|

Turkish Proverbs

Ağaç yaş iken eğilir.
Tranlated: "A
tree" (here meaning "timber") is (=can only be) bent when wet or damp.
The proverb is to be appreciated figuratively as is its English
equivalent:
[to
be appreciated figuratively
= mecazi olarak değerlendirilmek ve anlaşılmak...
as is X = X'in de
olduğu gibi]
You can't teach
an old dog new tricks.
(Çevirisi: Yaşlı
bir köpeğe yeni numaralar öğretemezsiniz.)
Ağlamayan çocuğa meme verilmez.
English
Equivalents:
A quiet baby
gets no suck.
(Daha çok "to
suck" = "emmek" anlamıyla fiil olarak tanıdığımız sözcüğün ad durumu
burada "emzirilme" anlamı veriyor.)
It's the
creaking wheel that gets the grease.
(Çevirisi:
Arabanın yalnızca gıcırdayan tekerleği yağlanır.)
grease = 1. "iç
yağı, et yağı, kuyruk yağı" gibi niteliklerle tanımlayabileceğimiz,
pişirmede de kullanılan hayvansal
yağ; 2. ağır sanayi yağı, gres yağı... Sözcüğün okunuşu, tıpkı "Greece"
/GRİ:S/ = "Yunanistan" gibi...
| |
|
A LITTLE
DIGRESSION
Küçük Bir
"Saplama"
Sanmayınız ki,
yukardaki telaffuz notunu komşumuz Greklere gıcıklık olsun için yazdım... Peki niye
yazdım? Sizlere, İngilizce'de
eski ve gayet zevksiz bir tekerlemeyi hatırlatmak istedim:
"Germany got hungry, ate turkey fried in grease."...
(Hungary, Macaristan)
Son zamanlarda,
ülkemizin Anglo-Amerikanca'daki adından rahatsızlığımızı dile getiren pekçok
kampanyalar dolaşıyor İnternet'te. Acı bir gülümseme ile hatırlıyorum:
Neredeyse yarım yüzyıl geçmiş aradan. Anglo-Amerikan diyarlarında bu
sıkıcı şakalara muhatap olan bir avuç öğrenciydik. Benim önerim,
bildiğimiz o
görkemli "a
Turk ve Turks"
sözcüklerinin yanıbaşına
"Turkland"
güzellemesinin de yerleştirilmesi için çaba göstermekti...
Etkili ve yetkili mercilere,
gazete ve dergilere
gönderdiğim arz-ı durum mektuplarından, ençok çöpsepetlerini boşaltan çaycılar
bıkmıştır herhal...
Herneyse...
Teselli bulacağımız bir husus var: Hayvan adları Anglo-Amerikan
kültürlerinde bizdeki gibi küfür olarak algılanmaz; üstelik "hindi" de
bayağı sempatik nüanslarla düşünülen, bir hayli de kutsal bir simge
niteliğindedir...
"Grease" ise
öyle mi, ama: "Vıcık vıcık"... Tıpkı komşumuz Grekler gibi...
Ama durunuz, ne
züğürt tesellisi aramak ne de ırkçılıkla suçlamayınız hemen beni
lütfen: Kimbilir belki de hala Truva'nın davasını güdüyorumdur
yalnızca...
|
|
|

Adamın (insanın) adı çıkacağına canı çıksın. Give
a dog a bad name and hang him.
Adı(mız) çıkmış dokuza, inmez sekize (çıkmış beşe, inmez üçe). Give
a dog a bad name and hang him.
This one is
somewhat different from the one above, though.
[though = Bu
tip kullanımda "yine de", "bununla birlikte"] It may be used by the
first person by way of complaint or even protest.
[= Bununla birlikte,
bu atasözümüz bir öncekinden biraz farklıdır: Tarafımızdan, uğradığımız
muameleye karşı şikayet veya protesto olarak kullanılabilir.]
Ahmak adam söz bulamayınca bahse girer. A
wager is a fool's argument.
Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez. Words
cut more (deeper) than swords.
bıçak = knife...
yara = wound...
Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer. Once
burnt twice shy.
(= Bir kere yandımı, duble ürkek)... A burnt child dreads the fire...
(to dread
/DRED/ = çok korkuyor olmak, ödü kopmak derecesinde korkuyor olmak)
Hediye atın dişine bakılmaz. Don't
look a gift horse in the mouth.
Şaşılacak bir
paralellik... Ama bir de aşağıda vereceğim örneğe bknz.

