İNGİLİZCE ÖĞRENMEK... SINAVLARDA
BAŞARI ??
BAŞARININ KOŞULLARI !!
( 4 )
Peki,
Bu İşin Nasıl Üstesinden Geleceğiz ??
Yabancı dil öğrenmekte,
acaba zeki ve tembel olmak mı, yoksa geri ama çalışkan olmak mı daha
büyük avantajdır??...
Güçlü bir
bellek, çabuk kavrama gibi yetenekler kesinlikle iyi silahlar. Ama
eskiden beri de bilinir ki, esasen bu yetenekler aktif zihinsel yaşama
sahip kişilerde "daha ziyade inkişaf etmiştir."
Kısacası:
Birincil ilke, ciddi niyet, ciddi çalışma, ciddi azim...
Peki, ya yol yordam?
Bu
işin iki yolu var:
1.
Deneme
yanılma yoluyla: 4-5 yıl süreyle, hergün yirmidört saat,
ana-baba şefkatiyle yanınızda bulunup, sizi "agulama"dan
"konuşma"ya
taşıyacak birilerini bulabilirseniz, bu yolu deneyebilirsiniz!
Kaldı
ki o durumda bile, yalnızca dilin temel yapı ve gramerini öğrenmiş
olacak; kısıtlı sözcük dağarcığınızı kocaman kocaman yeni sözcüklerle
geliştirmek için daha yıllarca dirsek çürütmek zorunda kalacaksınız.
2.
Kestirme
yollardan: Bu işe ayırabileceğiniz zaman en fazla altı ay,
hadi bilemediniz bir yıl olduğuna göre, farklı bir yol ve yöntem
bulmamız gerektiği apaçık bir gerçek...

Deneme yanılma saçmalığını bir yana bırakalım... Bir
yabancı dilin
temel mantığını ve yapısını öğrenmek için ilk kaçınılmaz çalışma, o
dilin gramerini öğrenmektir...
AMA, önce "dil öğrenmek" kavramını doğru tanımlamamız gerekiyor...
"İngilizce öğrenmek istiyorum" tümcesi yetersiz bir tanımlama,
"İngilizce öğretiyoruz" iddiası ise düpedüz bir yanıltmacadır.
Sorulması gereken soru şudur:
"Ne amaçla, ne
düzeyde ve hangi İngilizce?"
NATO'nun önünde ayakkabı boyacılığı yapacak kimse (eğer casus
veya güvenlik görevlisi değil ise) ile, yabancı
yayınlardan tıp çevirisi yapacak kimsenin eğitimi arasında
pek az
ortak nokta bulunacaktır.
Örneğin,
"ÜDS'den en az 65 puan almak istiyorum" hedefi doğru ve yol
gösterici bir belirlemedir. Adayın şu andaki durumuna göre, 3 - 6 ay
arası ciddi bir çalışma gerektirecek bir belirlemedir. Buna uygun
bir çalışma programı geliştirilebilir.
ÜDS, KPDS türü sınavlara hazırlanan kimselerden
sergilemeleri beklenen dil becerisi "okuduğunu anlamak" ile
sınırlıdır. Pasif bir beceridir. Aktif bir dil becerisi
aranmamaktadır. Herhangi bir tümce kurma, paragraf veya kompozisyon
yazma becerisi yada konuşma diline hakimiyet koşulu aranmamaktadır.
(ki, itiraf edelim, adayların çok lehine bir durumdur).
O
halde, bu sınavlara hazırlananların yapmaları gereken şey,
dildeki çeşitli tümce tipleri ve anlatım kalıplarını açıklayan
sağlam bir gramer bilgisi ve buna eşlik edecek geniş bir sözcük
dağarcığıdır.

