Doç. Dr. Yalçın İzbul

 

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

DÜNYA BİRİNCİSİ !!

 WEBSITE HERE

November 18, 2004

Supplement # 118

 

 EĞİTİM

 MESAJ

 

 News Headlines

 

 

Chinese Move to Eclipse U.S. Appeal in South Asia

Çinliler, Güney Asya'da A.B.D.'nin Çekiciliğini Gölgede Bırakmak İçin Harekete Geçtiler...

Published: November 18, 2004

HIANG RAI, Thailand - In pagoda-style buildings donated by the Chinese government to the university here, Long Seaxiong, 19, stays up nights to master the intricacies of Mandarin.

pagoda-style buildings  = pagoda tipi binalar... to donate  = bağışlamak, hibe etmek... stays up nights  = sabahlara kadar çalışıyor... to master  = "bî-hakkın" öğrenebilmek için... intricacies /in-trikısi:z/  = bütün karmaşık noktalar... Burada, "girdisi çıktısı, ıcığ cıcığı" diyebilirsiniz... intricacy /in-trikısi/  = "entrika" sözcüğümüz bakınız ne kavramlarla akraba imiş?... Mandarin  = En prestijli Çince diyeleği...

 

Ngoh Eng Hong, a star at the Economic Development Board in Singapore, earned two degrees in America, but then studied in China to learn about the country that she says "can become another superpower.''

Hong Ablam, A.B.D. de iki üniversite diploması ile yetinmemiş, bir de "N'olur n'olmaz, şu Çin'i de biraz tanıyayım, demiş... Güler Ablamla Mustafa Ağbim de ufak ufak Mandarin-Çincesi öğrenmeğe başlasalar iyi edcekler gaalibaa...

 

 

Story continued... = Hikayenin devamı...

 

Chinese was an easy one over perfecting his faltering English. China, not America, is the future, he insists, speaking for many of his generation in Asia. The New York Times (www.nytimes.com)

 

The sacrifice is worth it  = Bu fedakarlığı yapmağa değer... to falter  = sendelemek, duraklamak, sarsıntı geçirmek... Yani tümcenin çevirisi: Zar-zor ilerleyen İngilizce'sini mükemmel hale getirmeğe çalışmaktansa, Çince öğrenmeyi seçmek kolayca verdiği bir karardı... speaking for many of his generation in Asia  = Asya'da kendi kuşağından pekçok kişinin görüşünü dile getirerek... (onlar adına konuşarak)... China, not America, is the future, he insists...  = İstikbal, Amerika'nın değil, Çin'indir, diye ısrar ediyor...

 

Very much mistaken they are... Çok yanılıyorlar, çoook... 21. Yüzyıl Türk Yüzyılı olacak... da, tabii eğer IMF ve AB'nin buyruklarına uyup Türk olduğumuz için özür dilemeğe devam etmezsek...

 

 

University Option at 14: Children as young as 14 could be encouraged to study part-time at university under the government's reform of secondary education due to be unveiled in the new year.

The education minister Ivan Lewis said yesterday that encouraging children to engage in higher education would raise the "aspirations and expectations" of youngsters from disadvantaged backgrounds, as well as challenging the most able. 
The Manchester Guardian (www.guardian.co.uk)

 

university option at 14 = 14 yaşında üniversite seçeneği... as young as 14 = daha ondört yaşında... to encourage = teşvik etmek, yüreklendirmek, cesaretlendirmek (Yapıya dikkat: en + courage... Nitekim; to endanger = tehlikeye atmak, riske sokmak; to enlarge = genişletmek; vb. vb).... to be unveiled = açıklanacak olan... [veil = yüz örtüsü, peçe... Dolayısıyla, to unveil = açıklamak, açığa vurmak, ifşa etmek]... to raise = yükseltmek... aspirations and expectations = özlem ve beklentiler... disadvantaged background = olumsuz yetişme koşulları... as well as challenging the most able = aynı zamanda da en yetenekli olan çocuklar için (daha yukarıları hedeflemeleri için) bir teşvik olacak...

 

 

 Top National News

 

Fight Over Date: Turkland's aspirations to get a prompt start for long-delayed accession talks with the European Union drew mixed reaction from Europe yesterday, with the tiny Luxembourg, which takes over EU's rotating presidency next year, saying talks should start in early 2005, while heavyweight France calling for a start date in 2006.

