BELIEVE IT OR NOT

QUIRKY NEWS

İSTER İNAN İSTER İNANMA

ister inan

DÜNYADAN GARİP OLAYLAR -- 04 --

 

 

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

EMİNEM MOONS FOR GERMAN VIEWERS

Benim Bildiğim Emine Böyle Şeyler Yapmazdı Ama !!

to moon (at smb) = pantolonunu indirip maabadını göstermek

Eminem pulled down his pants and mooned at the audience during an appearance on German television. The rapper was on Pro7 show TV Total when he unzipped his trousers and pulled down his Calvin Kleins.

to pull down = çekip aşağı indirmek... rapper /RÆP'ı/ = repçi... to unzip = fermuarını açmak... "appearance" on TV = TV'ye "çıkma"... [pants = Brit: külot; USA: pantolon... Kaynağımızın İngiliz olduğunu lütfen not ediniz.]

After baring his bum to the camera and the audience, he told host Stefan Raab: "We love your country". Eminem then complained flashing is always censored in America, before getting up and mooning again.

bare = çıplak (doğal örtü veya kültürel/geleneksel giysinin bulunmaması durumu: "bare walls" - "bare bosom" (çıplak sine/göğüsler -- porno olmayan bir ifade)... to bare = bir giysi parçasını çıkararak çıplak hale getirmek... bum /BAM/ = (argo) kıç, maabad... [Teknenin kıçı (= stern) için kullanamazsınız... Türkçe-İngilizce Denizcilik Terimleri için, BURAYI TIKLAYINIZ...]

flashing = topluluk içinde "edep yerlerini" açarak gösterme; bir tür teşhircilik sayılabilirse de, ondan farkı, cinsel değil, protesto veya geyik nedenleri ile yapılması... to censor /SEN-sı/ = sansürlemek... (DİKKAT: to censure /SEN-şı/ = kınamak, memnuniyetsizliğini belirterek yasaklamak, fiili ile karıştırmayınız)

 BELIEVE IT OR NOT !!

WRONG WAY DRIVER STOPS TO COMPLAIN TO POLICE

Ters Yönde Giden Sürücü Arabasını Durdurup

Polise Şikayette Bulundu

A pensioner spotted driving the wrong way down a motorway stopped when he saw police, to complain that everyone else was heading in the wrong direction.

pensioner /PEN-şını/ = emekli maaşı alan, emekli maaşı ile yaşayan kimse... (Dolayısıyla, geçim koşullarının darlığına veya hatta kişinin yaşlılık veya düşkünlüğüne işaret eden yananlamlar taşıyabilir. Çoğu zaman "old age pensioner" (veya, tire ile "old-age pensioner") şeklinde kullanılır... Asla ve asla Türkçe'deki "pansiyoncu" yada "pansiyonda kalan" anlamına kullanmayınız)... to spot = görülmesi herhangi bir nedenle biraz zor olanı görmek (uğraş vererek veya tesadüfen görmek veya gözüne ilişmek -- cümlenin gelişine göre karar veriniz)... to head for = oraya veya o yönde gitmek... Örnek: He was heading for his office. = Bürosuna gitmekteydi...

GRAMER NOTU: Temel cümlecik: (özne = "pensioner") + (fiil = stopped)... spotted ...... = sıfat-cümlecik'tir: (a pensioner who was spotted ........... motorway) otobanda yanlış yönde araba sürerken görülen emekli bir kişi... "down" the motorway = İlgeci burada bir renkli anlatım öğesi olarak görünüz: "otoban boyunca" yada "kaptırmış otobanda" gibi gönlünüzce yorumlayabileceğiniz bir renkli anlatım ifadesidir: "Vurmuşum abi arabayı asfalttan aşağı" der gibi birşey.

ÇEVİRİ: "to complain that everyone else was heading in the wrong direction" = "şikayet etmek için ki kendisi dışında herkes ters yönde gidiyorlar" --- UNUTMAYINIZ: Mastarlar cümle içinde çoğu zaman "amaç bildirme" işlevi için oradadırlar: He stopped. = Durdu. Neden durdu? To complain (that .......) = -------------i şikayet etmek için durdu...

The 86-year-old granddad from Bern, Switzerland, said he had even flashed his lights at six motorists on the A6 motorway to let them know they were in the wrong.

flashed his lights = "selektör" yaptı...

