Anlayana sivrisinek saz; anlamayana davul zurna az.

     A word to the wise is enough.

TURKISH PROVERBS

TÜRK ATASÖZLERİ - 02

.

 

 

 

Turkish Proverbs

  Göze göz, dişe diş.

English Equivalent (=eşdeğeri):

An eye for an eye and a tooth for a tooth.

İlkel bir "çeviri" anlayışından söz etmenin tam zamanı... Kimileri, her dil-kültür dizgesinin kendine özgü özellikleri olduğunu unutup, kavram ve şekilde "birebir" karşılık umarlar.  Örneğin, yukardaki atasözü için şu soruyu soracaklardır: "Biz, burada -e halini kullandığımıza göre, onlar niye An eye to an eye and a tooth to a tooth demiyorlar?

Öyle de söyleyebilirsiniz, tabii ki... Ama şöyle demiş olursunuz: "Göz karşılığında göz, diş karşılığında diş veriyorum / satıyorum"; yada, "Gözümü göz karşılığında, dişimi diş karşılığında veriyorum / satıyorum!!"

  DEMEK Kİ, DİKKAT !! 

Adamlar kendi dillerini bizden öğrenecek değil...

Tavrımız, herzaman için, "Demek ki bunu böyle söylüyorlar,"

diye not etmek, o şekilde öğrenmek olmalıdır.

"Türkçe düşündüğü için İngilizce konuşamamak" sıkıntısından

kurtulmanın ilk temel adımı budur.

  Sükut ikrardan gelir.

English Equivalent (=eşdeğeri):

Silence gives consent.

consent = rıza, razı olma, onaylama.

Bir önceki maddeye eklediğim yoruma güzel bir örnek daha. "Neden biz gelir (=comes from) diyoruz da, onlar gives diyorlar?" gibi beyhude sorularla uğraşmayınız.

Buradan da alınacak bir ders vardır. 1930'ların davranışçı/davranışsal (behaviorist/behavioral) psikoloji ekolünden esinlenen eğitim anlayışına sıkı sıkıya bağlı eski hocalar, "Türkçe bir sözcük kullanan ceza olarak kumbaraya beş kuruş atsın," savını ilke edinmişlerdir.

Bahse girerim ki, gives fiilinin buradaki "morfo-semantik" mantığını, upper intermediate düzeyde bir öğrenciye bile saatlerce didinip İngilizce olarak anlatsanız sonuç yine de hüsran olabilir.

Oysa, en pratik yol olarak, sert bir sesle, şöyle söylemeniz yeterli olacaktır:

"Silence gives consent. = Sükut ikrardan gelir. Nokta... Sorusu olan varsa ceza olarak kumbaraya beş kuruş atsın."

[Şakayı bir yana bırakırsak, gerçekten de, davranışçı ekolün en zayıf yönü, öğretimde şekil önplana çıkarılırken, içerik ve anlamın ihmale uğramasıdır. Ve, bu hastalığının kestirmeden ilacı, çoğu zaman, bildiğiniz bir dilde -- Türkçe'de --  yapılıverecek küçücük bir açıklamadır.]

  Görünüşe aldanmamalı.

English Equivalents:

Appearances are deceptive.

Never judge a book by its cover. (Motomot çevirisi: Bir kitap hakkında kapağına bakarak karar verme)

to deceive /di-Sİ:V/ = aldatmak, hile yapmak... deception /di-SEP-şın/= aldatı, hile... deceptive /di-SEP-tiv/ = aldatıcı...

  Acele işe şeytan karışır.

English Equivalent:

Haste makes waste.

(Tranlated: "The deuce gets involved in things hastily done.")

haste /HEYST/ = acele, telaş... waste /WEYST/ = israf, işe yaramama, boşunalık...

Günlük hayatta büyük pratik değer taşıyan

bir başka söz ise şudur:

"Acele işe -- ben de çok sıkıştım!"

  Marry in haste, repent at leisure.

[Hamlet piyesinde, Genç Laertes'e babası Polonius'tan öğüt.]

İyice düşünüp taşınmadan bir evliliğe balıklama atlarsan, pişmanlık için ilerde bol bol vaktin olacaktır.

Yürü, bre Şekspir Usta! Kim tutabilir ki seni!

  Havlayan köpek ısırmaz.

English Equivalents:

His bark is worse than his bite. (Don't take any notice of his bullying manners or the threats he makes; he won't really follow through them.)

Barking dogs seldom bite. (Türkçe'deki anlam "asla ısırmaz" şeklinde iken, İngilizce versiyona göre "arasıra ısırırlar"!)

Barking dogs don't bite.

Timid dogs bark the most.

to bark = havlamak... to bite (bit - bitten) = ısırmak... timid /-mid/ = korkak, ürkek...

