Anlayana sivrisinek saz; anlamayana davul zurna az.

     A word to the wise is enough.

TURKISH PROVERBS

TÜRK ATASÖZLERİ - 04

.

 

 

 

Turkish Proverbs

  Ağaç yaş iken eğilir.

Tranlated: "A tree" (here meaning "timber") is (=can only be) bent when wet or damp. The proverb is to be appreciated  figuratively as is its English equivalent: [to be appreciated figuratively = mecazi olarak değerlendirilmek ve anlaşılmak... as is X = X'in de olduğu gibi]

You can't teach an old dog new tricks. (Çevirisi: Yaşlı bir köpeğe yeni numaralar öğretemezsiniz.)

  Ağlamayan çocuğa meme verilmez.

English Equivalents:

A quiet baby gets no suck. (Daha çok "to suck" = "emmek" anlamıyla fiil olarak tanıdığımız sözcüğün ad durumu burada "emzirilme" anlamı veriyor.)

It's the creaking wheel that gets the grease. (Çevirisi: Arabanın yalnızca gıcırdayan tekerleği yağlanır.)

grease = 1. "iç yağı, et yağı, kuyruk yağı" gibi niteliklerle tanımlayabileceğimiz, pişirmede de kullanılan hayvansal yağ; 2. ağır sanayi yağı, gres yağı... Sözcüğün okunuşu, tıpkı "Greece" /GRİ:S/ = "Yunanistan" gibi...

 

A LITTLE DIGRESSION

Küçük Bir "Saplama"

Sanmayınız ki, yukardaki telaffuz notunu komşumuz Greklere gıcıklık olsun için yazdım... Peki niye yazdım? Sizlere, İngilizce'de eski ve gayet zevksiz bir tekerlemeyi hatırlatmak istedim: "Germany got hungry, ate turkey fried in grease."... (Hungary, Macaristan)

Son zamanlarda, ülkemizin Anglo-Amerikanca'daki adından rahatsızlığımızı dile getiren pekçok kampanyalar dolaşıyor İnternet'te. Acı bir gülümseme ile hatırlıyorum: Neredeyse yarım yüzyıl geçmiş aradan. Anglo-Amerikan diyarlarında bu sıkıcı şakalara muhatap olan bir avuç öğrenciydik. Benim önerim, bildiğimiz o görkemli "a Turk ve Turks" sözcüklerinin yanıbaşına "Turkland" güzellemesinin de yerleştirilmesi için çaba göstermekti...

Etkili ve yetkili mercilere, gazete ve dergilere gönderdiğim arz-ı durum mektuplarından, ençok çöpsepetlerini boşaltan çaycılar bıkmıştır herhal...

Herneyse... Teselli bulacağımız bir husus var: Hayvan adları Anglo-Amerikan kültürlerinde bizdeki gibi küfür olarak algılanmaz; üstelik "hindi" de bayağı sempatik nüanslarla düşünülen, bir hayli de kutsal bir simge niteliğindedir...

"Grease" ise öyle mi, ama: "Vıcık vıcık"... Tıpkı komşumuz Grekler gibi...

Ama durunuz, ne züğürt tesellisi aramak ne de ırkçılıkla suçlamayınız hemen beni lütfen: Kimbilir belki de hala Truva'nın davasını güdüyorumdur yalnızca...

Bknz:

http://www.ingilizce-ders.com/gunes-dil/turkland/turkland.htm

 

  Adamın (insanın) adı çıkacağına canı çıksın.  Give a dog a bad name and hang him.

  Adı(mız) çıkmış dokuza, inmez sekize (çıkmış beşe, inmez üçe).  Give a dog a bad name and hang him. This one is somewhat different from the one above, though. [though = Bu tip kullanımda "yine de", "bununla birlikte"] It may be used by the first person by way of complaint or even protest. [= Bununla birlikte, bu atasözümüz bir öncekinden biraz farklıdır: Tarafımızdan, uğradığımız muameleye karşı şikayet veya protesto olarak kullanılabilir.]

  Ahmak adam söz bulamayınca bahse girer.  A wager is a fool's argument.

  Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez.  Words cut more (deeper) than swords. bıçak = knife... yara = wound...

  Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer.   Once burnt twice shy. (= Bir kere yandımı, duble ürkek)... A burnt child dreads the fire... (to dread /DRED/ = çok korkuyor olmak, ödü kopmak derecesinde korkuyor olmak)

  Hediye atın dişine bakılmaz.  Don't look a gift horse in the mouth. Şaşılacak bir paralellik... Ama bir de aşağıda vereceğim örneğe bknz.

     

Bir Yanlış "Paralellik" Örneği

Çok ilginç bir durum: İnternet'te gördüğüm çoğu kaynakta aşağıdaki şu yanlış  özdeşleştirme tekrarlanmış:

***[Parayı veren düdüğü çalar. = He who pays the piper calls the tune.]

Çok büyük bir yanlışlık ve İnternet'te önüne gelenin birbirini kopyalamasının yol açabildiği büyük zarara bir örnek daha. Bu iki atasözü birbirlerinden çok farklı şeyler söylüyor.

Şöyle ki,

  Parayı veren düdüğü çalar. = He who pays (for a/the pipe) plays the pipe.  (= It is the persons who have paid for (the purchase of) a pipe who have the right to play them. If you want to own and play a pipe, you must pay for and buy it.) Nasreddin Hoca fıkrasının anlamını irdeleyelim: "Hangi çocuk/lar Hoca'ya (who went to the market to buy the pipes) istedikleri düdüğün parasını vermişse, Hoca o çocuklara düdük getirecek; yalnızca o çocuklar birer düdük sahibi olabileceklerdir. Yani, ben düdük çalmak istiyorum diyorsanız, düdüğünüzün parasını vermek zorundasınız.

Uzun sözün kısası, Nasreddin Hoca fıkrasındaki durum daha çok şu sözdekine benzer: "They that dance must pay the fiddler."

  He who pays the piper calls the tune.  = Borucunun ücretini kim veriyorsa, şarkıyı da o seçer, onun şarkısı çalınır.   (= Borucu, ücretini kim veriyorsa, onun istediği şarkıyı çalar... Kısacası, "patronun borusu öter".) = The person who gives the money for something can decide how it will be used. The person who provides the money for something has a right to decide what will be done with it.

Dikkat buyurunuz: Borozanı kendisi öttürmüyor. Hangi şarkının çalınacağını (= paranın nasıl harcanacağını) dikte ettirmek hakkına sahip oluyor. Bu anlamda "Onun borusu ötüyor". Oysa, Nasreddin Hoca fıkrasında parayı veren çocuk düdüğün sahibi oluyor ve kendi keyfince öttürmek hakkına kavuşuyor.

Gördüğünüz gibi, "He who pays the piper calls the tune," cümlesinde, parayı kimin kime verdiğini, ne amaçla verdiğini, düdüğü kimin çaldığını, kimin istediği şarkıları çaldığını çözmek için belli bir gramer bilgisi düzeyi ve "call the tune" deyiminin anlamına dikkat etmek gerekiyor.

Yine gördüğünüz gibi, yüzeysel bir sözcük benzerliği yüzünden pekçok sitede bu derece yanlış bir yoruma varılmıştır.

Aslında İngilizce'deki bu atasözünün bir başka anlatımı da şöyledir: "Whose bread I eat, his song I sing." = Kimin ekmeğini yiyorsam, onun şarkısını söylerim...

Eh, bizdeki hikayeyi de bilirsiniz: Ne demiş Padişah hazretlerinin biçare soytarısı, boynunu büküp?

"Aman Hünkarım, ben patlıcanın değil, zat-ı şahanenizin dalkavuğuyum!"

Ne de güzel anlatıyor, basınımızdaki bildik kalemşörlerin durumunu!

  Tereciye tere satılmaz.

English Equivalent:

Don't teach your grandmother to suck eggs. (The meaning is clear enough: don’t presume to offer advice to an expert. = Anlam yeterince açık: İşin ustası bir kimseye tavsiyelerde bulunacağım havalarına girme.) to suck = emmek... to suckle = emzirmek... suction /SAK-şın/= (fizik terimi) emme...

Tranlated: You can't sell dill plants (= Anethum graveolens) to a dill-plant seller. (Origin unknown and unguessable to me. Can anyone help? Bu atasözümün kaynağını bilmek bir yana, tahmin bile edemiyorum. Yardım?)