Officers confiscated the pensioner's car keys and drove him home while a colleague followed in the man's vehicle. They are now reviewing whether to take his licence from him.

to confiscate = el koymak... colleague /K@-li:g/ = meslektaş. Burada "bir diğer polis memuru" kastediliyor... (Bu söz, genellikle "meslektaş ve de akran" anlamında kullanılır. Dolayısıyla, dikkatle kullanınız. Örneğin bir profesör, bir doçent veya hele ki asistanından söz ederken bu sıfatı kullanırsa önemli bir iltifatta bulunmuş sayılırken, bir asistanın hocalarına bu şekilde hitap etmesi halinde "askerliği zor biter"...)

 BELIEVE IT OR NOT !!

Doctors in the US are offering cosmetic surgery for people who want to sound as young as they look with a so-called "voice-lift".

to offer = 1. sunmak, vermek; 2.  teklif etmek... voice-lift = kozmetik cerrahide kullanılan "face-lift" (Yüz gerdirme teriminden yola çıkarak oluşturulmuş yeni bir terim: "ses gerdirme"... Bu işlemlerde neden "lift" sözcüğünün kullanılmış olduğuna gelince, yüzümüz zamanla yerçekiminden dolayı sarmıyor mu?!..). to sound as young as they look = seslerinin de fizik görünümleri kadar genç olması... so-called = 1. sözde, güya; 2. "adı verilen", "denen"...

Like the rest of the body, the vocal chords grow weaker with age as talking, shouting and singing take their toll. People can make their voices sound younger by exercise, but some require surgery to help the vocal chords to close. When the two vocal chords close together they produce sound.

the vocal chords /KO:DZ/ = ses "telleri", ses kirişleri... to take its toll = vereceği zararı vermek, maliyetini ödetmek... can make their voices sound younger = seslerinin kulağa daha genç gelmesini sağlayabilirler (ettirgen kalıp: make sth do sth)... to close together = birbirine yaklaşmak, yakın gelmek...

For about $17,500 (about £10,000) doctors will insert implants through an incision in the neck or inject fat, collagen or a bone-making substance called hydroxyl appetite through the mouth. After resting for a couple of weeks, the patient can speak with less effort in a firmer tone, says The Times.

to insert = sokmak, yerleştirmek... incision /in--jın/ = kesi, insizyon (tıp)... Neck !! = Ne ilginç değil mi? Kesinin "ense" veya "boyun" da mı yapıldığını bu sözcükten kestiremiyoruz.... Neredesiniz ey "İngilizce zengin bir dildir" ciler!! bone-making substance = kemik-yapıcı madde... called hydroxyl appetite = "hidroksil apetit" adı verilen, denen... through the mouth = ağız yoluyla, ağızdan... in a firm tone = Başka yerde "kesin bir tonla, tavırla" anlamına gelecek bu söz, burada "daha sağlıklı, titrek olmayan" anlamında...

Dr Robert Thayer Sataloff, of the ear, nose and throat department of Philadelphia's Graduate Hospital, said: "If someone can take the tremor out of your voice, that would be of more value for you."

the ear, nose and throat department = KBB servisi... tremor (tremour) = titreme... (Soğuktan titreme = shiver)...

He said among those interested in the procedure are radio announcers, actors, politicians, sales personnel and corporate executives.

NOT: Bilumum simitçi ve bozacı esnafı ve ilaveten iktidar borozanı iktisat profesörleri üçlü korosu dikkatine saygıyla sunulur...)

 BELIEVE IT OR NOT !!

MUM GIVES GOLDFISH KISS-OF-LIFE

Anneden Japon Balığına Hayat Öpücüğü

mum, mummy, mom, mommy = anne, annem, anneciğim... İşte bir örnek: Bring your family to the Egyptian museum. You can take a picture of your mummy with a mummy.

A mother has revived a goldfish with the kiss-of-life after it was found in a dried-up stream.

to revive = yeniden hayata döndürmek... goldfish = Japon balığı (Demek ki, bu balıklar bize ilk ithal edildiğinde, "Olsa olsa Çin işi, Capon işidir" kanaatine varmışız)... NOT: Bu sözcüğe "akvaryum balığı" nüansı ile cenerik ad olarak da rastlarız... kiss-of-life = hayat öpücüğü... dried-up = kurumuş, kupkuru kalmış... stream = dere, derecik, küçük akarsu... Ayrıca "akış", "akıntı (the Gulf Stream )" ve "süreklilik" gibi anlamları da vardır... (Edebiyat öğrencileri için not: "stream of consciousness" ekolünü hatırlayınız)...

