Anlayana sivrisinek saz; anlamayana davul zurna az.

     A word to the wise is enough.

TURKISH PROVERBS

TÜRK ATASÖZLERİ - 03

.

 

 

 

Turkish Proverbs

 

  Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.  Speak the truth, and you will get ostracised from nine villages. (= The truth-teller is banished from everywhere)... [Why nine (=dokuz)? Not only because it has a rhythmic affinity to the word "doğru" (truth); but it is also one of those numbers with "msytical" properties, like 3, 7 or 40. Here the expression means "all" villages, virtually "everywhere"] to ostracise /OS-trısayz/ = kendisi ile bir daha herhangi bir ilişki kurulmasını da yasaklayarak uzaklaştırmak; grup veya toplum dışına çıkarmak... Bu güzel sözcüğün, "to exile" = "sürgüne göndermek" kavramından farkını not ediniz... Örneğin, Namık Kemal için "exiled", Nazım Hikmet için ise, o dönemde, "ostracised" kavramları geçerli idi...

  Boşboğazı cehenneme atmışlar; "odun yaş" diye bağırmış.  They threw the blabbermouth into hell; he shouted "The wood is damp!" damp /DÆMP/ = nemli, ıslaklık ölçüsünde rutubetli...

  Babası oğluna bir bağ bağışlamış, oğul babaya bir salkım üzüm vermemiş. Father gives son a vineyard, son gives father not even a single bunch (of grapes). [expression pertaining to filial ingratitude] vineyard /VİN-yı:d/ = asma bahçesi... ("Wine" /WAYN/ ile karıştırmayınız)... pertaining to /pö-TEY-ning/ = ilişkin olarak (= relating to, concerning...)

  Ağacı kurt, insanı dert yer. It is the worms that (eat up and) destroy a tree; it is his worries that (eat up and) destroy a man.

  Acıkan doymam, susayan kanmam sanır.  A hungry man thinks he won't be satiated, a thirsty man thinks he won't be quenched. satiated /SEY-şieytid/ = (boğazına kadar) doymuş...("yeterli bulmak, gözü doymak" kavrami ile mecazi olarak da kullanılır)... quenched /KUENÇD/ = susuzluğu doya doya giderilmiş, suya "kanmış"...

  Akılları pazara çıkarmışlar, herkes kendi aklını beğenmiş.  If brains (=intelligence) were put to sale in the bazaar, everyone would (again) choose his own... ÇOK DOĞRU: Hödüklüğün şaşmaz belirtisi kendini beğenmişlik...

  Nerede (nerde) hareket orada (orda) bereket.  Where there is activity, there is plentifulness and prosperity. (In a number of sources, I have seen "bereket" translated as "fertility", which I think does a lot of injustice to this semi-religious term.) plentifulness = bolluk... prosperity /pros-PE-riti/ = zenginlik, refah...

  İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir.  Do good and throw it into the sea; fish might not, but God will appreciate it.

  Horozu çok olan köyün sabahı geç olur.  In a village with too many roosters the morning will come late. (Meaning: Decisions will be delayed by too much discussion among peers without someone as the presiding authority.)  rooster /RU:S-tı/ = cock /K@K/ = horoz... [Peki, aralarında ne fark var derseniz; Walla, kümes hayvanları açısından aralarında bir fark yok; ama iş insanlara gelince, her erkekte iyi kötü bir "cock" (slang) bulunur, ama "rooster" yoktur!!]... peers = yaşdaşlar, rütbedaşlar gibi aynı konumda olan kişiler... to preside (over) /pri-ZAYD/ = başkanlık etmek... Tabiatıyla, "president" sözcüğünün fiil kökü...

  El elin eşeğini türkü çağırarak (çığırarak) arar.  Do not expect any dedicated effort on the part of the people who are "not of the family". ("Family" in the extended sense)... (Verbatim: One sings while searching for another's donkey.) dedicated /DE-di-KEY-tid/ = kendini adamış, canla başla...

  Bekâra karı boşamak kolay.   Verbatim: It is a simple matter for a bachelor to divorce his wife... = You cannot appreciate the predicament another person is in just by looking from outside. = unless you are in the same fix yourself. predicament /PRE-dikımınt/ = zor durum... (İkinci tümcemdeki "fix" de hafif argo aynı anlamda.)

  Dağ dağa kavuşmaz ama insan insana kavuşur.  1. No matter how improbable it may seem now, I have hope that we shall meet again some day. 2. People do reunite eventually, and sometimes surprisingly sooner than one would suppose. (Verbatim: No two mountains would ever meet, but men do.)