  Yuvayı dişi kuş yapar.  dişi = the female of any species... kuş = bird...

English Equivalent:

Men make houses, women make homes.

Yorum: "House" ve "home" farkını çok güzel dile getiren bir söz.

  Arayan mevlasını da bulur, belasını da.  mevla = another name for God; here figuratively "what brings you good fortune... bela(sı) = (one's) doom, big trouble, great catastrophe...

English Equivalent:

He that seeks finds.  to seek /Sİ:K/ = aramak ve istemek, özlemle aramak...

Yorum: Bizim atasözümüz "arayışın" niteliğine göre, bunun size iyilik yada kötülük getirebileceğini söylerken, İngilizce karşılığı baskın ölçüde dini ve olumlu bir anlam iletiyor. Esasen, İncil'deki bir sözden alınmıştır:

For every one that asks, receives; and he that seeks, finds; and to him that knocks, it shall be opened. (Niyaz edene ihsan olunur; arayan bulur; kapıyı (mecazi) çalana kapı açılır...)

  Armut (ağacın) dibine düşer.

English Equivalents:

What is bred in the bone will come out in the flesh. (Değişik sözcük tercihleri ile birçok varyasyonları vardır.)

Like father, like son. (= babasına çekmiş.)

Tranlated: The pear will fall right under the tree... armut = pear /PEE/...

Why "pear"? I dunno... Niye mi "armut"? Bilmiyorum walla... I dunno. = I don't know...

  Başa gelen çekilir.

English equivalent:

What can't be cured must be endured. (Çevirisi: Düzeltemeyeceğin bir duruma katlanmaktan başka çare yoktur..)

  Dilenciye hıyar vermişler eğri diye beğenmemiş.

English Equivalent:

Beggars cannot (must not) be choosers. (Çevirisi: Dilenci seçici olamaz / olmamalı.)

Tranlated: They give the beggar a cucumber; he does not appreciate it (= does not think much of it and probably refuses to take it), saying it is curved. [No reference to what he would've done with it if it had been fat and straight!! -- Düz ve şişman bir hıyar olsaydı onunla ne yapacağına ilişkin herhangi bir gönderim sözkonusu değil...] [NOT: İngilizler yanlış anlamasın diye ekledim!!]

  Bugünün işini yarına bırakma.  Never put off till tomorrow what you can do today. to put off = to postpone, ertelemek...

  Gözden ırak, gönülden ırak.  Out of sight out of mind. Aslında, "gönül" sözcüğümüz, İngilizce'de asla karşılığını bulamayacağımız bir kavrama işaret ediyor; It is, I am afraid, next to impossible to find an equivalent for "gönül"; but situationally the two proverbs point to the same end... ırak = far (from)...

  İyi dost kara günde belli olur.  A good friend (= whether a person is a good friend) becomes manifest on a black (= ruinous, catastrophic) day.

A friend in need is a friend indeed. İhtiyaç duyulduğu bir zamanda yardıma koşan dost gerçek dosttur....

  Geç olsun da güç olmasın.  Better late than never.

  Demir tavında dövülür.  Strike while the iron is hot.

  Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.  Ne'er cast a clout till May is out. Mart = March... kazma kürek = gardening tools... ne'er = never... clout = "giysi" kastediliyor; bu atasözü dışında kullanmayınız.

Ay farkına gelince; çok doğal değil mi? Bizde Bahar daha erken geliyor -- Bu yüzden atalarımıza teşekkür borçluyuz... Britanya'yı değil de, Anadolu ve Balkanlar'ı fethetmiş oldukları için...

(Gerçi, hal ve gidişimize bakınca, Britanyalılar da bir o kadar kendi hallerine şükrediyor olmalılar!!)

This Week's Choice:

Boş fıçı çok langırdar.

Empty vessels make the most noise.

     

Hay ağzını seveyim... Eminim bu gerçeği saptayan atamızı Cennet-i Âlâ'da "Siyasetçiler için Genel Ahlak, Eğitim ve Bilgi Üniversitesi" rektörlüğüne getirmişlerdir.

