BELIEVE IT OR NOT

QUIRKY NEWS

İSTER İNAN İSTER İNANMA

ister inan

DÜNYADAN GARİP OLAYLAR -- 03 --

 

 

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

SIR ISAAC NEWTON PREDICTED 2060 APOCALYPSE

Newton 2060 Yılı İçin Kıyamet Kehanetinde Bulunmuştu

 

Kuşkusuz, Hristiyan "apocalypse" /ı-P@-kı-LİPS/ veya "doomsday" /DU:MZ-DEY/ kavramları, İslami "kıyamet" kavramı ile birebir örtüşmüyor...

 

Sir Isaac Newton predicted the world would end in the year 2060, according to theories uncovered by academics in Jerusalem. The prophecy has been unearthed from little-known handwritten manuscripts in a library.

to predict = tahmin ve kehanette bulunmak... Tıpta ise "saptama, belirleme" anlamında kullanılıyor. Nitekim piyasadaki "prediktör" gebeliği tahmin değil tesbit için... prophecy = kehanet, geleceği söyleme (prophet = peygamber, sözcüğü de aynı kökten)... to unearth = günışığına çıkartmak ("toprak yüzeyine çıkartmak" kavramından)...

"handwritten manuscripts" = "manuscript" etimoloji olarak zaten "elle yazma" kavramından geldiği için, bu bileştirme gereksiz ve mantıksız gibi görünüyorsa da, bir makalenin daktilo edilmiş (baskıya girmemiş) nüshasına da "manuscript" adı verildiğinden, günümüzde sıkça rastlanabilen bir kullanım...

The pages show Newton's attempts to decode the Bible, which he believed contained God's secret laws for the universe.

Onlarda da İncil'in sırlarını çözmeğe çalışanların sayısı, bizdeki Kuran-ı Kerim'in sırlarını çözmeğe çalışanlardan az sayılmaz. Ne mutlu bu insanlara ki, bizim göremediğimiz gizli işaretleri görürler!!...

"Law" sözcüğünün okunuşu konusunda bir kez daha uyarıyorum: /LAV/ filan diye garip telaffuzlarla kendinizi komik durumlara sokmayın... Doğrusu: /LO:/...

The most definitive date he set for the apocalypse, which he scribbled on a scrap of paper, was 2060.

definitive /di--nıtiv/ = kesin, belirleyici... to scribble = çiziktirmek (yazı için), kargacık burgacık yazmak... a scrap of paper = kağıt parçası...

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

WOMAN GIVES BIRTH WHILE CAR

WAITS AT TRAFFIC LIGHTS

Traffik Işıklarında Doğum Yaptı

A Norwegian woman gave birth in the car when her husband had to stop for a red traffic light on the way to hospital.

gave birth = doğum yaptı... when her husband had to stop = kocası durmak zorunda kalınca...

Merethe Andresen gave birth to a baby girl before the lights had time to turn back to green. When the lights finally changed, her partner Frode Erichsen drove the rest of the way to hospital.

Mrs. Andresen's contractions had started some 11 days before she had been due to give birth.

some 11 days before = yaklaşık 11 gün kadar önce... to be due + infinitive (mastar) = gelecek zaman belirtir... is due to give birth = doğum yapacak... was due to give birth = doğum yapacaktı... vb.

She and Mr Erichsen got in their car and set off for St Olav's Hospital in Trondheim.

to set off for ... = 'e doğru yola çıkmak...

But less than a quarter of a mile from the hospital, they had to stop for a red light and Mrs Andersen realised the baby couldn't wait any longer.

Frode pulled her trousers off and put her feet on the dashboard and in less than a minute a baby girl was born.

pulled her trousers off = pantolonunu çekip çıkardı... dashboard = göstergeler ve torpido gözünün de yer aldığı üst konsol...

"I think no one noticed what had just happened. We continued to drive as if nothing had happened," says Mr Erichsen.

"We are happy that the light turned red just when it did. It was in the middle of rush hour and we had no chance to pull over to the side of the road." The couple have decided to name their little girl Frida.

Mealen: İyi ki tam o sırada kırmızı yanmıştı. Yoğun trafiğin ortasındaydık ve arabayı bir kenara çekme şansımız yoktu...

rush hour = trafiğin yoğunluk saatleri...

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

ECUADOR PRESIDENT JOGS TO WORK TO SAVE CASH

Ekvator Cumhurbaşkanı Tasarruf İçin

İşine "Sağlık Koşusu" Yaparak Gidiyor

President Lucio Gutiérrez of Ecuador is going to jog to work once a week to show his civil servants how to save money.

Ecuador /E-kwı-DO:/ = Güney Amerika. ülkesi... equator /i-KWEY-tı/ = bildiğimiz "ekvator"... to jog = "jogging" = "sağlık koşusu" yapmak... civil servant = kamu hizmetlisi, devlet memuru...

