Doç. Dr. Yalçın İzbul

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları DÜNYA BİRİNCİSİ !!

December 4th, 2003

Supplement # 068

 
 

 

 

 

FOR WHOM THE BELLS TOLL ?

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR ?

 

The "translation", Dearest Members,  is sometimes a lot more apt and becoming than the original statement had ever been -- even though, strictly speaking, it might be quite "inaccurate" in form or meaning. The Turkish title chosen for the great Hollywood film "For Whom the Bells Toll" (based on Ernest Hemingway's novel by the same name)  is a good case in point.

 

The phrase itself is a transmutation of "for whom the bell tolls" originally used in a poem by the great seventeeth-century English poet John Donne... It will be, in its interrogative rendering, our central theme in today's Issue. Please note, however, that the original expression bears no question marks, because it does not convey a query at all... What in fact it conveys is a DEADLY CERTAINTY...

 

Evet, Değerli Üyelerimiz, çok değil, bir-iki kuşak önce bu tür paragraflar ürettiğimde İngiliz hocalarımdan övgüler alırdım, ama günümüz koşuşturma dünyasında, herhalde aynı hocaların çocukları "please use a simple and direct language" diye uyaracaklardır... Herneyse, konumuza girelim:

 

 

A GREAT PARABLE

FOR OUR TIMES

 

Let me first explain what a parable is: it is a usually short fictitious story that illustrates a moral attitude or a religious principle... Yani, Ahlaki veya dini bir ilkeyi örnekleyen, genellikle kısa öykü...

 

fictitious / fik-ti-şıs / = hayal ürünü... fictitious exports = hayali ihracat ("düzmece" kavramından, ki çok yerinde bir kavram olduğu muhakkak!!)... to illustrate / i-las-tıreyt / = 1. resimlemek; 2. örneklemek...

 

A note on pronunciation (Telaffuz üstüne bir not):

 

parable /-rıbl/ : Yani, "able" 'a benzetip, /pı-rey-bıl/ yahut /pı-rabl/ filan gibi okuyanlarla selamı sabahı kesin; telaffuzunuzu bozacaklardır.

 

capable /key-pıbl/ : Hele, bu sözcüğü yine "able" dan ilham alarak,  /kı-pey-bıl/ yahut /kı-pable/ filan gibi okuyanları hemen vurun: Sevaba girersiniz...

 

Anyway, let us get on with our moral story for today...

 

"Moral story" = ahlaki öykü... "Moralistic story" deyimi ile ise dikkatli olmalısınız; çünkü "ukalaca ders veriyor" nüansı da taşıyabilir... Ayrıca, biliyorsunuz "ahlak" sözcüğü, Batılı insanın düşüncesinde "belden aşağı" anlamlar taşımaz: Dürüstlük, çalışkanlık, açık yüreklilik filan gibi değerlerle ilgilidir. İnsanlar uygarlık skalasında ilkellik yönünde kaydıkça, "Ahlak" kavramının da belden aşağı kaydığını görüyoruz...

 

A mouse looked through a crack in the wall and saw that  the farmer and his wife were busy opening a package... He imagined it contained some delicious fancy food they had bought from the market, so he stood aghast when he discovered that it was really a mouse trap!

crack /kræk/ = çatlak... delicious  /di-li-şıs/ = leziz... fancy = fantezi, hayali hoş gelen... aghast = (korkudan, veya gördüklerine inanamamaktan) ağzı bir karış açık kalmış durumda... trap /træp/ = tuzak... mouse trap = fare kapanı... (Gördünüz mü, bakın; İngilizce nekadar fakir bir dil: "tuzak" ve "kapan" için aynı sözcüğü kullanıyorlar...)

Retreating to the farmyard, the mouse proclaimed the warning: "There is a mouse trap in the house, there is a mouse trap in the house."

to retreat = geri çekilmek, kaçarak geri gitmek, "ricat" etmek... to proclaim = ilan etmek, bağıra bağıra herkese duyurmak...