Gerçi, haklı olarak, Cennet-i Âlâ'da siyasetçi ne arar, diyeceksiniz ya!

  Battı balık yan gider.

English Equivalent:

In for a penny, in for a pound.

Ne alaka? derseniz, İngiliz atasözünün anlamı: "Once you have decided to gamble or take a chance, you might as well go the whole way and take all the risks, not just some." = Madem riske giriyorsun, bari tam gir ki kazancın da ona göre yüksek olsun... (Bununla birlikte, bizim atasözü epeyce kötümser -- biraz da "intihar" boyutlarında -- bir hava taşıyor... However, the Turkish proverb is somewhat pessimistic about the outcome -- and a little suicidal, too).

might as well = "bunu da yapsam aynı şey; bari öyle yapayım" kavramı ile Türkçe'ye çoğu yerde "bari" sözcüğümüzle çeviri verir:

There's nothing going on here; I guess I might as well go home now. = Burada bir "atraksiyon" yok...
Since you can't keep your mind on your work, you might as well go home and get some rest.
= Madem işine konsantre olamıyorsun, evine git de dinlen bari biraz...

  Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.

Meaning: A liar's candle goes out quite early in the evening. In other words, a lie is bound to be exposed pretty soon.

Near Equivalent:

Cheats never prosper. Yani, yalancılar, hilekarlar (zaman içinde) başarı sağlayamaz, asla biryerlere ulaşamazlar.

to cheat = aldatmak, hile yapmak... (Burada ad durumu kullanılıyor)... to prosper = zenginlemek, refaha kavuşmak, işleri tıkırında olmak...

NOT: Dikkat ederseniz, İngilizce çevirisini anlamı önplana çıkararak farklı biçimde yaptım. İnternette gördüğüm çoğu sitede, "candle burns only until the evening / the bedtime / the prayer time" gibi çeviriler verilmiş. Bu çeviriler yabancı okuyucunun zihninde farklı yorumlara yol açacak mahiyetteler.

  Para parayı çeker.  çekmek = to attract, to pull, to bring in...

English Equivalents:

Money makes money.  = Nekadar çok paranız varsa, kazancınız da o ölçüde artar.

Money breeds money.  to breed /BRİ:D/ = genelde hayvanlar için biyolojik anlamda "çoğaltma, yetiştirme" anlamında kullanılır; "to breed race horses" gibi.

  Sabreden derviş muradına ermiş.

English Equivalent:

Everything comes to him who waits.

NOT: Sabır "traşı" çekenlere, biliyorsunuz, verilecek en güzel cevap: "Sabreden derviş, sıkıntısından gebermiş"...

  Geç olsun da güç olmasın. 

English equivalent:

Better late than never.

  Sona kalan dona kalır.   don = (a) freeze... However, there is also an expression, "donakalmak," which means "to become unable to act or speak through surprise, disappointment, fear and etc."

English Equivalents:

Early bird catches the worm.  (= Erken davranan ödülü** kapar.)
First come, first served.
(Anlamı: Lütfen sırayı bozmayınız. Geliş sıranıza göre hizmet alacaksınız... Tabii, sona kalanlar da donakalacaklardır.)

DİKKAT: worm = kurt(cuk) (=solucan benzeri); kuşun ödülü başka ne olacaktı ki...

  Söz gümüşse sükut altındır.

English Equivalents:

Speech is silver, (but) silence is gold (golden).
If speech is silver, silence is gold (golden).

Tıpkı, "İki dinle bir konuş," ve "Su büyüğün sus küçüğün," gibi faşizan toplumun sözümona düşünsel dayanaklarından...

  Su akarken testiyi doldurmalı... Çeşme akarken testini doldur... Çeşme akarken küpünü doldur... vb.

English Equivalents:

Make hay while the sun shines. to make hay = hasat yapmak
Gather ye rosebuds while ye may.
 rosebuds = gül tomurcukları.

Türkçesi de İngilizcesi de pratik bir öğüt veriyor görüntüsünde (çaktırmadan) oportunizm felsefesinin harcına harç katıyor...