The former military officer jogs six kilometres from his home in northern Quito to his office in the Palacio de Carondelet on Fridays.

The poor Andean country is facing a serious fiscal deficit and Gutiérrez has introduced tough austerity measures.

Andean = And Dağlarına ilişkin.. fiscal deficit  /FİS-kıl-DE-fisit/ = mali açık... introduced  /İNT-rıdyusd/ = getirdi, başlattı... tough  /TAF/ = sert, haşin...

austerity measures /os-TE-riti-ME-jı:z/ = kemer sıkma önlemleri... (Burada yalnızca bir ekonomi terimi olarak açıklıyorum. "Austerity" sözcüğünün diğer anlamları için sözlüğe danışınız.)

The president has banned civil servants from using official cars for their own private purposes and has banned officials from travelling first class.

to ban = yasaklamak... official cars = resmi arabalar...

Sonuçta, resmi araçların özel amaçla kullanılması ve yetkililerin birinci mevkide seyahat etmeleri filan yasaklanmış, vb... vb... Biz bu filimleri çook gördük...

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

DRIVER, 7, STOPPED BY POLICE

7 Yaşındaki Sürücüyü Polis Durdurdu

Police who stopped a car in the US state of Connecticut have found it was being driven by a seven-year-old boy.

Officers in East Hartford spotted the black four-door Toyota Lexus meandering on the road.

to spot = görmek, yerini belirlemek (özellikle de uzaktan veya zor görülebilir nesneler için -- bazen de "keşfetmek" veya "tesadüf" nüansları ile)... to meander /mi-EN-dı/ = zigzaglar çizerek yol almak. Büyük ve Küçük Menderes ırmaklarının adlarını nereden aldığını sanıyordunuz ki!!...

The boy's father, Kitson Brown, told police he'd let his son drive home from football practice.

Buradaki "he'd let" neyin kısaltılmışı? "had let" mi, "would let" mi? Bildiniz: "had let": Geçmişteki bir noktanın öncesi için tipik bir "past perfect" kullanım. (Unutmayınız, fiiliniz: let - let - let...)

Sergeant James Leonard said: "I couldn't believe what I saw - a little kid. His head was about even with the edge of the window."

about even = "yaklaşık aynı hizada" ("denklik" kavramından)...

Brown, 36, was charged with risk of injury to a minor, reckless driving and allowing a minor under 16 to operate a vehicle.

was charged with = ile suçlandı, mahkemeye verildi... reckless driving = "tehlikeli araba kullanmak" anlamında trafik terimi...

It was reported that the boy had driven about a mile when he was stopped.

İşte yine geçmişteki bir noktanın öncesi için tipik bir "past perfect" kullanımı...

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

INDIAN MEN OFFERED £20 BIKE

AFTER VASECTOMY

Hindistan'da Erkeklere Vazektomi Sonrası

20 Sterlin Değerinde Bisiklet Veriyorlar

 

 

Hayret bişi: Adamlar bi bisiklete tav... Bizimkilere Mersedes versen "Hee" dedirtemezsin... Bir de merak ettim: Lokum da tıkıştırıyorlar mı acaba ağızlarına?...

 

Indian family planning officials are offering men a £20 bicycle if they undergo a vasectomy.

-ectomy, -sectomy = Tıbbi terimlerde bu soneki gördünüz mü, biliniz ki adamın bir yerlerini kesiyorlar!! to perform an operation -- to undergo an operation... = ameliyat etmek -- ameliyat olmak...

In the district of Bankura, 100 miles north-west of Calcutta 24 have been rewarded with bikes after having the surgery.

24 = twenty-four men...

"Last winter we got a poor response. Less than 25 men came to us voluntarily. So this year we came up with this attractive idea of bicycles and it has clicked," a district administration official said.

got a poor response = zayıf tepki aldık, rağbet görmedi... voluntarily = gönüllü olarak... has clicked = "olay tuttu" ("klik" sesiyle yerine oturdu" kavramından)... district administration official = yerel yönetim yetkilisi...

Social scientists say if India cannot check its population growth rate in the way China has been doing it will be difficult for the country to bring the majority of Indians above poverty level.

to check = (burada) durdurmak, kontrol altına almak... poverty /PA-vıti/ = fakirlik ("poor" /PU:/ sözcüğünün ad hali)...

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

PROSTITUTE ARRESTED FOR CHARGING TOO LITTLE !!

 Bir Fahişe Tutuklandı -- Ücreti Çok Düşük Tuttuğu İçin

 

 

Neyseki bizdeki Rekabet Kurulu henüz bu tür konulara el atmadı -- fukara yurdum insanı adına sevindirici bir gerçek...