The chicken clucked and scratched, raised her head and said, "Mr. Mouse, I can tell you this is a grave concern to you, but it is of no consequence to me; I cannot be bothered by it." So said the carefree Miss Chick and went on cluck-clucking...

to cluck = Bizim kümes hayvanları "gıt gıt gıdak" derken, onlarınkiler "klak klak klak" diyolar. Zaten, bizim horozlar da "ü-ürüüüü" diye eşinirken, İngilizlerinkiler "cock-a-doodle-doo", İtalyanlarınkiler ise "cochoriccoho" (galiba) diye tepiniyolar. Kültür farklılıkları işte...

scratched = burada "kaşındı" anlamında... is a grave concern = ciddi bir endişe kaynağı ("concern" sözcüğü "ilgi ve endişe" şeklinde her iki kavramı birlikte taşır; bağlama göre bu kavramlardan birisi ağır basar; Türkçe çevirisini onunla yaparız.)... is of no consequence = önemi yok, önemsiz, neticede bana birşey getirmiyor... to bother = rahatsızlık vermek...  carefree = endişelerden uzak, aldırışsız...  went on cluck clucking = Gıdaklamayı sürdürdü...

The mouse turned to the pig and told him, "There is a mouse trap in the house." "I am so very sorry Mr. Mouse," sympathized the pig, "but there is nothing I can do about it but pray; be assured that you are in my prayers." So said Mr. Pig and went on oink-oinking... (Bay Domuz böyle dedi ve "oink"lemeğe devam etti...)

to pray = dua etmek... prayer = dua... prayers = dualar... veya çoğul haliyle, "dua edenler, ibadet edenler" anlamına kullanabilirsiniz, ama ***"I am a prayer to/for your health", "sağlığınıza duacıyım" gibi bir anlamda kullanamazsınız....

The mouse turned to the cow, who replied, "Well, Mr. Mouse, a mouse trap...Well, that presents no grave danger for me really..." So said Mrs. Cow and went on moo-mooing...

He went, etc = Bayan İnek de böyle dedi ve möö'lemeğe devam etti...

So the mouse returned to the house, head down and dejected to face the farmer's mouse trap alone.

head down = başı önünde... dejected = çökkün... to face the farmer's etc = çiftçinin fare kapanı ile tekbaşına yüzyüze gelmek/kalmak üzere eve döndü...

That very night a sound was heard throughout the house, like the sound of a mouse trap catching its prey. The farmer's wife rushed to see what was caught. In the darkness, she did not see that it was a venomous snake whose tail the trap had caught, and the snake bit the farmer's wife.

that very night = işte tam o gece ("very" sözcüğünün bir pekiştirici niteliğiyle kullanılması çok yaygındır... the hunter and his prey = avcı ve avı (şikarı)... DİKKAT: "prey" (şikar) sözcüğünü "pray" (dua etmek) ile karıştırmayınız...  venom /ve-nım/ = poison /poy-zın/  zehir... venomous /ve-nımıs/ = poisonous  /poy-zınıs/ ...

The farmer rushed her to the hospital. Her life was saved, but she returned home with a fever. Now everyone knows you treat a fever with fresh chicken soup, so the farmer took his sharpest kitchen knife to the farmyard for the soup's main ingredient.

rushed her to = onu acele götürdü... fever /fi-vı/  = ateş, humma... main ingredient = ana katkı maddesi, içindeki ana malzeme veya madde... DİKKAT: ***"ingradient" şeklinde yanlış yazmayınız...