Bir Yanlış "Paralellik"
Örneği
Çok ilginç bir
durum: İnternet'te gördüğüm çoğu kaynakta aşağıdaki şu yanlış
özdeşleştirme tekrarlanmış:
***[Parayı veren düdüğü çalar. = He who pays the piper calls
the tune.]
Çok büyük bir
yanlışlık ve İnternet'te önüne gelenin birbirini kopyalamasının
yol açabildiği büyük zarara bir örnek daha. Bu iki atasözü birbirlerinden çok
farklı şeyler söylüyor.
Parayı veren düdüğü çalar.
= He who pays plays the pipe. (=
It is the person who has paid for (the purchase of) the pipe who plays
it.)
He who pays the piper calls the tune.
=
Borucunun ücretini kim veriyorsa onun şarkısı çalınır. (=
Ücretini veren kişi kimse, borucu onun istediği şarkıyı çalar...
Kısacası, "patronun borusu öter".)
Gördüğünüz gibi,
yüzeysel bir sözcük benzerliği yüzünden ne derece yanlış bir yoruma
varılmıştır.
Aslında
İngilizce'deki bu atasözünün bir başka anlatımı da şöyledir: "Whose bread
I eat, his song I sing."
= Kimin ekmeğini
yiyorsam, onun şarkısını söylerim...
Eh, bizdeki
hikayeyi de bilirsiniz: Ne demiş Padişah hazretlerinin biçare
soytarısı, boynunu büküp?
"Aman Hünkarım,
ben patlıcanın değil, zat-ı şahanenizin dalkavuğuyum!"
Ne de
güzel anlatıyor, basınımızdaki bildik kalemşörlerin durumunu!