Herneyse... "Gather ye ......" aslında bir atasözü değil. 17yy İngiliz şairi Robert Herrick'in “To the Virgins, to Make Much of Time,” başlıklı şiirinin ilk mısraı. Gençliğinizi dolu dolu yaşamağa bakın, diyor. Güzelliğine dayanamayıp buraya aldım:

Gather ye rosebuds while ye may,
Old Time is still a-flying;
And this same flower that smiles today
Tomorrow will be dying.

Derebilirken der tomurcuk güllerini /  Sevgili bildik Zaman hep uçmakta /  Gördüğün bu çiçek, gülümseyen bugün /  Yarın bakacaksın can çekişmekte...

Başlığını da çevirelim şimdi şiirin: "Bakir ve Bakirelere (Öğüt): (Çarçur etmeyin, Değerini bilin,) Olabildiğince tadını çıkarın Zamanın (=Gençliğinizin)..."

Ununu elemiş, eleğini asmış bu ağabeyinizin sözüne itimat buyrunuz: Zamanı geldiğinde ruh dinginliğine ulaşmanın tek yolu bu...

Dipnot Düşülmesi Gerekenler

Those That Beg For Footnoting

A -- İngilizce'ye başka dillerden gelmiş atasözleri:

Those borrowed into English from other languages:

  Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

English Equivalent:

Tell me with whom thou goest and I'll tell thee what thou doest. thou /DZAU/ = sen (yalın durum - nominative case)... thee /DZİ:/ = seni (-i durumu - accusative case)

Portekizce'den... From Portuguese...

  Bir çocuktan bir deliden al haberi.  (= Get the news from a child or a madman.)

A lot more common form: Çocuktan al haberi.  (= Get the news from a/the child.)

Near Equivalent:

Children and fools speak the truth. (or, "..... speak true") (Bir başka versiyon ise, "children, fools, and drunkards" şeklinde)

Almanca'dan, İspanyolca'dan... From German,  Spanish...

NOT: Hernekadar, buradaki "çocuk, deli, budala, sarhoş" nitelemesi "susmasını bilmeyen, gördüğünü/bildiğini/ağzına geleni söyleyiveren" kişiye yakıştırılıyorsa da, bu açıksözlülüğe belli bir beğeni duyulduğu da muhakkak... Türkçe'de "deli" kişiliği pekçok bağlamda takdir gören bir özelliktir... İngilizce'de de "fool" sözcüğü ile dikkatli olmak gerekir: Günlük kullanımda, "Don't be a fool," gibi bir örnekte "budala, aptal" anlamı taşıyan bu sözcük, öte yandan tıpkı bizdeki kralın soytarısı... padişahın dalkavuğu sosyal zorunluk sonucu yapmacıklı bir role soyunmuş, ama zeki ve nüktedan bir kişiliğe gönderim yapar.

  Bir çiçekle yaz gelmez.  (=A single species of flowers is not proof that summer has arrived.)

English Equivalent:

One swallow doesn't bring the summer.  (= Tek bir kırlangıç yaz gelmiş demek değildir.)

Macarca'dan... From Hungarian...

Bununla birlikte, bu atasözünün İngilizce'deki anlamı tartışmalıdır. Kimi yorumcular, Macarca'dan gelen bu atasözüne tamamen farklı bir anlam yüklüyor: "One man alone can't do a lot unless other people help him."

NOT: "Bir çiçekle yaz (veya, bahar) olmaz," sözünü ise, bildiğiniz gibi çoğunlukla erkek çapkınlığı için kışkırtıcı veya bağışlatıcı gerekçe olarak kullanıyoruz. A similar Turkish proverb, which says, "Summer is no summer (or, The spring is no spring) with a single flower," is figuratively used as a pretext for/by the Casanova type.

B -- Hayali "Atasözleri":

Imaginary or Imagined "Proverbs":

  Eldeki bir kuş daldaki iki kuştan yeğdir...  veya,   Eldeki bir kuş çalılıktaki iki kuştan daha iyidir.

To my best knowledge, nonexistent in the classic body of Turkish proverbs... I feel these must be relatively recent additions, most probably through translation from English. However, I must point out I am no expert on the etymologies of proverbs.

(Guessed) Translation from:

A bird in the hand is worth two in the bush.

However, another -- and genuine -- proverb in Turkish says, "Bugünkü tavuk yarınki kazdan iyidir." = A chicken today is preferable to a goose tomorrow.