His wife's sickness continued so that friends and neighbors came to sit with her around the clock. To feed them, the farmer butchered the pig. But, the farmer's wife did not get well. In fact, she died, and so many people came for her funeral the farmer had the cow slaughtered to provide meat for all of them to eat.

around the clock = gün boyunca, gece gündüz... to butcher = "doğramak", kasap gibi (yada tabii, Karındeşen Jack gibi) kesip doğramak... funeral /fyu-nırıl/ = cenaze töreni... to slaughter /slo-tı/ = boğazlamak, gırtlaklamak, kesip öldürmek... slaughter-house = mezbaha... ("had the cow slaughtered" : ettirgen yapıya dikkat = have sth done... Kendisi kesmedi, başkasına kestirtti)

So the next time you hear that someone is facing a problem and think that it does not concern you, remember that when the least of us is threatened, we are all at risk.

Dearest Members, allow me now to quote a few lines from one of my favourite English poets: The great seventeenth-century metaphysical poet John Donne (1572-1631) says in one poem (and I prefer to print it here in its original orthography / o zamanki yazım kurallarına göre sunmayı tercih ediyorum):

No man is an Iland, intire of itselfe;
every man is a peece of the Continent,
a part of the maine;
if a Clod bee washed away by the Sea,
Europe is the lesse,
as well as if a Promontorie were,
as well as if a Manor of thy friends
or of thine owne were;

any man’s death diminishes me,
because I am involved in Mankinde;
And therefore never send to know
for whom the bell tolls;
it tolls for thee.

(from Devotions Upon Emergent Occasions, Meditation XVII)

Kabaca çevirisi:

 

Hiçkimse bir adacık değildir; kendi içinde bütünlüğü olan... Herkes bir kıt'anın bir parçasıdır; bütünün bir bölümü... Küçük bir toprak parçası, bir kesekçik koparılıp götürülse denizin sularınca, Avrupa küçülür... Sanki bir koca bir karaburun koparılıp kaybolmuş gibi; yada bir dostun çifti çubuğu, yada sizin çiftiniz çubuğunuz...

 

Her kimse ölen, benden de birşeyler alır götürür... Çünkü ben insanlığın bir parçasıyım, bütün insanlıkla içiçeyim... O nedenle, sakın gönderme birilerini, "Kimin için çalıyor çanlar" öğrensinler diye... Senin için çalıyor o çanlar...

 

[O dönemlerde, ölüm döşeğinde olan veya ölen bir kimse için, kilisenin çanlarını çalarlarmış; etraftan da insanlar birilerini gönderir, sorarlarmış, "Çanlar kimin için çalıyor" diye...]

 

[Üzgünüm, dostlar, şu anda daha sanatsal bir çeviri yapacak zamanım olmadı. Alıntı filan yapacak olursanız, lütfen adımı vermeden kullanınız.]

 

Now you will ask me what makes this little moralistic story a great parable for our times...

Please scroll down to the bottom of the page !!

Bu küçük öykünün neden zamane'miz için büyük bir ders niteliği taşıdığını görmek için, lütfen şimdi Dergimizin en alttaki satırlarına bkz. !!

Lütfen Sorularınızı Esirgemeyiniz:

y.izbul@ingilizce-ders.com

 

 
 
 

 

         

ANASAYFA      TESTLER      OKUMA      EĞLENCE

 

 
 
 

 

This Little Moral Story Is A Great Parable For Our Times, Because I Dedicate It To

[Çünkü bu öyküyü ve şiiri aşağıdakilere adıyorum !!]

THE UNITED KINGDOM, GERMANY, FRANCE, ITALY, BELGIUM, and etc

as well as to the

double-faced, double-crossing, double-dealing, double-talking, two-faced, two-timing, underhanded, unethical, unfaithful, unprincipled, unscrupulous, untrustworthy, crooked, deceitful, dishonest, duplicitous, fraudulent, hypocritical, master of double standards, cold-footed, weak-kneed, faint-hearted, lily-livered, shaky, cowardly, feeble, irresolute, pusillanimous, rabbity, shrinking, spineless, spiritless, submissive, timid, timorous, trembling, vacillating, wavering, weak, yellow, shamefaced, sheepish, idiotic, block-heads, partners-in-crime with f***ing terrorists,

the mother--f***ing

   UEFA !!