The Turkish Daily News (http://www.turkishdailynews.com)

 

Fight Over (the) Date = (Müzakerelere başlamak için) Tarih Üzerinde (= konusunda) Kavga... aspirations = özlem ve beklentiler... prompt = derhal, hemen, beklemeksizin... long-delayed = uzun zamandır gecikmiş... accession = giriş, katılım... mixed reactions = gerek lehte gerek aleyhte karışık tepkiler... tiny /tay-ni/ = minicik... to take over = devralmak...  rotating presidency = dönüşümlü başkanlık... heavyweight = ağırsiklet... to call for = çağrıda bulunmak...

 

[All passages are somewhat modified in keeping with this Ezine's TESL -- teaching of English as a second language -- policies.]

 CD

 TANITIM

 

 EĞİTİM

 MESAJ

 

 

 "PHRASAL VERBS"

A Test-Yourself Exercise 03

 

 

 041  --  Acaba, "memleketteki" (= sıladaki) tüm eski dostlarıma neler oldu? Acaba, başlarına neler gelmiştir, neler yaşamışlardır bunca zamandır... I wonder what has become .......... all my old friends back home. NOT 1:  "back home" = "memleketteki", "sıladaki"... NOT 2:  "Bunca zamandır" anlamını, "present perfect tense" kullanımı ile veriyoruz... Ancak, lütfen bana "present perfect tense nerelerde kullanılır?" türünden, yanıtını her bıdı bıdı websitesinde bulabileceğimiz türden ileti atmayınız...

 

 042  --  Lütfen, n'olur (yalvarıyorum) bana bunu yapmalarına fırsat vermeyiniz... I beg .......... you not to give them the chance to do this to me. Bakınız sizlere bu örnek tümcelerde dram san'atının şahını sunuyorum; ama eğer anlı şanlı reytingi yüksek bol reklamlı TV kanallarındaki dizileri izlemeyi tercih ediyorsanız, İngilizce'nizi nasıl ilerleteceksiniz ki?...

 

 

 043  --  Yardım alabilmek için onlara çok yalvarıp yakardı, ama hiçbir yardım alamadı... She  begged them .......... help, but could get none. Not:  "could get none"... Yani, tekrarlayıp, "could get no help from them" demek zorunda kesinlikle değiliz...

 

 

 044

 

(Sözlerine) inanıyorum... (Sözlerine) inanmıyorum... I believe .......... you... I don't believe .......... you.

 

Bana (=sözlerime) neden inanmıyorsun ki?... Why don't you believe .......... me?

 

Bana güvenmiyor  musun?... Don't you believe .......... me?

 

Evet, sana güvenim var... Eminim ki yapabilirsin... Yes, I believe .......... you... I am sure you can do it...

 

Hayaletlere (=hayaletlerin varlığına) inanmam... I don't believe .......... ghosts.

 

Tanrıya (=Tanrının varlığına) inanıyor musun?... Do you believe .......... God.

 

-----------------------------------------------

 

ARA NOT:

 

Peki, bunca kargaşa neden? Çünkü, tıpkı İngilizce gibi, Türkçe'de de "inanmak" eyleminin nüansları var: 1. söylediklerine inanmak... 2. o kişiye, kuruma, fikre güvenmek... 3.  bir şeyin varlığına inanmak... Eminim ki, tam bir döküm yapsak, başka nüanslar da karşımıza çıkabilir.

 

Benzer şekilde; "I trust him... I don't trust him." = Ona güveniyorum / güvenmiyorum... Ama doların üzerinde ne yazıyor? "In God we trust" -- "Tanrıya güveniyoruz," veya, "Kendimizi Tanrı'ya emanet ederiz."

 

Ama, "in" ne zaman kullanılacak? ne zaman abes olur? Bunu matematiksel kesinliğe indirgeyebilseydik, o zaman bilgisayarlar da çok rahat çeviri yapabilirlerdi.

 

Hocanız da, bu tür anlatımlardaki farkı hissedilebilir; fakat her hissettiğini ifade ve izah edebilseydi, esasen dünyanın en büyük romantik şairi olabilirdi...

 

Uzun sözün kısası, yabancı dil öğrenmenin kolay iş olduğunu kim söylerse yalan söyler...

 

Ama şunu ekleyebiliriz: Kendi anadilinin nüanslarına duyarlı olan, belli bir "dil" bilincine sahip olan kişilerin, yabancı dil öğrenmekte de belli bir kolaylık yaşayacakları kesin...

 

Herneyse... Demek ki -- çalışmaya devam...

