Doç. Dr. Yalçın İzbul

 

Free Bilingual E-Zine

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

YAHOO Uluslararası İngilizce Öğretim Grupları

DÜNYA BİRİNCİSİ !!

 WEBSITE HERE

January 12, 2005

Supplement # 124

 

 EĞİTİM

 MESAJ

 

 

 Süper Bir İngilizce Eğitim Seti ve

Süper Yeni Olanaklar için

 

TIKLAYINIZ

 

 

 News Headlines

 

Remembering How World's Aid Evaporated For Honduras and Iran: All too often when disaster strikes, the relief mission seems to last only as long as the media attention.

 

remembering = hatırlayarak, hatırlarken, hatırlamak, hatırlayacak olursak,  ... (Örneğin "As we remember... While we remember..." gibi yapılardan bir dönüşüm olarak değerlendiriniz ve Türkçe'ye uygun gönlünüzce bir başlık atınız)... aid = yardım... to evaporate /i--pıreyt/ = buharlaşmak, buharlaştırmak... all too often = çok sık, hemen herzaman... disaster /di-ZAS-tı/ = felaket... relief /rı-Lİ:F/ = "giderme", yardım, kurtarma...  to last only as long as the media attention = ancak medyanın ilgisi sürdüğü müddetçe devam ediyor...

 

Israrla, tam çeviri yapmamı isteyenler için bir not: Çeviride el elden üstündür... Kaldı ki, çevirisini de ben yapacak olursam, size ne kalacak? Türkçe'sini okumak mı?

The people of San Miguel Arcángel know all too well what it is like to be struck by disaster, and they have watched the world rush to Asia's rescue with sober eyes.

 

know all too well = gayet iyi biliyorlar (DİKKAT: "only too well" de diyebilirdiniz; aynı anlamı verirdi. Nedenine fazla kafa yormayınız; bazı şeyleri ezberleyivermek zaman açısından çok daha verimli bir yaklaşımdır)... what it is like = neye benzediği(ni), nasıl birşey olduğu(nu) -- "ni" ve "nu" nereden geldi? To know fiilinin nesnesi olarak, "-i" halinden... to be struck by disaster = felakete uğramak (passive) -- to strike - struck - struck (vurmak, çarpmak) yukarda da geçti... to rush /RAŞ/ = acele ile koşuşturmak... to rescue /RES-kyu/ = kurtarma, yardım... sober = ayık (biraz da ciddi)... Sözcüğün sözlük anlamı böyle... Oysa, burada "içki içmemiş, ayık gözlerle izlediler" diye çevirirseniz, saçma olacağı besbelli. Nedir o halde buradaki anlamı, "kül yutmayan, gerçeği bilen, aldatılmaktan uzak gözlerle izlediler"...

Nahum Cáceres said his entire community was swept off a hillside six years ago by Hurricane Mitch. In his wallet he keeps a handwritten list of the dozen international aid organizations that have come and gone since then.

 

to sweep - swept - swept = süpürmek... to sweep off = "silip süpürmek" = yok etmek... wallet /WO-lit/ = cüzdan (erkek cüzdanı)... Bayanlar, "hand bag" taşıyor... Ama, "purse" /PÖ:S/ (Brit, /r/ telaffuz etmiyoruz) para kesesinin cinsiyeti yok...

"I don't know how much they sent, but they tell me this is a million-dollar project," Mr. Cáceres said, looking down over an unsightly patch of flat gray houses in different stages of completion. "I would like them to see what has happened with all their money."

 

unsightly = çirkin, biçimsiz görünüşlü... in different stages of completion = herbiri inşaatın farklı bir aşamasında ve henüz bitmemiş...

 

ÇÖZÜNÜZ: Bay Cáceres "them... their money" sözleriyle kimi ve neyi tanımlıyor? En önemlisi, ima yoluyla kimleri suçluyor? Yanıt en altta...