Tereciye tere satılmaz.
English
Equivalent:
Don't teach your
grandmother to suck eggs.
(The meaning is
clear enough: don’t presume to offer advice to an expert.
= Anlam
yeterince açık: İşin ustası bir kimseye tavsiyelerde bulunacağım havalarına
girme.)
to suck = emmek...
to suckle = emzirmek...
suction /SAK-şın/=
(fizik terimi) emme...
Tranlated: You
can't sell dill plants (= Anethum graveolens) to a dill-plant seller.
(Origin unknown
and unguessable to me. Can anyone help?
Bu atasözümün
kaynağını bilmek bir yana, tahmin bile edemiyorum. Yardım?)
Yuvayı dişi kuş yapar.
dişi
= the female of any species...
kuş = bird...
English
Equivalent:
Men make houses,
women make homes.
Yorum: "House"
ve "home" farkını çok güzel dile getiren bir söz.
Arayan mevlasını da bulur, belasını da.
mevla
= another name for God; here figuratively "what brings you good
fortune... bela(sı) =
(one's) doom, big trouble, great catastrophe...
English
Equivalent:
He that seeks
finds.
to seek /Sİ:K/ =
aramak ve istemek, özlemle aramak...
Yorum: Bizim
atasözümüz "arayışın" niteliğine göre, bunun size iyilik yada kötülük
getirebileceğini söylerken, İngilizce karşılığı baskın ölçüde dini ve
olumlu bir anlam iletiyor. Esasen, İncil'deki bir sözden alınmıştır:
For every one
that asks, receives; and he that seeks, finds; and to him that knocks,
it shall be opened.
(Niyaz edene ihsan olunur; arayan bulur; kapıyı (mecazi) çalana kapı
açılır...)
Armut (ağacın) dibine düşer.
English
Equivalents:
What is bred in
the bone will come out in the flesh.
(Değişik sözcük
tercihleri ile birçok varyasyonları vardır.)
Like father,
like son.
(= babasına
çekmiş.)
Tranlated: The
pear will fall right under the tree...
armut = pear /PEE/...
Why "pear"? I dunno...
Niye mi "armut"?
Bilmiyorum walla...
I dunno.
= I don't know...
Başa gelen çekilir.
English
equivalent:
What can't be
cured must be endured.
(Çevirisi:
Düzeltemeyeceğin bir duruma katlanmaktan başka çare yoktur..)
Dilenciye hıyar vermişler eğri diye beğenmemiş.
English
Equivalent:
Beggars cannot
(must not) be choosers.
(Çevirisi:
Dilenci seçici olamaz / olmamalı.)
Tranlated: They
give the beggar a cucumber; he does not appreciate it (= does not
think much of it and probably refuses to take it), saying it is
curved.
[No reference to
what he would've done with it if it had been fat and straight!! -- Düz
ve şişman bir hıyar olsaydı onunla ne yapacağına ilişkin herhangi bir
gönderim sözkonusu değil...] [NOT: İngilizler yanlış anlamasın diye
ekledim!!]
Bugünün işini yarına bırakma. Never
put off till tomorrow what you can do today.
to put off
= to postpone, ertelemek...
Gözden ırak, gönülden ırak. Out
of sight out of mind.
Aslında, "gönül"
sözcüğümüz, İngilizce'de asla karşılığını bulamayacağımız bir kavrama
işaret ediyor; It is, I am afraid, next to impossible to find an
equivalent for "gönül"; but situationally the two proverbs point to
the same end...
ırak
= far (from)...
İyi dost kara günde belli olur.
A
good friend (= whether a person is a good friend) becomes manifest on
a black (= ruinous, catastrophic) day.
A
friend in need is a friend indeed.
İhtiyaç
duyulduğu bir zamanda yardıma koşan dost gerçek dosttur....
Geç olsun da güç olmasın. Better
late than never.
Demir tavında dövülür. Strike
while the iron is hot.
Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır. Ne'er
cast a clout till May is out.
Mart =
March...
kazma kürek = gardening
tools... ne'er =
never... clout =
"giysi" kastediliyor; bu atasözü dışında kullanmayınız.
Ay farkına
gelince; çok doğal değil mi? Bizde Bahar daha erken geliyor --
Bu yüzden atalarımıza teşekkür borçluyuz... Britanya'yı değil de, Anadolu ve
Balkanlar'ı fethetmiş oldukları için...
(Halimize baktıkça, Britanyalılar da bir
o kadar şükrediyor olmalılar!!)

This Week's
Choice:
Boş fıçı çok langırdar.
Empty vessels make the most noise.

Hay ağzını
seveyim... Eminim bu gerçeği saptayan atamızı Cennet-i Âlâ'da "Siyasetçiler
için Genel Ahlak, Eğitim ve Bilgi Üniversitesi" rektörlüğüne
getirmişlerdir.
Gerçi, haklı
olarak, Cennet-i
Âlâ'da siyasetçi ne arar, diyeceksiniz ya!