 

A prostitute has been arrested in Italy for charging her customers too little.

to charge too little = çok az ücret talep etmek veya almak... prostitute = fahişe, para karşılığı seks yapan kadın. [Erkek, yani "male prostitute" ise "gay" veya "gigolo" /-gılou/ kimliğinde olabilir...]

Police claim Monica Isa has broken the country's competition laws by trying to force other call girls in Turin out of business.

competition laws = rekabet yasaları... Turin /ÇYU-rin/ = Torino...

The 24-year-old had cut her normal service fee from 35 euros to 5 euros, the equivalent of £3.20.

Reports say she has been remanded in custody and will face charges in court of fraudulently lowering prices in a public trade market and unfair competition.

to be remanded in custody = gözaltında tutulmak... will face charges in court = mahkemede yargılanacak... fraudulent = sahtecilik, alavera dalavera, üçkağıtçılık.. to lower the price = fiatı düşürmek... unfair competition = haksız rekabet...

Under Italian law, it is an offence to cut prices with the intention of forcing competitors out of business.

offense = suç (ağır ceza dışı suç ve kabahatler için)... intention = niyet, amaç... force out of business = işini kaybetmeğe mecbur bırakmak... competitors = rakipler...

Monica, originally from Sierra Leone, was reported to the police by other prostitutes working in the same area.

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

SADDAM HUSSEIN T-SHIRTS

SELLING SLOWLY

Saddam T-Şörtleri Rağbet Görmedi

Saddam Hussein T-shirts are selling slowly in Indonesia among young Muslims.

Syahrul Arief's Quds company started making Saddam T-shirts about a month ago, reports The Straits Times.

Şirketin adı: "Quds";  sahibinin adı "Syahrul Arief"... The Straits Times = Singapur'un ünlü gazetesi.

Burada "straits" ile, korsanları ile ünlü "Malacca Boğazı" kastediliyor... O yüzden zaten bir türlü Pasifik adalarına ulaşıp yerleşemedim...

So far, he says sales have been sluggish with about 400 sold but the entrepreneur is confident business will pick up.

sluggish = yavaş hareket eden; burada "gevşek" satışlar. (slug = sümüklü böcek, kavramından) Dikkat: salyangoz = snail... Tembel ve yavaş insan, özellikle de işçi için, "sluggard" sıfatı kullanılır... entrepreneur = girişimci...  Okunuşu: /ANT-ripre-NÖ:/ "DÜM-teke-DÜ:M" düzeninde... business will pick up = işler açılacak, hızlanacak...

He is confident (that) business will pick up. = Bu tür tümceleri çözmekte güçlük çekiyor musunuz? Oradaki "gizli" that bağlacını görebilirseniz mesele kalmaz. Aslında, "I am glad (that) you came," tümcesinden gramatik yapı olarak hiçbir farkı yok...

He said: "These are different from the Osama T-shirts we sold last year. Saddam is not a bestseller yet because many Indonesians understand he is not a completely pure Muslim. He has done bad things.

"But if war starts, more people would be interested in Saddam T-shirts. Then they would perceive him as a fighter against America and support his cause. When that happens, the T-shirts will move faster."

to perceive /pö-Sİ:V/ = algılamak... perception = algılama, algı... a very perceptive man = gözünden birşey kaçmayan adam... DİKKAT... DİKKAT... Psikoloji dalındaki arkadaşlarımız daha iyi bilirler, ama, Türkçe'de "sensation - perception - cognition" üçlüsünün, ve özellikle de son ikisinin kapsam alanları fazla belirgin değil. İlgi duyan üyelerimizin "bilişsel süreçler" (cognitive processes) konularına göz atmalarını öneririm...

cause = dava (yani, uğruna uğraş verilen, savaşılan dava... (Mahkeme davası farklıbir sözcüktür = case... Öte yandan, biliyorsunuz her iki sözcüğün de daha bir sürü anlamları var.)

He has three designs. Two show Saddam wearing his beret and bearing slogans "We Support You" and "Ready for War". The third depicts Saddam defying President Bush.

Osama T-shirts hit the streets last year after US action in Afghanistan began. Mr Syahrul said that more than 100,000 Osama T-shirts had been sold through his shop in Jakarta and university campuses nationwide.

to bear - bore - borne = taşımak... to depict = göstermek, tasvir etmek ("... olarak resimlemek" anlamında)... to defy /di-FAY/ = meydan okumak, boyun eğmemek... hit the streets = popüler oldu, sokaklarda boy boy satıldı... nationwide = ülke çapında...

Asked what he thinks of criticisms that he is adding fuel to anti-US feelings, he said he is tapping into existing sentiments, and not creating them.

