in-Cİ:N-yıs/ - --   /in-CEN-yuıs/

ingenious = dahiyane, yaratıcı

ingenuous = açık, içtenlikli, naif

doğru örnek This ingenious young man had already made his fortune by the time he was twenty, and the ingenuous way he talked about his good luck won him everybody's heart.

 

 insidious  - --    invidious

 /in-SİD-iıs/ - --   /in-VİD-iıs/

insidious = sinsi, gizlice fırsat kollayan ve kötülük yapan

invidious = hoşnutsuzluk, kıskançlık, düşmanlık veya tiksinti uyandıran; nahoş nitelikte

doğru örnek His constant insidious criticism only had the effect of putting him in an invidious position in the eyes of his fellow workers.

doğru örnek Discrimination, if it arises from differences of ability and performance, cannot be considered invidious. But women in many countries face a hidden and insidious form of discrimination practised against them.

 

 instance  - --    instant

instance = örnek

instant = an ("bir an için"deyimindeki gibi)

doğru örnek There were, for instance, several instances when the apparatus in question would not function and cause a security weakness just at the most critical instant.

"for instance" = "for example"

the xxx "in question" = "sözkonusu olan" xxx

 

 intense, intensive  - --    extensive

intense, intensive = yoğun

extensive = geniş ölçekli, geniş kapsamlı

doğru örnek Despite the intense heat inside the building, the team of experts carried out an intensive study of the extensive damage the fire had caused.

 

 last  - --    past  - --    latest  - --    the most recent    

 kavram kargaşasına yol açabilecekleri durumlar olabilir; dikkatli kullanılmalı

doğru örnek She has published three more books in the past three years. Her grandfather had written his last novel just before he died at the age of seventy-five. In her most recent novel she tells us about him, and this latest book of hers is probably the best one she has written over the past twenty-five years.

 

 laudatory  - --    laudable

laudatory = övücü

laudable = övgüye değer

doğru örnek Critics made laudatory speeches, congratulating him on his laudable contributions to cinematography.

KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

Doç. Dr. Yalçın İzbul

http://www.ingilizce-ders.com

 to lead  - --    lead

  /Lİ:D/ - --   /LED/

to lead (lead - led - led) = (fiil)  önderlik etmek. (lead to = yol açmak, neden olmak: "---e götürmek" kavramından.)

lead = (ad) kurşun (= Pb elementi) Okunuşu: /LED/

DİKKAT: "lead" fiilin p ve pp biçimlerinin de /LED/  şeklinde okunduğuna dikkat ediniz.)

doğru örnek Aware of the fact that he was responsible for their lives, his feet felt made of lead whenever he had to lead his soldiers into a battle.

 

 life  - --    live

   

 AD     --     SIFAT

/LAYF/ -- /LAYV/

life (ad) yaşam, hayat

live = "canlı" (sıfat)

lively /LAYV-li/ (sıfat) = "hayat dolu, hareketli, canlı"

doğru örnek It was a lonely life up there in our mountain cottage.

doğru örnek Do be careful with that wire; it's live. (= elektrik akımı var).

doğru örnek What is the matter with you? Have you never seen a live eel before?

doğru örnek It was a lively beach party; we had a tremendous time.

Ayrıca to live /LİV/ fiil durumunu da not ediniz: lived, lived /LİVD/

 

 lightening  - --    lightning

 sesdeş sözcüklerdir  

lightening /layt-niN/ veya /lay-tı-niN/ = aydınlatma / aydınlanma

lightning  /layt-niN/ = şimşek

doğru örnek Then came a couple of flashes of lightning, lightening the sky.

 

 loath  - --    loathe

sesdeşlik   /LOUTs/

loath = (sıfat) isteksiz, gönülsüz, sevmeyen (Dikkat: "loathe" değişkeni de vardır)

to loathe = (fiil) nefret etmek

doğru örnek I am certainly loath to associate with people who apparently loathe animals.

 

 loose  - --    to lose

/LU:S/ - --   /LU:Z/   

 sıfat    --    fiil

loose = (sıfat)  gevşek; sıkı bağlantılı değil

to lose (lost /  lost) = (fiil) yitirmek, kaybetmek

doğru örnek The baby's shoes are so loose that I'm afraid she'll lose them.

DİKKAT: to loosen = gevşetmek --- to tighten = sıkılamak, sıkılaştırmak.

 

 mean  - --    to mean

sesdeşlik:  /Mİ:N/   

to mean = (fiil)  1. anlamına gelmek; 2. demek istemek

mean = (sıfat) 1. ortalama, sıradan, alalade... 2. huysuz, meymenetsiz, katı yürekli, bencil, pinti, malı kıymetli, vb, vb.

doğru örnek Mean wages mean nothing until compared to purchasing power.

doğru örnek He is a mean man and keeps a cat as mean as himself.

doğru örnek Awww, don't be so mean. (= bencil, katı yürekli) Can't you do this one little favour for me?

 

 minute  - --    minute  - --    minutes

doğru örnek Before going into these minute details, we must take a few minutes to go over the minutes of our last meeting.

Açıklaması:

minute (ad) = dakika... Okunuşu: /-nit/
minute (sıfat) = minicik... Okunuşu: /may-NYUT/
minutes (ad) = toplantı vb zabıtları, kayıtları... Okunuşu: /-nits/

minute details = ince ayrıntılar, minik ayrıntılar, kıyıda köşede kalmış ufacık ayrıntılar, vb [Genelde, bu deyimleme, önemsiz bulma değil, titizlik kavramını içerir.]

 

 moral  - --    morale

 okunuş farkına dikkat

moral /MOU-rıl/ = 1) ahlaki; 2) kıssadan hisse

morale /mı-RÂ:L / = "moralim iyi/bozuk" kavramındaki "morâl"

doğru örnek The moral of this story is that the morale of an army is a very important element in war.

the moral of the story = öyküden çıkarılacak ders, "kıssadan hisse"... the principles of political morality = siyasi ahlakın ilkeleri]...

 

 naturism (nudism)  - --    naturalism (naturalist)

kavram kargaşası

Birinci sözcük "çıplaklık felsefesi" (ve bu yaşam tarzına inanan / uygulayan kişi) anlamına gelirken; "natüralizm" edebi ve sanatsal bir ekol ve üslup; "natüralist" ise 1. bu ekol taraftarı kişi; veya 2. doğa bilimleri ile uğraşan kişi demektir.

 

 naval  - --    navel

sesdeşlik: /NEY-vıl/

naval = donanmaya, deniz kuvvetlerine ilişkin. ("navy" kökünden)

navel = göbek (düğümü veya bölgesi)

doğru örnek A naval officer was shot in the navel.

 

bu bölümün sonu

Lütfen Sorularınızı Esirgemeyiniz:

Yalçın İzbul: İngilizce-Ders.Com

yalçın izbul

BAŞA DÖNÜŞ

kelime hata   hata yanlış   kelimeler sözcükler

İngilizce Derdinize Çare

EĞİTİM SETİMİZ İÇİN

TIKLAYINIZ

 

Karıştırılan Kelimeler;  En Çok - En Sık Karıştırılan Sözcük (Kelime) Listeleri -- 02...