Battı balık yan gider.
English
Equivalent:
In for a penny,
in for a pound.
Ne alaka?
derseniz, İngiliz atasözünün anlamı:
"Once you have
decided to gamble or take a chance, you might as well go the whole way
and take all the risks, not just some."
= Madem riske giriyorsun, bari tam gir ki kazancın da ona göre yüksek
olsun... (Bununla birlikte, bizim atasözü epeyce kötümser -- biraz da
"intihar" boyutlarında -- bir hava
taşıyor...
However, the
Turkish proverb is somewhat pessimistic about the outcome -- and a
little suicidal, too).
might as well
= "bunu da yapsam aynı şey; bari öyle yapayım" kavramı ile Türkçe'ye
çoğu yerde "bari" sözcüğümüzle çeviri verir:
There's nothing
going on here; I guess I might as well go home now.
= Burada bir
"atraksiyon" yok...
Since you can't keep your mind on your work, you might as well go home
and get some rest.
= Madem işine
konsantre olamıyorsun, evine git de dinlen bari biraz...
Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
Meaning: A liar's candle
goes out quite early in the evening. In other words, a lie is
bound to be exposed pretty soon.
Near
Equivalent:
Cheats never
prosper.
Yani, yalancılar, hilekarlar (zaman içinde) başarı sağlayamaz, asla biryerlere
ulaşamazlar.
to cheat
= aldatmak, hile yapmak... (Burada ad durumu kullanılıyor)...
to prosper =
zenginlemek, refaha kavuşmak, işleri tıkırında olmak...
NOT: Dikkat
ederseniz, İngilizce çevirisini anlamı önplana çıkararak farklı
biçimde yaptım. İnternette gördüğüm çoğu sitede, "candle burns only
until the evening / the bedtime / the prayer time" gibi çeviriler
verilmiş. Bu çeviriler yabancı okuyucunun zihninde farklı yorumlara
yol açacak mahiyetteler.
Para parayı çeker.
çekmek
= to attract, to pull, to bring in...
English
Equivalents:
Money makes
money.
= Nekadar çok paranız varsa, kazancınız da o ölçüde artar.
Money breeds
money.
to breed /BRİ:D/
= genelde hayvanlar için biyolojik anlamda "çoğaltma, yetiştirme"
anlamında kullanılır; "to breed race horses" gibi.
Sabreden derviş muradına ermiş.
English
Equivalent:
Everything comes
to him who waits.
NOT: Sabır
"traşı" çekenlere, biliyorsunuz, verilecek en güzel cevap: "Sabreden
derviş, sıkıntısından gebermiş"...
Geç olsun da güç olmasın.
English
equivalent:
Better late than
never.
Sona kalan dona kalır.
don = (a) freeze...
However, there is also an expression, "donakalmak," which means "to become unable to act or speak through
surprise, disappointment, fear and etc."
English
Equivalents:
Early bird
catches the worm. (=
Erken davranan ödülü** kapar.)
First come, first served.
(Anlamı: Lütfen sırayı
bozmayınız. Geliş sıranıza göre hizmet alacaksınız... Tabii, sona
kalanlar da donakalacaklardır.)
DİKKAT:
worm = kurt(cuk)
(=solucan benzeri); kuşun ödülü başka ne olacaktı ki...
Söz gümüşse sükut altındır.
English
Equivalents:
Speech is
silver, (but) silence is gold (golden).
If speech is silver, silence is gold (golden).
Tıpkı, "İki
dinle bir konuş," ve "Su büyüğün sus küçüğün," gibi faşizan toplumun
sözümona düşünsel dayanaklarından...
Su akarken testiyi doldurmalı... Çeşme akarken testini doldur... Çeşme
akarken küpünü doldur... vb.
English
Equivalents:
Make hay while
the sun shines. to
make hay
= hasat yapmak
Gather ye rosebuds while ye may. rosebuds
= gül tomurcukları.
Türkçesi de
İngilizcesi de pratik bir öğüt veriyor görüntüsünde (çaktırmadan)
oportunizm felsefesinin harcına harç katıyor...
Herneyse...
"Gather ye ......" aslında bir atasözü değil. 17yy İngiliz şairi
Robert Herrick'in “To the Virgins, to Make Much of Time,” başlıklı
şiirinin ilk mısraı. Gençliğinizi dolu dolu yaşamağa bakın, diyor.
Güzelliğine dayanamayıp buraya aldım:
Gather ye
rosebuds while ye may,
Old Time is still a-flying;
And this same flower that smiles today
Tomorrow will be dying.
Derebilirken der tomurcuk güllerini / Sevgili bildik Zaman hep
uçmakta / Gördüğün bu çiçek, gülümseyen bugün / Yarın
bakacaksın can çekişmekte...
Başlığını
da çevirelim şimdi şiirin: "Bakir ve Bakirelere (Öğüt): (Çarçur
etmeyin, Değerini bilin,) Olabildiğince tadını çıkarın Zamanın
(=Gençliğinizin)..."
Ununu elemiş,
eleğini asmış bu ağabeyinizin sözüne itimat buyrunuz: Zamanı
geldiğinde ruh dinginliğine ulaşmanın tek yolu bu...