 

-----------------------------------------------

 

 

 045  --  Tepedeki şu ev zengin bir dula aittir... That house on the hill belongs .......... a rich widow. DİKKAT: Bu fiili asla continuous tense'te kullanamazsınız: Yani, DİKKAT ey romantik âşıklar: "You are belonging to me" diyemezsiniz. Söylemeniz gereken: "You belong to me." (Tapu müdürü gibi âşık, mübarek...)

 

 

 046  --  Bence atyarışı oynamak (= atlar üzerine bahise girmek) çok aptalca birşey... I think it's extremely stupid to bet .......... horses. AMA: "I bet you a million liras that ... vs." = Seninle bir milyonuna bahse girerim ki ... vs."

 

 

 047  --  Köpeğe dikkat... Yankesicilere dikkat... Beware .......... the dog! Beware .......... pickpockets!

 

 

 048  --  [Açık artırmada] Var mı bu zarif İskandinav vazosuna on bin veren?... Will anyone bid ten thousand .......... this exquisite Scandinavian vase. NOT: auction /ok-şın/ = müzayede, açık artırma... tender = ihale... bidder = teklif veren... Bu arada, "vase" sözcüğünü, /veyz/ şeklinde telaffuz edenlerin ağzına biber sürün; doğrusu /va:z/... [DİKKAT: Amerikanca'da /veys/ veya /veyz/ de geçerli... Kanada'da da bir ölçüde öyle...]

 

 

 049  --  [Açık artırmada] İki adam birbirlerine karşı durmadan pey sürüyorlardı... The two men kept bidding .......... each other.

 

 

 050  --  Başına gelen bütün felaketler için kocasını suçluyordu... She blamed her husband .......... all her misfortunes.

 

 

 051  --  Başarısızlığı için öğretmenlerini suçluyordu... He blamed his failure .......... his teachers. Tarihin gelmiş geçmiş en çıldırtıcı kızıl saçlısı Rita Hayworth'un ünlü şarkı sözlerini anımsadınız mı? "Put the blame on mame, boys..."

 

 

 052  --  Durmadan kadınlarla başarısı ile böbürlenip övünür; ama acaba ne kadarı doğru?... He boasts .......... his success with women all the time, but we wonder how much of it is true...

 

 

 053  --  Dehası, delilik sınırındadır... His genius borders .......... insanity...

 

 

 054  --  Parayı, bankasından ödünç almak istiyor... He wants to borrow the money.......... his bank...

 

 

 055  --  Budalaca sorularınla beni rahatsız etmeyi kes... Stop bothering me .......... your foolish questions...  

 

 

 056  --  O nesneyi hangi dükkandan satın aldın?... Which shop did you buy that thing .......... ?

 

 

 057  --  Adlarını bir ağaca oyarak yazdılar... They carved their names .......... a tree.

 

 

 058  --  Heykeller ahşap bloklardan oyularak yapılmışlardı... The statues were  carved  .......... wooden blocks.

 

 

 059  --  Seni o olasılığa karşı uyarmıştım... I had cautioned you .......... that possibility.

 

 060  --  Eve gidip abiye bir kıyafet giydi... She went home and changed .......... an evening dress.

 

Simyacılar, sıradan maddeleri altına çevirmenin bir yolunu keşfetmeğe çalışan kimselerdi... An alchemist was a person who tried to discover a way to change ordinary substances .......... gold.

 

 

Küçük bir notla bitireyim: "Hazırol" dururken çeviri başarısız olur: "Alchemists were people who..." şeklinde bir çeviri farklı nüans kazanır; "Bir simyacı..." diye başlayacağımız bir tümce ise Türkçe'nin yapısına uygun olmazdı...

 

Çeviri yaparken rahat olunuz; ve yalnızca "Bu kavramlar, hedef dilde nasıl ifade edilir?" sorusuna odaklanınız...

 

 CD

 TANITIM

 

 
 
 

 

Onsuz Geçmiş Yıllarınıza Çook Üzüleceksiniz !!

 

Start Off Like A Turk; Finish It Off Like An Englishman !!

 

 

"ESSENTIAL  ENGLISH  FOR  TURKS"

İLERİ İNGİLİZCE ÖĞRENİM SETİ - 10 KİTAP

   BİLGİ 

 

 
 
 

DERGİMİZİ BEĞENİYORSANIZ, LÜTFEN DOSTLARINIZA DA TAVSİYE EDİNİZ, İLETİNİZ, GÖNDERİNİZ; TEŞEKKÜRLER, SAYIN ÜYELER...

         

ANASAYFA      TESTLER      OKUMA      EĞLENCE