For the Connoisseur: How about W.H. Auden's powerful couplets: (-- In Memory of W. B. Yeats)

In the nightmare of the dark

All the dogs of Europe bark,

And the living nations wait,

Each sequestered in its hate.

Gam çekme, güzel, n'olsa baharın sonu yazdır...

Bu, tabii, bir atasözü değil, çok sevdiğim bir şarkıdan bir mısra...

Ama, İngilizce'de bir karşılığı var:

April showers bring May flowers.

Note: "brings" şeklinde tekil fiille kullanılması da mümkündür.

Translated: Nisan yağmurları Mayıs çiçeklerini getirir.
Paraphrased: Some unpleasant occurences may bring about better consequences...
İstenmedik olaylar, ilerdeki hoş sonuçların tetikleyicisi olabilir... Bugünkü tatsız durumlar, yarın hayırlı sonuçlara yol açacaktır...

  Atı alan Üsküdar'ı geçti.  Colloquial usage: "Ohooo! Atı alan (çoktaaan) Üsküdar'ı geçti."

English Equivalent (=eşdeğeri):

It's no use closing the stable door after the horse has bolted.  ("closing" yerine, "shutting", locking" işitilebilir.) stable = ahır... to bolt = hızla fırlayarak uzaklaşmak...

Vocabulary Notes: "Stable" sözcüğünün aynı yazılış ve okunuşla, sıfat olarak, "dengeli, istikrarlı, stabil" anlamında olduğunu unutmayınız. Ne alaka? Çünkü, her ikisi de Latince "to stare" = ayakta durmak kökünden geliyor ("stabulum" ve "stabilis")... to bolt (fiil), bolt (ad) (kapı, vb için) "sürgülemek, sürgü" anlamını ayrıca not ediniz...

Meaning: It is too late to take action; it is no use taking precautions after it's too late.  (Biliyorsunuz, "too + sıfat/zarf + mastar" yapısı, olumsuz "------mayacak kadar çok aşırı" anlamı verir: "Önlem almak, harekete geçmek için artık çok geç.")

Örnekler:

There are fears that the bird flu virus has already spread to many other countries before an effective immunization program could be started. In short, we may be closing the stable door after the horse has bolted. There are fears that .... = Korkuluyor/korkulmaktadır ki... bird flu = kuş gribi... immunization = aşılama, bağışıklık kazandırma...

Most anti-virus software is designed to be updated only on a daily or weekly basis, whereas only a few hours is enough for a new virus to spread far and wide. It is like leaving the stable door wide open for the horse. anti-virus software = virüs (karşıtı) programları... to update = güncelleştirmek... whereas = oysa ki... to spread far and wide = hertarafa yayılmak...

Precautions must be taken before a natural disaster strikes. Prevention is always better than cure. Otherwise, it will be just another case of closing the stable door after the horse has bolted. precaution = önlem...  a natural disaster = doğal felaket ("Strike" fiiline dikkat)... otherwise = aksi takdirde...

  Olan oldu... Olanlar oldu bir kere...  (İlk bakışta bir önceki söze anlamca benziyor gibi görünüyorsa da, aşağıda göreceğimiz gibi hiç alakası yok)

English Equivalents:

What's done is done... What is done is done...  (seyrek) What is done cannot be undone...

It is no use crying over spilt milk.  (Motomot: Dökülmüş saçılmış süte üzülüp ağlamanın yararı yok.)

Meaning: It is no use to have regrets over what cannot be corrected, undone or rectified... (With a strong suggestion, "Well, lets move on; life must go on...") to undo = yapılan bir şeyi eski haline döndürmek... to rectify /REK-tifay/ = düzeltmek, doğrultmak... (DİKKAT: Arabanın motorunu biz "rektifiye" ediyoruz; onlar "to recondition" ederler... Bizdeki "kaporta doğrultması", onlarda "body repairs" dir.)

Örnekler:

I know you wish that you’d [=had] handled the project more efficiently, but there’s no use crying over spilt milk. We must lose no time now and start anew. to start anew /STA:T-ı-NYU/ = yeniden başlamak...

If you are always crying over the mistakes that you made in your life, you will never get anywhere. Always remember that past mistakes and failures cannot be reversed and what’s done is done. It is no use crying over spilt milk. One must always look past those failures in his life. look past = look beyond... geride bırakıp, ötesine bakmak...

Never forget the fact that prevention is the best cure. Always bear in mind that you are the one who is solely responsible for supervising every single safety measure. It is no use crying over spilt milk, no remedy can undo an accident after it happens. to bear in mind = aklında tutmak, gözden uzak tutmamak... remedy /RE-mıdi/ = çare, deva...

to spill - spilled - spilled veya spilt - spilt... Ancak, yukardaki atasözünde "spilt" formu çok daha yaygındır. Bu da çok doğal; çünkü, hernekadar her iki form da halen kullanılmakta iseler de, "spilt" -- bildiğiniz gibi -- "obsolete" veya "archaic" biçimdir.