Dipnot Düşülmesi
Gerekenler
Those That
Beg For Footnoting
A --
İngilizce'ye başka dillerden gelmiş atasözleri:
Those
borrowed into English from other languages:
Bana arkadaşını
söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.
English
Equivalent:
Tell me with
whom thou goest and I'll tell thee what thou doest.
thou /DZAU/
= sen (yalın durum - nominative case)...
thee /DZİ:/
= seni (-i durumu - accusative case)
Portekizce'den...
From
Portuguese...
Bir çocuktan bir deliden al haberi. (= Get the news from
a child or a madman.)
A lot more
common form:
Çocuktan
al haberi. (= Get the news from a/the child.)
Near
Equivalent:
Children and fools speak the truth. (or, "..... speak true")
(Bir başka
versiyon ise, "children, fools, and drunkards" şeklinde)
Almanca'dan,
İspanyolca'dan...
From German,
Spanish...
NOT: Hernekadar,
buradaki "çocuk, deli, budala, sarhoş" nitelemesi "susmasını
bilmeyen, gördüğünü/bildiğini/ağzına geleni söyleyiveren" kişiye yakıştırılıyorsa
da, bu açıksözlülüğe belli bir beğeni duyulduğu da muhakkak...
Türkçe'de "deli" kişiliği pekçok bağlamda takdir gören bir özelliktir...
İngilizce'de de "fool" sözcüğü ile dikkatli olmak gerekir: Günlük
kullanımda, "Don't be a fool," gibi bir örnekte "budala, aptal" anlamı
taşıyan bu sözcük, öte yandan tıpkı bizdeki kralın soytarısı...
padişahın dalkavuğu sosyal zorunluk sonucu yapmacıklı bir role
soyunmuş, ama zeki ve nüktedan bir kişiliğe gönderim yapar.
Bir çiçekle yaz gelmez.
(=A single
species of flowers is not proof that summer has arrived.)
English
Equivalent:
One swallow
doesn't bring the summer.
(= Tek bir kırlangıç yaz gelmiş demek değildir.)
Macarca'dan...
From
Hungarian...
Bununla
birlikte, bu atasözünün İngilizce'deki anlamı tartışmalıdır.
Kimi yorumcular, Macarca'dan gelen bu atasözüne tamamen farklı bir
anlam yüklüyor: "One man alone can't do a lot unless other people help
him."
NOT: "Bir
çiçekle yaz (veya, bahar) olmaz," sözünü ise, bildiğiniz gibi
çoğunlukla erkek çapkınlığı için kışkırtıcı veya bağışlatıcı gerekçe
olarak kullanıyoruz.
A similar
Turkish proverb, which says, "Summer is no summer (or, The spring is
no spring) with a single flower," is figuratively used as a pretext
for/by the Casanova type.