Eric Moscoso, a neighbour of Mr. Cáceres, was more succinct: "We are abandoned."
The New York Times (www.nytimes.com)

 

succinct /sık-SİNKT/ = (Nefis bir sözcüktür; söz, ifade, anlatım için kullanılır) özlü, kısa ve derli toplu...

 

COMMENT: Mr. Cáceres says, "We are abandoned." "You are not the only one," we might add... ÇEVİRİSİ: Bay Cáceres "Terkedildik," diyor. "Terkedilenler yalnızca sizler değilsiniz," diye buna bir ekleme yapabiliriz... [ki iması genellikle "biz de aynı durumdayız" olacaktır.]    

 

Bu çok yaygın ve kullanışlı bir deyiştir. Örnekler:

 

-- I am hungry.

-- You're not the only one.

 

-- Oh, I'm fed up with this. (=Bıktım usandım.)

-- Well, you're not the only one. (Ben de.)

 

 

ÇÖZÜM: Bay Cáceres, "Uluslararası yardım kuruluşları (they) gelip görsünler bakalım yardım paraları (them) acaba nereye harcanmış?! [Bi dakka! Yav biz Honduras'tan söz etmiyor muyduk?!]

 

 

 

 

 Top National News

 

Congress scenarios grow in CHP: Famed singer, composer and writer Zülfü Livaneli is to declare his decision on whether to stand in the coming CHP congress.

http://www.ntvmsnbc.com/news/default.asp

 

scenario  /si-NA:-riou/ (USA /si-NÆ:-riou/= senaryo (İngilizce öğrenmek ne kolay, di mi?)... famed  = famous...  to stand  = in the congress, elections, etc) aday olmak... coming  = yaklaşan, önümüzdeki... (Dikkat: ***the coming man *** bize doğru yaklaşan adam filan gibi garip bir kullanım sözkonusu değil...)

 

NOTLAR:

 

is to declare = ilan edecek, duyuracak... "To be + Mastar" yapısı. İngilizcede gelecek zaman anlatabilen yapılardan biri.

 

his decision on ......... = "on" ilgecine dikkat...

 

whether = "whether or not" veya "whether ....... or not" şeklinde kullanımlar da mümkün, ama hiç de şart değil. Tabiatıyla çevirisi: "aday olup olmayacağını"...

 

Şeyyy... Söz CHP başkan adaylığından açılmışken,

Sevgili Dostlar,

 

BEN DE ADAYLIĞIMI SİZLERE DUYURMAK İSTEDİM

 

Bana Oy Verirsiniz Değil mi?

 

Ötekilerin Hepsi Müsvette de!!...

 

 HAFTANIN SORUSU !!

CHP: Cumhuriyet Halk Partisi = Republican People's Party... Yani "Cumhuriyetçi Halkın Partisi"

 

Peki bu, bilerek veya yanlışlıkla, "Republican Peoples' Party" şeklinde yazılırsa, bölücülük olur mu, olmaz mı?!

 

Şimdi, lütfen açınız Google'ı. Bknz bakalım nice anlı şanlı resmi sitede bile bu fahiş yanlışlık yapılıyor...

 

[All passages are somewhat modified in keeping with this Ezine's TESL -- teaching of English as a second language -- policies.]

 

 CD

 TANITIM

 

 EĞİTİM

 MESAJ

 

Interesting & Useful Cliché Expressions

İlginç & Yararlı Klişeleşmiş İfadeler - 04

 

Funny Sayings...

Komik Deyişler...

Ses ve ifade tonunuza, olayın manâ ve ehemmiyetine uygun EDALAR vermeyi unutmayınız!!...


Well, he zigged when he should have zagged. Walla ne diyeyim; yanlış adımlar attı, yanlış manevralar yaptı.