Bunların nasıl kazanılacağı sorusuna gelince, farklı bir alandan
çarpıcı bir örnek vermek isterim: Bir zamanlar hekimler gastriti
olanlara bila-istisna süt içmelerini önerir, çoğu hastanın ızdırabı
şiddetlenerek yıllara yayılırdı. Neden sonra, şimdiki anlayış
gelişti: Her hasta ayrı bir olgudur ve aslında nelerin dokunup
dokunmadığına da en iyi kendisi cevap verebilir.
Bir zamanlar, İngilizce dersinde Türkçe söz sarfeden öğrenciden
kelime başına 5 kuruş ceza kesilmiş, öğrenmeğe çalıştığımız
İngilizcenin grameri bize -- yine İngilizce kullanılarak --
"öğretilmiştir"!!
Üstelik de, gerçeklerle ilgisi olmayan,
Latince üzerine kurulu, bir "kuralcı" (prescriptive) gramer...
Bu
eski anlayışta, "kural" ların öğrenilmesi önplanda gelmiş, vakit
bulunup da uygulamaya, dilin asıl kendisi ile ilgilenmeye birtürlü
geçilememiştir...
Devran dönmüş, "davranışçı" psikoloji ekolü egemen olmuş,
okullarda papağan usulü tekrar ve "pekiştirme" yöntemi egemen
olmuştur. Anlam ve muhakemenin arka plana itildiği bu yöntem çok iyi
sonuç vermiş, öğrenciler hertürlü soruya standart yanıtlarla
karşılık verir olmuşlardır:
Soru: "Is this a book?"
Yanıt: "Yes, I am."...
Nice "direct method" lar denenmiş; karatahtaya bir adam resmi çizilmiş, altına, "This is a man"
yazılmış...
Sonra da "This is a free man" tümcesini resimsel
sembollerle açıklayabilmek için hocanın göbeği çatlamıştır. (Oysa
bunu Türkçe'ye başvurarak iki saniyede öğretebilirsiniz: "Free, özgür demektir,
çocuklar."
Ama tabii, diğer yol yordamları tümden saf dışı edip, yalnız
Türkçe açıklamaya yönelirseniz; bu defa da -- olsa olsa --
İngilizce'den Türkçe'ye tek-yönlü çeviri yapacak mütercimlerle
yetinirsiniz.
Sol cebe İngilizce listeler, sağ cebe Türkçe listeler konulmuş;
sırasıyla tombala çekilerek, sözcüğün karşılığı ezbere söylenmeğe
çalışılmıştır. Sanki, sözcüklerin anlamı, sözlüklerde yazanlar ve
bunlarla da sınırlıymış gibi...
Yol yordam yöntem ile söylenebilecek tek şey vardır: Geçerli
olabilecek tek yöntem
"eklektik" yöntemdir, yani her yol mübahtır,
her yol geçerlidir; yeterli herkesin kendine özgü gereksinimlerine,
öğrenme tarzına hizmet ediyor olsun.
Eklektik yöntemde, her yol yordama eşit uzaklıkta
durursunuz; aynı uzaklık ve aynı yakınlıkta... Her amaç ve her
öğrenci ayrı bir yaklaşım ve program gerektirir. Bunu kendiniz
oluşturamıyor, bilen bir kimseden destek istiyorsanız, o bilen
kişinin öncelikli işi size özgü, size uygun bir program saptamak
olmalıdır.
Piyasa reklamlarındaki, "üç ayda İngilizce, beş ayda İngilizce"
vaadlerini çok eğlenceli buluyorum, doğrusu...
Özetlersek:
1.
Amacın belirlenmesi: Ne amaçla, hangi düzeyde yabancı
dil?
2. Kendi
durumuna ve meşrebine uygun öğrenme tarzı;
3. Çalışma
azmi ve sebat: "Yabancı dil öğrenmek kolay iştir" diyen yalan
söyler. Bu, bir ömür boyu asla peşini bırakmamanız gereken, sürekli
bir savaştır. Mücadeleyi bırakan, cepheyi de kısa sürede kaybeder...

Eğer bir hocadan yardım alıyorsanız, size bu açılardan yardımcı
olmasını isteyiniz ve bekleyiniz. Yoksa kimse kimsenin beynini açıp
içine birşey yerleştiremez.
Şeyy, "iyi hoca"lar bunu birazcıcık, "çaktırmadan"
becerebilirler...

Görüşlerimi sizlere dört bölümlük bu dizi de, sizleri de sıkmadan
iletmeğe çalıştım.
Siz de
görüş, deneyim ve eleştirilerinizi bana iletirseniz sevinirim.
Yabana gideceğini düşünmeyiniz.