Maria Venghaus's young sons found the lifeless fish in the muddy stream near their home in  Swindon, Wiltshire, and rescued it. Mum Maria, 30, sprang into action and blew hard into its mouth and then dropped it into a tank of water when he revived.

muddy = çamurlu... to rescue /RES-kyu/ = kurtarmak... rescue workers = kurtarma ekipleri... to spring into action = derhal eyleme geçmek... blew hard = kuvvetle üfledi... to revive = Burada fiilin "intransitive" (geçişsiz) kullanımını görüyorsunuz: yeniden hayata dönmek...

Maria told the Daily Record: "I used to win fish from fairs when I was younger. My grandad taught me how to blow into their mouths when they are weak and it usually did the trick."

fair = fuar... to do the trick = işe yaramak, gereken / istenen sonucu vermek...

The new fish -- named Boris -- is now enjoying life with the family's 16 other goldfish.

 BELIEVE IT OR NOT !!

SCHOOL PLAY'S LESBIAN KISS SHOCKS PARENTS

Okul Piyesindeki Lezbiyen Öpücüğü Ebeveyinleri Şok Etti

A high school play featuring a lesbian kiss has provoked a row in Canada. The principal of Handsworth Secondary told the school's drama teacher to take the scene out of the play Broken Theory after complaints from parents.

featuring = "gösteren, içeren"... row /RAU/ = tartışma, ağız dalaşı... principal /PRİN-sipl/ = başöğretmen, müdür... (DİKKAT: okunuşu tamamen aynı olan "principle" = ilke, prensip, sözcüğü ile karıştırmayınız)  Broken Theory = piyesin adı...

North Vancouver School Board chair Ginny Diebolt told CBC News: "I think there is an expectation in our community that if you go to a high school play that it is suitable for a broad range in the community."

expectation = beklenti... a broad range in (of) the community = toplumun geniş bir kesimi. ("Community" sözcüğü ile daha şok "yerel toplum" kavramı karşılanır.)

But students involved in producing the play complain that axing the scene amounts to censorship and homophobia: "Stopping children from seeing a one-second kiss is not going to make homophobia go away. It's just going to add to it."

involved = "dahil, müdahil" olan... to axe = "kesip çıkarmak" (balta ile vurmak kavramından)... amount to = "sonuçta toplamı o kadardır" kavramının Türkçe'ye en iyi çevirisi: "--den başka birşey değildir"...

Stopping children...etc = Çocukların bir saniyelik bir öpüşme sahnesini görmelerini engellemek eşcinsel fobisini ortadan kaldıracak değil. Bu fobiyi daha da arttıracaktır... Homophobia = Eşcinsel kimselere karşı duyulan olumsuz duygular için kullanılan bir psikiatri terimidir ve Batı ülkelerinde toplumsal hoşgörü açısından genellikle istenmedik bir "fobi" olarak değerlendirilmektedir... is not going to make homophobia go away = homofobiyi yok edecek değil...

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

HOMELESS STUDENT LIVED IN LIBRARY

FOR SEVEN MONTHS

Evsiz Öğrenci Yedi Ay Boyunca

Kütüphanede Yatıp Kalktı

A homeless New York student says he slept for seven months in a university library without being caught.

without being caught = yakalanmaksızın... "preposition + present gerund passive" yapısına dikkat... Neden gerund? Çünkü ilgeçler (preposition) ad alır; ve gerund ise biliyorsunuz fiilin ad işlevli bir türevidir...

Şimdi, buna benzeterek, "görülmeksizin" ve "yakalanması üzerine" sözlerinin İngilizce karşılığını verelim: "without being seen", "on/upon being caught"...

Steve Stanzak, 20, says he set up home in New York University's main library because he couldn't afford housing costs on top of his tuition.

set up home = mesken edindi, "evini kurdu"... on top of = üstüne üstlük, ilaveten... tuition (fees) /tu-İ-şın/  = okul harçları, paralı eğitim okul ücreti...