  Öküzün altında buzağı arama (aranmaz).  Verbatim: Do not search for the calf under the ox. = Do not try to find (even invent) evidence where it is most unlikely to be found... [Meaning, "You are being over-meticulous or maybe just plain bloody-minded by accusing (or, trying to accuse) someone who does not deserve it.]

  İğneyi (önce) kendine batır, (sonra) çuvaldızı başkasına.  Stick the needle into yourself before thrusting the packing-needle into others. [At first sight, this proverb would seem to mean, "Do not be hurtful to others, first try a little of that pain on yourself." However, I would say it is also frequently used in a similar sense to "Tencere dibin kara, seninki benden kara," (The pot calls the kettle black).]

  Sinek küçüktür, ama mide bulandırır.  The fly is small, but it (still) makes your stomach turn. to make smb's stomach turn = iğrendirmek, midesini bulandırmak...

  Öfkeyle kalkan zararla oturur.   He who gets up in anger, sits down with a loss.

  Kendi düşen ağlamaz.   He who falls through his own fault should not cry. "To fall", as in Turkish, by extension of meaning from "to fall down". "Düşmek" burada, anlam genişlemesiyle mecazi anlamda.

  Beş parmak bir olmaz. (Beş parmak bir olur mu?)  You cannot expect every member of a group, family, small team, etc to be the same (particularly, in character). (Verbatim: The five fingers are not the same.)

  Köprüyü geçinceye (geçene) kadar ayıya dayı de (diyeceksin).  Call the bear "Uncle" till you have crossed the bridge. [= Keep on good terms with those who may (by their superior position) hinder your progress, especially with those who are overbearing, cruel or unjust.] to hinder /HİN-dı/ = engellemek, engel olmak... overbearing /ovı-BEE-ring/ = yukardan bakan, küçük gören ve ezen...) unjust = adil olmayan, hakkaniyetsiz...

Küçük bir gramer notu: "till you cross" yerine "till you have crossed" tercihimi anlamakta güçlük çekiyorsanız, "the English tenses" konusunu yeterince pekiştirmemiş olduğunuz ipucunu verir. Unutmayınız: "perfect" (simple) zamanlar, olayın "bitmişliğini" vurgular.

  Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur.  "Coming events cast their shadows before." (Verbatim: One can guess about Thursday by considering the Wednesday-before.) to cast a shadow (on) = gölgesi düşmek...

  Kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmaz.   He who chooses a crow for his guide, must but go around sniffing dung. (Verbatim: "His nose will never be rid of shit.) to sniff = koklamak...  dung = tezek, fışkı yığını... [NOT: Burada kullandığım "but" bir pekiştirici niteliğinde ve "bunun dışında başka yol/olasılık yok" anlamındadır. Birhayli retorik ve hatta "biblical" olan bu kullanım tarzını bilmeniz için buraya yazıyorum; ancak çok emin olmadıkça kendiniz kullanmaktan uzak durunuz.]

  İmam osurursa cemaat sıçar.   Verbatim: If the imam farts, the community will shit. [Meaning, a leader is a model for his people. However, this proverb is also quite akin to, "Balık baştan kokar," ("The fish always stinks from the head downwards.")] imam = Islamic minister, pastor or priest... to be akin (to) = yakın veya benzer olmak... to stink = pek fena kokmak... [Turkish pronunciation: /i-MAM/ ; in English: /i-M@M/, /i:-M@M/, OR /i-MÆM/]

 

Not: Gerekli yerlerde, atasözlerimiz üzerinde çalışmak isteyen yabancılara yardım amacıyla İngilizce notlar ekliyorum.

 

  Cahile söz anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur.  Reasoning with an ignoramus is a lot more difficult than making a camel jump over a ditch.... [I believe camels have a notorious aversion to jumping over ditches.] to reason with a person = anlatmağa çalışmak, mantıklı olmağa davet etmek ve beklemek... (reasoning, temelde, "akıl yürütmek, zihninde muhakeme etmek" demektir)... ignoramus /ignı-RA-mıs/ = an utterly uneducated and ignorant person (tümüyle eğitimsiz ve cahil bir kimse için kullanılan alaycı bir sözcüktür)... notorious /nı-TOU-riyıs/ = kötü şöhretli... aversion /ı-VÖ:-şın/ = tiksinti veya ürküntü ölçüsünde isteksizlik ve razı olmama...