B -- Hayali "Atasözleri":
Imaginary
or Imagined "Proverbs":
Eldeki bir kuş daldaki iki kuştan yeğdir... veya,
Eldeki bir kuş çalılıktaki iki kuştan daha iyidir. To
my best knowledge, nonexistent in the classic body of Turkish
proverbs... I feel these must be relatively recent additions, most
probably through translation from English. However, I must point out
I am no expert on the etymologies of proverbs.
(Guessed) Translation
from:
A bird in the
hand is worth two in the bush.
However, another
-- and genuine -- proverb in Turkish says, "Bugünkü tavuk yarınki
kazdan iyidir."
= A chicken today is preferable to a goose tomorrow.
Erken yatmak, erken kalkmak insanı sağlıklı, zengin ve akıllı yapar.
Obviously a direct translation from the English proverb:
Early to bed and
early to rise makes a man healthy, wealthy and wise.
Sonu iyi biten herşey iyidir. Another direct
translation:
All is well that
ends well. (All's well that
ends well.)
İyi başlamak bitirmenin yarısıdır. Yet another one:
A good beginning
is half the battle.
Sırçadan evi olan komşuya taş atmaz... Sırça köşke oturan komşusuna
taş atmamalı... vb. Yet more!...
People who live
in glass houses should not throw stones.
Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur. bakmak
= (here) to look after, to attend, to maintain
Loosely
translated:
It is the want
of care that makes the field bare.
Though cited in
several Turkish sites over the Net, it must be noted that there is no
such proverb in English. However, it sounds so fine in translation
that we might as well make a present of it to our British farming
bretheren...
Ayağını yorganına göre uzat.
Translated:
Stretch your
legs according to the length of your quilt.
This, again,
must be marked as a translation from an "overseas" culture, Turkish
being one of the most likely among several candidates for that
exclusive honour -- along with Russian, Arabic, and Spanish. "Quilt"
is replaced by several other words in some sources; notably by
"coverlet" or "clothes".
[Ezcümle:
Dikkat, İngilizce'nin özgün dağarcığında böyle bir atasözü yer
almıyor. Yabancı bir kaynaktan çeviridir.]

But this one
below overtops them all: To my best knowledge (though I be no expert
on the subject) it is simply nonexistent in both English and
Turkish: Someone appears to have invented it for dozens of others to
copy it over the Internet:
Arzular
gerçekleşse, çingeneler attan inmezdi.
If the (sic) wishes were horses, the (sic) gypsies (sic) would ride
them.
Uydurukçuluk ve
kopyacılığın bu kadarına pes!! Ne Türkçe'de var böyle bir atasözü, ne
İngilizce'de...
NOT 01: (sic)
işareti (Latince "böyle -- thus" sözcüğü) metindeki
yanlışlığın bizden değil, alıntı yaptığımız orjinal metinden
kaynaklandığını dile getirir...
NOT 02:
Öte yandan, sözcüğü Latince'den alarak bu işlev için uyarlayan
Avrupalı yazarların, okunuşunun Türkçe'de doğurabileceği sakıncaları
düşünmemiş olduklarına emin olabilirsiniz!!
Öte yandan,
yaygın bir İngiliz atasözü şöyle der:
If wishes
were horses, then beggars would ride.
Aşağı yukarı şu
anlama gelir: "Dilemekle, hayal kurmakla sorunlar çözülse, fakir
fukara insan kalmazdı bu
dünyada..." Başka bir deyişle, "Çalışıp çabalamaktan, alınteri
dökmekten başka yolu yoktur bu işin..."

Diyeceğim,
nasıl ki "Her gördüğün sakallıyı deden sanma," demişler;
İnternet'te her gördüğünüz siteyi de makbul kaynak sanmayınız.
Malum: "Yarım doktor candan, yarım hoca dinden edermiş."
Hele,
"ulema" laflarının alıp yürüdüğü bu dönemde...
Yav,
ulemayı filan bırakın da, Allah aşkına, şu bizim mahalleye 12
satırlık Ezan-ı Şerifi detone olmadan okuyabilecek bir
müezzin bulun
önce...

Alcohol
is the mother of all evils...
İçki
bütün kötülüklerin anasıdır...
Injustice is the father...
Adaletsizlik
babasıdır...
Underdevelopment is the
uncle...
Kalkınmamışlık
amcasıdır...
Exploitation of the masses is the brother-in-law...
Kitlesel sömürü
kayın biraderidir...
Corruption is the
cousin...
Yolsuzluk
yeğen beydir...
And, stupidity is the offspring...
Ahmaklık da mahdum beylerdir...

|