Asked = "When he was asked" yapısından kısaltma = Kendisine sorulduğunda... BİRAZ GRAMER BİLGİSİNDEN KAÇIŞ YOK, DOSTLAR!! Bu tür yapılar ancak, asgari düzeyde de olsa gramer bilgisine başvurularak kestirmeden öğrenilebilir... 

to add fuel to = yangına körükle gitmek... to tap into sth = fayda sağlamak amacıyla mevcut bir kaynaktan (çoğu zaman gizlice) çalmak.

Örnekler: "to illegally tap into power lines / the electricity system, etc" = kaçak elektrik kullanmak...

"to tap the telephone lines" = görüşmeleri gizlice dinlemek... tap = musluk, bir su borusuna takılan açma kapama tıpası" kavramından olsa gerek...

Story filed: 12:50 Monday 24th February 2003

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

CIGARETTE MACHINE FALLS ON SMOKER

Sigara Makinesi Tiryakinin Üstüne Devrildi

A German smoker had a painful lesson about the health risks of smoking when a cigarette machine fell on him. Walter Neubauer, 42, from Cologne started banging the machine with his hand when it failed to give him the cigarettes he had paid for.

fail + mastar = olumsuzluk bildiren bir yapı... DİKKAT: Başka bir deyişle, "She failed to come," cümlesini "Gelmedi," şeklinde çevirin; "Gelmekte başarısızlığa uğradı," şeklinde değil...

But the machine fell off the wall and landed on top of him, closely followed by a large section of the wall.

Alet duvardan kopup adamın üstüne düşmüş; ardından da duvarın koca bir bölümü...

Passers-by who heard the crash and the man's calls for help were able to free him. He was taken to hospital but after treatment for cuts and bruises was allowed to go home.

a passer-by = yoldan gelip geçen bir kimse. Çoğuluna dikkat = passers-by... bruise /BRU:Z/ ("i" harfini görmezden gelin) = morartı, çürüme...

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

MACBETH CAST MEET MURDERER

FOR "INSIGHT"

Macbeth Oyuncuları

Bir Caniden Feyz Alacaklar

NOT: "Insight" aslında "sezgi, sezgi gücü, sezgisel bilgi" demektir. Besbelli, "içini görme" kavramından geliyor...

Actors with the Royal Shakespeare Company have met a convicted murderer to help them with their current production of Macbeth.

cast /KA:ST/ = oyuncular, oyuncular listesi... convicted = hüküm giymiş, mahkum edilmiş... Yukardaki paragrafta özellikle "with" sözcüğünün ilginç kullanımına dikkat ediniz: RS Tiyatrosu oyuncuları...

Dominic Cooke, the director, said it was important that cast members talked to someone with a real experience of killing and the effect it had on everyone involved.

everyone involved = olaya karışmış veya duruma müdahil (olayın içinde) olan herkes...

He arranged for a man convicted of robbing and murdering a woman to face questions from five cast members, all of whom have to carry out a killing in the play, says the Daily Telegraph.

to face questions = sorularla yüzyüze gelmek... to carry out = gerçekleştirmek, yapmak, uygulamak, sonuca ulaştırmak (genellikle, başarı ile sonuçlandırmak, anlamı verir)...

Mr Cooke said the 45-minute discussion had provided "fascinating insights". He added: "It is important for actors to plug into the reality of the situation they are portraying on stage. I wanted them to understand what killing did to the perpetrator.

to plug = "musluk takmak" veya "fişi elektiriğe takmak" gibi bir kavramın mecazi dönüştürümü ile elde edilen anlamları düşününüz. Örneğin burada "sezgisel olarak olaya nüfuz etmeleri" diyebilirsiniz... perpetrator / PÖ:-pıtreytı/ = bir olayı gerçekleştiren kişi; burada "fail"...

"My assistant found the perfect person. He took responsibility for what he had done. He talked about his desperation, his initial sense of denial and how he eventually came to accept what he had done. It was an awakening for all of us."

took responsibility = (burada) sorumluluğunu kabul ediyordu... desperation /DES-pı-REY-şın/ = çaresizlik, ümitsizlik... initial /i-Nİ-şıl/ = başlangıçtaki... denial /di-NAYL/ = red, inkar... ("to deny" /di-NAY/ fiilinden.) Burada, önceleri "ben bunu yapmış olamam duygusu" yaşamış olduğu anlatılıyor... eventually /i-VEN-çuıli/ = sonunda, nihayette, sonsal olarak...

The criminal, now in his 40s, was convicted in 1981. He served 18 years of a life sentence and is now running his own business.

to serve a sentence = bir hükümden dolayı "yatmak", mahkumiyetini çekmek... life sentence = müebbed hapis cezası...

 

         

ANASAYFA      TESTLER      OKUMA      EĞLENCE