 

You scratch my back, and I'll scratch yours. Sen bizi gör; biz de seni görelim. (= karşılıklı çıkar sağlama) (DİKKAT: to scratch = kaşımak)

 

Oh, that was a close shave. İyi sıyırttık. Paçayı ucu ucuna sıyırttık. Kılpayı kurtulduk.

 

He's alive and kicking. Gayet iyi durumda, sağlığı, neşesi yerinde.

 

I am / he is as horny as a three balled tomcat. Üç *aşşaklı erkek kedi kadar abaza...

 

Let's go Dutch. Herkes kendi hesabını ödesin.

 

It's all Greek to me. Hiçbirşey anlamıyorum. Ne dediğini anlamıyorum.

 

Look who's jumped on the bandwagon. Bak hele kimler de katılmış kervana!! (genellikle çıkarları için bir gruba, girişime veya trende katılmak)

  

You don't say! Yapma yahu? Sahi mi?. (Gerçek şaşkınlık veya alaycı kinaye olabilir.) ÖRNEK: "Leyla is suing her husband for a divorce." "You don't say! When did you hear about it?" [to sue /su:/ dava etmek, mahkemeye vermek] --- "I can easily lift an ox." "You don't say!" -- Hiç zorlanmadan bir öküzü (kucaklayıp) kaldırabilirim. -- Yapma yav! Helal olsun sana!...

 

Fancy meeting you here. 1. Aaa, demek sen de buradasın, şaşırdım doğrusu, hiç aklıma gelmezdi. 2. (kinayeli) Eee, Walla, senin de burada olacağın hiç aklıma gelmezdi (= pek tabii senin de burada olacağını biliyordum).

 

Small world, isn't it? (Tıpkı yukardaki gibi, kinayeye daha da yatkın.)

 

I wasn't born yesterday. (I wasn't born yesterday, you know.) Sen beni aptal mı sanıyorsun? Bu sakalı saçı değirmende ağartmadık biz.

 

There's something fishy about it. Bu işin içinde bir bit yeniği var. Bu işin ardından bir çapanoğlu çıkacak gibime geliyor.

  

You can say that again. Çok doğru... Sapına kadar doğru.

 

Save the drama for your mama. Sen bu tiyatroları anana sakla. Senin bu duygusal tavırların bize işlemez.

 

Is the Pope Catholic? (Ses tonuna göre) 1. Doğru, walla, çok haklısın; bundan daha doğal ne olabilir ki? 2. Yani şu söylediklerinin gereksizliğine (yada şu sorduğun sorunun saçmalığına) bak. Cevabı aşikar değil mi?

 

Oh, I was just pulling your leg. Şaka yapıyordum yahu. Yalancıktan öyle söyleyiverdim.

 

The walls have ears. Dikkat et. Yerin kulağı vardır.

 

Go on. I'm all ears. Devam et. Cankulağı ile dinliyorum.

 

He knows which side his bread is buttered on. Kime yalakalık edeceğini çok iyi biliyor. (Menfaati için)

 

I've had it up to here. (genellikle eliyle kendi alnını göstererek) Yeter artık yahu. Burama geldi be. (Yapılan bir gürültü, lafla sataşma, sululuk, yalan hikayeler uydurma, vb. için)

 

He kicked the bucket. (He's gone to meet his maker... He croaked... He bought the farm...) Öldü... Mevlasına kavuştu... Cartayı çekti... Cavlağı çekti... Tahtalı köye gitti.

 

What a way to go. Öldün mü böyle öleceksin! ("Hızlı yaşa, genç öl; cesedin yakışıklı olsun" türünden bir söz.)

 

It's none of your business. Sen ne karışıyorsun? Sana ne bundan? Seni hiç de ilgilendirmez!

 

You wanna a knuckle sandwich? Şimdi yumruğumu yiyeceksin. (= Canın yumruk sandövici istiyor galiba!)

 

 

 

 

CONVERSATIONAL SENTENCES

 

 

Bugün programım çok sıkışık. I've got a pretty tight schedule today.