He was finally discovered by shocked administrators last week, reports the New York Post.

Açıklama: Gazetecilik dilinde, olabildiğince kısa ve kestirmeden anlatım için, örneğin bir sıfat tümcelik yerine tek sıfat kullanımının tercih edileceğine dikkat ediniz: "administrators who were shocked" yerine, "shocked administrators"...

He was running his own website, www.homelessatnyu.com, in which he chronicled his undercover life in the Bobst Library on New York's Washington Square.

to chronicle = olayların güncesini tutmak, "vakainame" tutmak... undercover = gizli, kimlik değiştirerek, tebdil kıyafet. "undercover agent" gibi...

NOT: Adresi verdim, ama ben bu satırları yazarken, aşırı tahaccümden dolayı, sayfaya girmek mümkün olmuyordu... Bir de siz deneyin. Verdiğim linkleri tıklamaktan korkmayın; bu sayfayı kaybetmeyeceksiniz; ayrı pencere açılacaktır.

Stanzak said he washed himself in the library's toilets, had an occasional shower at friends' dorms and kept his clothes and books in lockers.

occasional = arada bir... dorm = dormitory /DO-mitıri/ = yurt, yatakhane (Latince "dormire" uyumak, fiilinden)... locker = kilitli çekmece veya dolap...

"It was kind of interesting at first and then it became part of the norm, part of the routine. It was getting quite comfortable," he said.

to become part of the norm = alışılmışın, normalin bir parçası haline gelmek...

The creative-writing student said he gets no financial help from his parents and works about 30 hours a week to make spending money.

creative-writing student = "yazarlık eğitimi" öğrencisi... Yani en az antropoloji ve felsefe öğrencileri kadar "çatlak" olmaya müsait...

NYU spokesman John Beckman said Stanzac had now been provided with free housing for the rest of the semester.

Asked whether the school believed the student had lived in the library for seven months, Beckman said, "I don't know; we've taken what he said at face value."

to take at face value = söylenenleri gerçek kabul etmek; gerçekliğini araştırabilecek durumda olmamak...

"The library is open 24 hours for a reason; there's a demand for students to study around the clock," he said. "And it's not unusual to see someone who's fallen asleep."

around the clock = yirmidört saat...

Bu son paragrafı, vizeden vizeye iki saat çalışan öğrencilerimize; ve ÜDS'den ÜDS'ye iki hafta hazırlıkla yetinen doçent adaylarımıza adıyorum...

 

 BELIEVE IT OR NOT !!

BILLIE PINES FOR BREAD

Billie Ekmek Özlemi Çekiyor

Billie Piper is getting withdrawal symptoms - from bread!

to pine for = to yearn for, to long for = özlemini çekmek, hasret kalmak... withdrawal symptoms = uyuşturucu, vb bırakma semptomları...

According to The Sun, she misses it so much after starting the Atkins diet that she now stands outside bakeries just for a sniff of the buns baking inside.

sniff = koklama, burnunu çekme... bun = küçük ekmek somunu... baking inside = içerde pişmekte olan ("which are baking inside" sıfat tümceliğinden kısaltma...)

Billie said: "I was brought up on bread and butter, so not having it is like losing a friend. I find myself hanging round bakeries, inhaling. It's quite sad.

I was brought up = büyütüldüm, yetiştirildim... ("on" ilgecinin burada Türkçe'ye "ile" şeklinde çeviri verdiğine dikkat ediniz)... bread and butter /BRED-n-BA-tı/ = tereyağlı (sürülmüş) ekmek... (Tek birim olarak okuyunuz; "ekmek ve tereyağ" demiyorsunuz)...

not having it is like losing a friend = "ona sahip ol(a)mamak, bir dostunu kaybetmek gibi birşey"... ("it" sözcüğünden sonra es vermezseniz tümce anlaşılmaz hale gelir)... to hang (a)round = "takılmak", oralarda sık bulunmak veya dolaşmak...

bakery /BEY-kıri/ = fırın, ekmek veya pasta fırını (evdeki "fırın" farklıdır = "oven" /A-vın/... microwave oven mikrodalga fırını... to inhale /in-HEYL/ = soluk almak, içine çekmek...

"But getting rid of it makes me feel much less guilty after eating.