  Erken yatmak, erken kalkmak insanı sağlıklı, zengin ve akıllı yapar. Obviously a direct translation from the English proverb:

Early to bed and early to rise makes a man healthy, wealthy and wise.

  Sonu iyi biten herşey iyidir.  Another direct translation:

All is well that ends well. (All's well that ends well.)

  İyi başlamak bitirmenin yarısıdır.  Yet another one:

A good beginning is half the battle.

  Sırçadan evi olan komşuya taş atmaz... Sırça köşke oturan komşusuna taş atmamalı... vb.  Yet more!...

People who live in glass houses should not throw stones.

*  *  *  *  *

  Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.  bakmak = (here) to look after, to attend, to maintain

Loosely translated:

It is the want of care that makes the field bare.

Though cited in several Turkish sites over the Net, it must be noted that there is no such proverb in English. However, it sounds so fine in translation that we might as well make a present of it to our British farming bretheren...

  Ayağını yorganına göre uzat.

Translated:

Stretch your legs according to the length of your quilt.

This, again, must be marked as a translation from an "overseas" culture, Turkish being one of the most likely among several candidates for that exclusive honour -- along with Russian, Arabic, and Spanish. "Quilt" is replaced by several other words in some sources; notably by "coverlet" or "clothes".

Kısacası, İngilizce'nin özgün dağarcığında böyle bir atasözü yer almıyor. Yabancı bir kaynaktan çeviridir.

But this one below overtops them all: To my best knowledge (though I be no expert on the subject) it is simply nonexistent  in both English and Turkish: Someone appears to have invented it for dozens of others to copy it over the Internet:

Arzular gerçekleşse, çingeneler attan inmezdi.
If the (sic) wishes were horses, the (sic) gypsies (sic) would ride them.

Uydurukçuluk ve kopyacılığın bu kadarına pes!! Ne Türkçe'de var böyle bir atasözü, ne İngilizce'de... ["Var" diyen, lütfen internette birbirinden kopya çeken "İngilizce öğretim" (!) sitelerini kaynak göstermesin. Büyüklerinizden işittiyseniz, yörenizde varsa, amenna.]

Öte yandan, yaygın bir İngiliz atasözü şöyle der:

If wishes were horses, then beggars would ride.

Aşağı yukarı şu anlama gelir: "Dilemekle, hayal kurmakla sorunlar çözülse, fakir fukara insan kalmazdı bu dünyada..." Başka bir deyişle, "Çalışıp çabalamaktan, alınteri dökmekten başka yolu yoktur bu işin..."

NOT 01: (sic) işareti (Latince "böyle -- thus" sözcüğü) metindeki yanlışlığın bizden değil, alıntı yaptığımız orjinal metinden kaynaklandığını dile getirir... [Sözcüğü Latince'den alarak bu işlev için uyarlayan Avrupalı yazarların, okunuşunun Türkçe'de doğurabileceği sakıncaları düşünmemiş olduklarına emin olabilirsiniz!!]

Diyeceğim, nasıl ki "Her gördüğün sakallıyı deden sanma," demişler; İnternet'te her gördüğünüz siteyi de makbul kaynak sanmayınız. Malum: "Yarım doktor candan,  yarım hoca dinden edermiş."

Hele, "ulema" laflarının alıp yürüdüğü bu dönemde...

Yav, ulemayı filan bırakın da, Allah aşkına, şu bizim mahalleye 12 satırlık Ezan-ı Şerifi detone olmadan okuyabilecek bir müezzin bulun önce...

Alcohol is the mother of all evils...

İçki bütün kötülüklerin anasıdır...

 

Injustice is the father...

Adaletsizlik babasıdır...

 

Underdevelopment is the uncle...

Kalkınmamışlık amcasıdır...

 

Exploitation of the masses is the brother-in-law...

Kitlesel sömürü kayın biraderidir...

 

Corruption is the cousin...

Yolsuzluk yeğen beydir...

 

And, stupidity is the offspring...

Ahmaklık da mahdum beylerdir...

 

 

         

 Almanak Anasayfaya Dönüş

 Site Anasayfa       Testler       Okuma       Eğlence

 Konuşma       Fıkra       Karikatür       Özdeyişler