  Al elmaya taş atan çok olur.  Verbatim: "A red apple is thrown stones at by many a people." I think this one calls for a double interpretation: 1. Anything superior is desired by a lot of people. 2. Anything superior is envied by a lot of people. Another interpretation would suggest that "Successful people are often subjected to undeservedly harsh or even slanderous criticism. to envy /EN-vi/ = gıpta etmek, kıskanmak...  to be subjected (to) = maruz kalmak, maruz bırakılmak, tâbi tutulmak... undeservedly = hak edilmemiş bir şekilde... harsh = sert, haşin...  slanderous /SLAND-rıs/ = karalayıcı, iftira taşıyan... DİKKAT: "many a people" yapısı geçerli bir kalıp olur, bunu kardeş dergimiz Püf Noktaları'nın bir sonraki sayısında (# 002) ele alacağım...

  Cömert der maldan ederler, yiğit der candan ederler.  Interpreted: People mislead you by flattery. They call you "generous" and cause you to lose your property and possessions; they call you "valiant and brave-hearted" and cause you to lose your life. mislead = yanlış yönlendirmek, yanıltmak... flattery /FLÆ-tıri/ = yağ çekme, yalakalık (milli sporumuz...) generous /CE-nırıs/ = cömert, bol gönüllü... valiant /VÆL-yınt/ = yiğit, kahraman...

  Kurda ensen neden (niye) kalın demişler, kendi işimi kendim görürüm de ondan demiş. Verbatim: They asked the wolf, "How come your neck is so thick?" and it replied "I do my job myself, that's why." This is somewhat in the same category as, "God helps them who help themselves," with emphasis on individualistic and independent action. How come? = Nasıl oluyor da? -- Ardından düztümce düzeni geldiğine özellikle dikkat ediniz: "How come she isn't here today?"...

  Dervişin fikri neyse zikri de odur.  "Whatever is on the dervish's mind, it comes out through his mouth." (A "dervish" = an ascetic holy man given to religious contemplation.) A superficial interpretation will be, "He will say no more or no less, nor different than what he thinks." But, in fact, this proverb is mostly used about those "tell-tale" situations when a "Freudian slip" gives away the other person's hidden thoughts. ascetic -SE-tik/ = münzevi... comtemplation = tefekkür... tell-tale = gerçekleri, işin aslı astarını açığa vuran; gizlenmeğe çalışılan birşeye  önemli ipucu olabilen... slip = dil sürçmesi ("kayması") ile istemeden açığa vurma...

  Her gönülde bir aslan yatar.  Verbatim: There lies a lion in every heart. This is yet another frequently-mistranslated proverb as "Everybody has bravery somewhere in themselves." The correct interpretation is as follows: There is a yearning in every heart. Everyone aspires toward and hopes for some future (though distant) fulfilment... yet another = bir başka daha... yearning /YÖ:-ning/ = özlem... aspire toward = özlemle hedeflemek... fulfilment = özlem, beklenti veya hedeflerin gerçekleşmesi, mutluluğa ulaşma...

  İt ürür, kervan yürür.  (No matter how much) The dogs bark; the caravan keeps on (making way). Meaning: Just take no notice of those trying to criticise (and often hit below the belt) and hinder you on your planned course. Things will work out just the same despite their efforts. work out = olumlu yönde gerçekleşme...

  Emek olmadan yemek olmaz.  Verbatim: "No labour, no subsistence." This has a similar meaning to "No pain, no gain." subsistence = basic and minimum amount of food necessary to live and work...

  Hamama giren terler.  He will sweat who enters a hamam (="Turkish bath"). Meaning: You have to brace yourself against the difficulties and face up to the necessary toil if you undertake to attain a certain goal. Again, somewhat similar to, "No pain, no gain." brace oneself = kendini hazırlamak, tetikte ve hazırlıklı olmak... toil = ağır ve zahmetli iş ve çalışma... to undertake = üstlenmek... to attain a goal = hedefe ulaşmak, başarmak...

  Aç ayı oynamaz.  Verbatim: A hungry bear will not dance. For once, a proverb means what it says: You cannot work on an empty stomach. This is the kind of proverb you might even remind your boss (surely, an asshole or a bitch) if you are plucky enough. for once ...etc = Hiç olmazsa bu kez bir atasözü ne diyorsa o anlama geliyor... plucky = cesur, cesaret sahibi... ["asshole" ve "bitch" muhteşem sözcükler.. Patron yada patroniçeniz hayatınızı size zindan ediyorsa kullanabileceğiniz ideal tanımlar: "kıçımın ağzı" ve "şirret karı".]