"Bread makes me feel like such a heifer."

heifer = genç inek, özellikle de henüz yavru doğurmamış olan (yanılmıyorsam)... "İriyarı, güçlü kuvvetli, anaç olmağa hazır" gibi nüanslar taşıyor. Buradaki deyimi ilk defa duyuyorum. Kanaatimce "iyi gelişmiş bir inek gibi iştahlı" anlamı veriyor olabilir...

Billie plays Orlando Bloom's girlfriend in the upcoming film The Calcium Kid.

upcoming = yakında piyasaya çıkacak olan...


 

 BELIEVE IT OR NOT !!

EDINBURG BUS DRIVERS GET DNA KITS

Edinburg Otobüs Sürücülerine

DNA Kitleri Verildi

get sözcüğünü burada "kendilerine verildi" şeklinde çeviriniz... DİKKAT: "Edinburg" sözcüğünün okunuşu: /E-dinbırı/... "ı" işareti ile gösterdiğimiz "schwa" sesini burada /a/ sesine yakın okuyunuz...

Edinburgh bus drivers are to be issued with DNA kits in an effort to catch people who spit on them while they're working.

to spit = tükürmek... are to be issued with = kendilerine verilecek... Yapının açıklaması: 1. to be + mastar yapısı gelecek zaman belirtir... Yukarda "to be" fiilinin "are" şeklindeki çekimini görüyorsunuz... 2. Mastar, burada "to be issued" şeklindeki "present passive" mastardır...

ÖRNEK TÜMCE: "All frontline female soldiers are to be issued with bullet-proof bras and knickers." = Cephede savaşan kadın askerlere kurşun geçirmez sütyen ve külot dağıtılacak... (Neler neler oluyo yav şu dünyada!!...)

More than 1,800 employees at the city's two main bus firms are to be given the kits to secure evidence and encourage more reporting of incidents.

the city's two main bus firms = kentin önde gelen, bellibaşlı iki otobüs şirketi... to secure = elde etmek, elinden kaçırmamayı garantilemek... to encourage = teşvik etmek, yüreklendirmek... incidents = olaylar, hadiseler...

About one driver a week is reported to police as having been spat on, although the actual figure is believed to be twice as high because many incidents go unreported.

About one driver... spat on = "haftada ortalama bir sürücüye tükürülmüş olduğu polise bildiriliyor"... go unreported = bildirilmiyor...

The move, instigated by Lothian and Borders Police, follows the introduction of the "spit kits" on the London Underground, ScotRail services and on some buses in Glasgow.

move = (burada) girişim... to instigate = başlatmak, yürürlüğe koymak... introduction = getirilmesi, başlatılması...

The kits include sterile swabs to pick up any trace of an offender's DNA, says The Scotsman. The packs also contain a pair of latex gloves and an evidence collection bag.

swab /SW@B/ (/a/ ile /o/ arası) = özellikle tıpta, sıvı numunesi almak için kullanılan, bir ucuna pamuk veya sünger sarılı küçük çubuk (birisi bana bunun Türkçe'sini bana yazarsa, sevinirim)... trace = iz, belirti... evidence collection bag = kanıt toplama torbası...

New laws mean anyone arrested for any offence can be DNA-tested and their unique profile added to the national database. Any DNA matches can be made within a matter of seconds.

to mean = (burada) amaçlamak... match = eşleşme, eşleştirme... unique profile = bkendine özgü (misilsiz, benzersiz) profili (görünümü, kimliği)... national database = ulusal veritabanı... match = eşleşme, eşleştirme... within a matter of seconds (minutes, hours, days, months) = birkaç saniye içerisinde...

Bill Campbell, the operations manager for Lothian Buses, said: "As far as we're concerned, spitting on the driver is exactly the same as any other form of assault and is completely unacceptable."

as far as we're concerned = 1) bizim açımızdan; 2) bizi ilgilendirdiği kadarıyla... spitting on a driver = bir sürücüye tükürmek... assault = saldırı...

More than 25 bus passengers faced assault charges for spitting at drivers following the introduction of the saliva recovery kits on all services run by First in Glasgow last September.

assault charges = saldırı suçlamaları... saliva /sı--va/ = tükürük... recovery = (burada) elde etme, ele geçirme...

 

         

ANASAYFA      TESTLER      OKUMA      EĞLENCE