NOT: Herzaman olduğu gibi, ses tonu ve tonlama kıraldır. Nitekim, teselli değil de, belli bir öfke veya kinaye tonuyla söylendiğinde, aynı atasözü, şüphesiz, "İyi halt ettin, iyi poh yedin!" anlamına gelecektir.

Bu atasözünün İspanyolcası: A lo hecho pecho.

Bu atasözünün Japoncası: Fuku sui bon ni kaerazu.

Japoncası, bir rivayete göre, "Ters dönen tepsiden dökülen sular geri dönmez," bir başka rivayete göre, "Düşen bir çiçek yeniden dala dönmez," imiş...

İspanyolca yada Japonca bildiğimden değil; merak edip baktım. Sonra da niye İspanyol yada Japon bir kadınla evlenmemişim diye üzüldüm... (İmza: Süt Dökmüş Kedi)

[Şakayı bir yana bırakırsak, ses tonu ve tonlama iletişimde son derece önemlidir... Bir arkadaşımızın en büyük zevki, İMF ve AB'yi temsilen gelen konuklara zarif bir reveransla eğilip çiçek takdim ederken, en lütufkar ses tonuyla, "Seni de, seni göndereni de ... şeklinde iltifatlarını sıralamaktı.]

  Dereyi geçerken at değiştirilmez.

English Equivalent:

Don't change horses in midstream... Don't change horses in the middle of the stream.

Örnekler:

They decided to change horses in midstream and that is probably why they lost the election. (Yani, tam seçim dönemine girmişken parti liderini değiştirdiler ve büyük olasılıkla bu yüzden seçimi kaybettiler.)

During the 2004 US presidential election, the Bush/Cheney campaign argued that American leadership should not "change horses in midstream"...

Yes, but Senator John Kerry declared in return:

“When your horse is drowning, it's a good time to change horses in midstream."

The truth is, the horse is always the selfsame horse... The raiders just take turns to keep him riding on... At herzaman aynı attır... Yağmacı takımı,  sırayla sırtına biner, durmadan koştururlar onu...

(Lütfen "raider" sözcüğümü "rider" şeklinde "düzeltmek" için mesaj atmayınız.)

  Zararın neresinden dönülse kârdır.

English Equivalent:

Better lose the saddle than the horse. (Çevirisi: Atı kaybetmektense, eğeri kaybetmek evlâdır/iyidir.)

Tranlated & interpreted: Any point of putting an end to your losses will be to your benefit. What is done so far cannot be undone, but you can put an end to the process and prevent further loss.

saddle /-dl/ = eğer, at eğeri...

QUICKIES...

  Azı çalan çoğu da çalar.  He who will steal the eggs, will steal the hen.

  Aksilikler hep üst üste gelir.  It never rains but pours.

  Ayağını yorganına göre uzat.  Cut your coat according to your cloth.

  Ak akçe kara gün içindir.  Keep something for a rainy day.

  Temizlik imandan gelir.  Cleanliness is next to Godliness. /KLEN-linis/

  Alet işler, el öğünür.  A bad workman always blames his tools.

  Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.  A word to the wise in enough.

  Son gülen iyi güler.  He who laughs last laughs best.

Laugh and the world laughs with you. Weep and you weep alone....

= Mutlu isen, işlerin tıkırında ise, herkes yanındadır; ama mutsuz günlerinde kimseyi yanında bulamazsın.

Bu aslında bir atasözü değil; 19. yy sonu ve 20 yy başı Amerikalı kadın şair Ella Wheeler Wilcox'un bir şiirinden ilk mısralar...

Kuşkusuz atasözü değerinde, ve zaten o muameleyi görüyor. Bizdeki en yakın karşılığı:

Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar...

Ama, biz gelelim İngiliz besteci ve romancı Anthony Burgess'in (1917 - 1993) buna nazire olarak söylediklerine:

Laugh and the world laughs with you,

snore and you sleep alone...

Gül ki, bütün dünya seninle birlikte gülsün;

Horlarsan, yalnız uyursun!...

I'll now take a break from the strenuous task of hunting for equivalents; I will simply give a translation, literal and verbatim, where it makes sense or opt for a paraphrase and interpretation as the need may arise. We might continue in the previous manner, should I feel again up to the task...

 

  Güleriz ağlanacak halimize. How ironic it is that we guffaw at the state we are in, whereas we should be lamenting.

  Eşek ölür semeri kalır; insan ölür eseri kalır. The ass dies, its saddle remains; a man dies, his accomplishments remain. (= Nothing but the saddle of the ass is left behind; but a man's accomplishments live on.)