  Kurunun yanında yaş da yanar.  Literally: Damp wood will also burn alongside the dry. Figuratively: Sometimes someone innocent, too, is harmed or punished alongside the culprits. (Often with the implication that this is inevitable.) literally /-tırıli/ = verbatim, kelimesi kelimesine, mecazi olmaksızın düz anlamıyla... figuratively /-gırıtıvli/ = mecazi olarak... innocent /İ-nısınt/ = suçsuz, masum, saf ve temiz... culprit = olayın suçlusu, kabahatlisi...

  Lafla peynir gemisi yürümez.  Verbatim: You can't move a "cheese ship" by idle talk. Unfortunately I know nothing about the origin or the significance of "cheese ship" (meaning "a ship carrying a cargo of cheese")... However the meaning is clear: Actions speak louder than words.

  Can çıkmayınca huy çıkmaz.  Meaning: Habits live on till death, implying that people never really change. A similar proverb says, "Alışmış kudurmuştan beterdir." = The addicted is more aggressively driven than the rabid. ("addiction" here has no special reference to drugs; it merely amplifies the idea of "being used to".)  to live on = yaşamağa (varolmağa) devam etmek (DİKKAT: "on" fiillere "süreklilik kavramı katar)... to imply = ima etmek, ima yoluyla anlatmak... rabid /RÆ-bid/ = 1. kuduz; 2. çevreye saldıracak derecede öfkeden "kudurmuş"... ("Rabies" /REY-bi:z/ kuduz hastalığı kavramından) ... merely /MİI-li/ = sadece, yalnızca...

 

Evet, Değerli Okurlarımız, can çıkmayınca huy çıkmazmış; alışmış kudurmuştan betermiş; ve  nitekim, alışmamış **tte de don durmazmış...

 

Şimdi, olmaz olsalardı, öteden beri nefret ettiğim iki atasözümüzü buraya almak zorundayım. Ama bunları yabancı dile çevirmeyeceğim; çünkü "AB ne der sonra?"...

 

Birincisi,

Kızını dövmeyen dizini döver.

Neyse ki, bunun bir benzeri Anglo-Amerikan kültüründe de var: Spare the rod and spoil the child. = Sopayı eksik edersen, çocuğu şımartırsın...

 

Gerçi, onlar kız erkek ayrımı yapmıyorlar; ama ossun! Dayağı kadınlara çocukluktan başlatmak bizim erkekliğimizin şanındandır!

 

Nitekim: TV'deki pembe ekogeyik dizisinde her hafta esnafa, köylüye, işçi, memur, ve emeklilere kafa atan ünlü ekonomi ve futbol yorumcusu şahsın tanıklar huzurunda eşini iki kulağından yakalayıp bir kafa da ona geçirdiği ve mahkemede mahkum olduğu gazetelere düştü... Aman AB duymasın...

 

İkincisi,

Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.

Breh... Breh...

 

Biliyorsunuz, "eksik etekler" konusundaki engin görüşlerini yıllardır eyleme döken "büyük sanatçımız" İbrahim Beyefendi, geçtiğimiz hafta medyamızın mümtaz gazetelerinden birisinde köşe yazarlığına başladı; ve duygulu kaleminden bakınız ne satırlar dökülmüş:

"Kadınlarımız... Yemek tuzlu olduğunda tabağı kafasına fırlattığımız kadınlarımız... Dışarıda kızgınlığımızı atamadığımız zaman eve gelince kendilerine patladığımız kadınlarımız... Hıncımızı onlardan aldığımız, icabında dövdüğümüz, sövdüğümüz kadınlarımız... Hevesimizi aldıktan sonra türlü bahaneler uydurup tek celsede boşadığımız kadınlarımız... Kadınlar, bizim kadınlarımız."

Aynı mümtaz gazetede yazan Nazlı Ilıcak Hanımefendi, 22 Ekim 2005 Cumartesi günkü yazısında şöyle diyor:

"Oysa o yazıyı yazdığı gün, Tatlıses beni aradı ve "Hem ağladım, hem yazdım" dedi. Keşke, kişileri eleştirdiğimiz kadar, onları anlamaya da çalışsak. Tatlıses'in her hareketini, her söylemini beğenmeyebiliriz. ... Ben, İbrahim Tatlıses'in kadın dövmesinden ziyade, eğitimli bir hocanın [Deniz Gökçe] kadına kafa atmasını daha çok yadırgıyorum."

Walla, AB duymasın... Değil şimdiki gibi, bahçedeki kulubeye kabul etmek, kapının önünden bile geçirmezler sonra bizi...

 

 

         

 Almanak Anasayfaya Dönüş

 Site Anasayfa       Testler       Okuma       Eğlence

 Konuşma       Fıkra       Karikatür       Özdeyişler