 

Boğazıma kadar işe batmış durumdayım. I'm up to my neck in work.

 

Özür dilerim, şu anda meşgulüm. Sorry, I'm tied up for the moment.

 

İş yükünden tıkanıp kalmış durumdayız, baş edemiyoruz. We are (I am) overwhelmed with a/the heavy workload.

 

Ne diye surat asıyor bu yahu? Why does she pull (have) a long face?

 

En küçük bir fikrim yok. I don't have the foggiest idea.

 

Sakinleşip, dikkatimi toplamam gerekiyor. I've got to quiet down and get focused.

 

Bugünlük bitirelim, bugünlük bukadar olsun, tamam mı (olur mu)? Let's call it a day, shall we?

 

Yarın ilk işimiz bu olsun / yarın sabaha bırakalım, derim. We could do it first thing tomorrow morning.

 

Neden bu hayat böylesi bir koşuşturmaca ki? Why is life always rushie-rushie?

 

Bu sabah saatin alarmı çalmadı. My alarm clock didn't go off this morning.

 

Keşke birkaç günlüğüne bir tatil yapabilsem. I wish I could get away for a few days. / for a while.

 

Şu anda aklıma gelmiyor. Biraz düşünmem (veya araştırmam) gerekecek. I can't think of it off hand.

 

Unutmuşum (belleğimden kayıvermiş). It just slipped out of my mind.

 

 Hırsını benden çıkarma! Don't take it out on me!

 

Eh, bukadar öfkelenmene şaşmamak gerek. (=haklısın, adam seni delirtmiş) No wonder you're livid.

 

Adını bile işitmek kanımı beynime fırlatıyor. Even the mention of his name starts me fuming. (to fume /fyum/ [/u/ az uzunca] = buharları çıkmak, duman çıkarmak -- Füme, efendim, füme...)

 

Endişeli görünüyorsun. Neler geçiyor aklından? You look concerned. What's on your mind?

 

Çok küçük bir ihtimal var. / Olabileceğini pek sanmıyorum. Chances are slim.

COMMENT: Therefore, sweet ladies, stop attending slimming centers; you may be slimming down your chances...

 

NOT: Bu Sayımızdaki örnekler, Eğitim Setimiz, CONVERSATION -- KONUŞMA İNGİLİZCESİ

kitabımızdan alınmıştır.

 

 CD

 TANITIM

 

 
 
 

 

BEŞİNCİ BASKI !! SİZİN İÇİN YEPYENİ OLANAKLARLA !!

 

"Türk gibi başla; İngiliz gibi bitir !!"

 

 

"ESSENTIAL  ENGLISH  FOR  TURKS"

 

 SÜPER SET !!

   BİLGİ 

 

 
 
 

Ücretsiz İnternet Yayınlarımız

YahooGroups'da 1 Numara

Ücretsiz İngilizce Dergi

Google'da 1 Numara

 Practical English

 For Turks

Ücretsiz Süper Web-Site

 MİZAH-HİCİV:   Bir Kadınyiyenin Öğleden Sonrası

Uluslararası Listelerde Türkiye'yi Temsilen 1 Numara

 ANTROPOLOJİ & DİLBİLİM

 İnsanın Evrimi - Kültür - Dil

 BİLİMSEL MAKALELER

FAMOUS QUOTATIONS

İNANILMAZ KAYNAK

 CLICK !!  

 
 

 POPÜLER-BİLİMSEL "UZAY & UZAYLILAR" SİTEMİZ

  EVREN - UZAY - KURGUBİLİM  

 KİŞİSEL SAYFALAR

 
 
 

DERGİMİZİ BEĞENİYORSANIZ, LÜTFEN DOSTLARINIZA DA TAVSİYE EDİNİZ, İLETİNİZ, GÖNDERİNİZ; TEŞEKKÜRLER, SAYIN ÜYELER...

         

ANASAYFA      TESTLER      OKUMA      EĞLENCE