  Karga kekliği taklit edeyim derken, kendi yürüyüşünü unutmuş.  The crow trying to imitate the partridge forgot its own gait.

  Söyleyene bakma söyletene bak.  Take no notice of the one who voices it; fix your attention on the one who (or, on what) makes him (or, causes him to) say it.

  Üzüm üzüme baka baka kararır.  Bad character or behaviour is infective (= contagious). (Literal translation: "Grapes blacken (=ripen) vis-a-vis other grapes.")

  Adama dayanma ölür; duvara dayanma yıkılır.  Do not lean on a man (= be not dependant on another person), for he dies; do not lean against a wall, for it falls down.

  Bakmakla usta olunsa köpek kasap olurdu.  If skills could be gained just by watching (= looking on), every dog would become a butcher.

  Yarım doktor candan, yarım imam dinden eder. (veya, Yarım imam dinden, yarım doktor candan eder.)  A half doctor causes you to lose your life; a half imam causes you to lose your faith.

  Islanmışın yağmurdan korkusu olmaz.  A drenched man fears not the rain.

  Ayıpsız dost arayan dostsuz kalır.  (Mevlana'dan) He who looks for a friend without (a) fault (=blemish), remains without a friend.

  Derdini söylemeyen derman bulamaz. (veya, Derdini saklayan derman bulamaz.)  He who does not talk (to his friends) about his problems finds no remedy for them. (He who conceals... cannot find...)

  Senin dinin sana, benim dinim bana.  To you your religion, and to me my religion. (You follow the dictates of your own faith as I am following mine. I have no use or need for your proselityzing.)

  Alçak yerde yatma sel alır, yüksek yerde yatma yel alır.  Do not lie on low ground lest flooding might drift you off; do not lie on high ground lest high winds might sweep you off.

  Avcı ne kadar hile bilirse, ayı da o kadar yol bilir.  No matter how many tricks the hunter knows, that many paths (=means of escape) the bear also knows.

  Anasının övdüğü kızla değil, eltisinin övdüğü kızla evlen.  Do not marry the girl whose mother brags about her; marry the girl whose sister-in-law speaks highly of her.

  Kel ölür sırma saçlı olur kör ölür badem gözlü olur. (veya, Kör ölür badem gözlü olur, Kel ölür sırma saçlı olur)  When a blind man dies, they say he had almond-shaped eyes (judged attractive); when a bald man dies, they say he had golden hair. (A sly reference to an exaggerated praise of the dead or of the past.)

  İki gönül bir olunca, samanlık seyran olur.  For two hearts united, a barnhouse is a promenade. ("promenade" here is not a place for strolling, but implies "pleasure drawn from visual appreciation")

  Bir koltuğa iki karpuz sığmaz.  Two watermelons cannot be accommodated in one armpit; One cannot carry two watermelons under
one armpit.
This is meant to be a warning against doing more than one thing at a time.

  Acı patlıcana kırağı çalmaz.  A bitter eggplant is immune to frost. The frost cannot harm a bitter eggplant. This is to say "That person is (usually, I am) tough (and hardened by experience); he is not/cannot be easily harmed; he can easily withstand minor assaults/misfortunes.

  Her koyun kendi bacağından asılır.  Every sheep is hung (= hooked in the butcher's shop) by its own feet. 1. Every man is the architect of his own fate. Every man is on his own and for his own. 2. I don't have to be altruistic and bear your responsibility. This maybe used (sometimes selfishly) to admonish a demanding person ("you take care of yourself as I will take care of myself") or to give practical or indeed cynical advice.

  Gülü seven dikenine katlanır.  One who loves roses should endure the thorns. (Some translate this as "will endure"; but I feel the proverb is more of an encouragement and advice than mere observation.)

  Bedava sirke baldan tatlıdır.  Free vinegar is sweeter than honey. (Emphasis is on the idea, "if it is free of charge")

  Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa.  You're a squire, me a squire; whose's going to milk the cow?

  Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.  Don't (be silly and) hold on to your chicken if you are to receive a goose in return.

  Gökyüzünde düğün var deseler, kadınlar merdiven kurmaya kalkar.  If someone said there is a wedding-party in the sky, women would attempt to build a ladder up. (A tongue-in-cheek remark about women showing great interest in wedding-parties.)

Let us finish with a proverb most appropriate

for the Holy Month of Ramadan:

Parayla imanın kimde olduğu belli olmaz.
Who knows who is rich or who is religious?

You cannot tell who has money or who has faith.

 

 

 

 

         

 Almanak Anasayfaya Dönüş

 Site Anasayfa       Testler       Okuma       Eğlence

 Konuşma       Fıkra       Karikatür       Özdeyişler