Doç. Dr. Yalçın İzbul

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

Free Bilingual E-Zine Supplements

June 19th, 2003

Supplement # 021

ALL NICE'N CLEAN FAMILY JOKES AGAIN !

UGH! HOW VERY BORING?!

 
   

 

 OUR BEST MAN ON THE TEAM

 

Takımdaki En İyi Adamımız !!

 

 

A football coach walked into the locker room before a game, looked over to his star player and said, "I'm not supposed to let you play since you failed math, but we need you in there. So, what I have to do is to ask you a math question, and if you get it right, you can play."

 

football = Bu bir Amerikan fıkrası; burada kastedilen Amerikan "futbolu"... coach = "Koç" -- On yıl öncesine değin TV'lerdeki bu sözcüğe gülüyorduk; şimdi artık standart "Türkçe"... [The moral is that one/you cannot stand before the tides of change... = Alınacak ders şudur ki: Değişim dalgalarının (med-cezir) önünde duramazsınız...]

 

 to be supposed to do sth = Birşeyi yapması kendisinden isteniliyor olmak; bu yolda bir direktif verilmiş olmak; varsayılmak, farzolunmak... "I'm not supposed to let you play since you failed math...  = Matematikten çakmış olduğun için seni oynatmamam gerekiyor....

 

What I have to do is + mastar (infinitive)  = yapmak zorunda olduğum şey, ......maktır. What I want to do now is + mastar = Şimdi yapmak istediğim şey, ......maktır. ÖRNEK: What I want to do now is to get a good sleep... Şimdi yapmak istediğim şey, iyi bir uyku çekmek...

 

If you get it right = Eğer (doğru) bilirsen...

The player agreed, and the coach looked into his eyes intently and asks, "Okay, now concentrate hard and tell me the answer to this. What is two plus two?"

 

looked into his eyes intently = gözlerinin içine manalı manalı bakarak... (başka yerde, "dimdik, doğrudan, ısrarla, araştıran soran gözlerle" gibi anlamlar verebilir.

The player thought for a moment and then he answered, "4?"

 

"4?" = dört mü, acaba?? (Okunuşu, soru tarzında; yani yükselen tonda olacak)

"Did you say 4?" the coach exclaimed, delighted that he got it right.

 

"Did you say 4?" = Dört mü dedin? Dört mü dedin?... exclaimed = diye bağırdı... delighted that = çok mutlu olarak, ağzı kulaklarına vararak... to be delighted that + clause veya to be delighted at sth = çok  memnun ve mutlu olmak, zevkten dörtköşe olmak... Turkish delight = Lokum!! (Türklerin çok mutlu eden şeyi mi!!)

At that very same moment, all the other players on the team began screaming, "Come on coach, give him another chance!"

 

at that very same moment = tam o anda... began screaming = diye bağırışmağa başladılar...

 "Come on coach, give him another chance!" = Hadi Koç, bir şans daha tanı O'na...

 

 

 

 FISHING FOR COMPLIMENTS...

 

İltifat İşitmek için Sözel Kışkırtma

 

"What do you love most about me," a husband asked his wife, "my tremendous athletic ability or my superior intellect?"

What do you ...etc = Neremi, neyimi en çok seviyorsun / beğeniyorsun... (Neremi? Neremi? as Miss B.A. would say)... Müthiş atletik kaabiliyetimi mi? Yoksa üstün zekamı mı?

"What I love most about you," responded the man's wife, "is your enormous sense of humour."

enormous = kocaman, devasa, uçsuz bucaksız... to respond = 1) tepki vermek; 2) yanıt vermek... sense of humour = mizah duygusu; mizahı takdir edebilme veya mizahi bir durumu anlayabilme, zevk alma yeteneği...

 "Sana ilişkin en sevdiğim şey, o kocaman abartılı mizah duygun," diye yanıtladı karısı...

 PRACTISING FOREIGN LANGUAGES

Now, this one is really funny ha-ha, funny ho-ho...

İşte şimdi bu gerçekten keh-keh, kih-kih komik... Yani, gülebilene aşkolsun!!

Why did the chicken say, "Meow, oink, bow-wow, and moo?"

She was practising her pronunciation in foreign languages!!

 

 

 TEACHING THE BOY A LIFE LESSON

Another really funny ha-ha, funny ho-ho one...

Young Howard came home in great excitement, saying, "Father! Father! On returning from school, I ran home behind the bus all the way and saved the fifty-cent fare."

The father replied by slapping the son on the cheek as he shouted, "Spendthrift! Why didn't you run behind a cab and save $5.00?"

in great excitement = büyük bir heyecan içinde... on returning = dönerken... saved the fifty-cent fare = elli sentlik otobüs ücretini tasarruf ettim... slap on the cheek = yanağını tokatlamak... spendthrift = müsrif, müsrif adam...  Neden bir taksinin peşinden koşarak 5 dolar tasarruf etmedin ki !!

Well, what're you complaining about? I did tell you nice'n clean family jokes're ne'er so funny as the nice'n juicy dirty ones...

 
 

         

ANASAYFA      TESTLER      OKUMA      EĞLENCE