Doç. Dr. Yalçın İzbul

Hacettepe Üniversitesi eski öğr. üyesi

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Bilingual Electronic Newsletter

Distributed Bi-Weekly

01/07/02 - 0008

      Here I stand before you, Dear Members, with our issue # 00015 -- with legs gone weak and trembling -- as I present it for your scrutinizing study, generous appreciation and limitless entertainment !! Huh, how was that?? No, seriously, unlike a web page that you can go back and edit, you can't go back and edit your e-zine once you've hit that "send" button. And believe you me, it gets more and more unnerving to hit that button as you get more and more subscribers. It's downright scary... Well, as the Turkish proverb says, you'll have to make do, not with what you expect, but with what you get... İzbul

     Değerli Üyeler, Bu E-Derginin amacı şudur budur kıldır yündür, ama öncelikle İngilizcemizi cilalamak, İngilizcemizi ilerletmektir... Aşağıda "advanced level vocabulary" bölümünde İngilizce olarak çektiğim nutku, izninizle burada Türkçe olarak istifadenize sunacağım... Konu, bilmediğimiz sözcüklerle karşılaşınca ne yapacağız: (Devamı az aşağıda...)

 

PEOPLE AND EVENTS
SNOW AND BAD WEATHER PARALYZES TURKLAND

The whole of Turkland was paralyzed this past week due to bad weather and a new wave of snowfall -- yet once more this year. A severe snowstorm closed down Atatürk airport and brought the city close to a standstill on Friday as roads were blocked and ferries across the Bosphorus were cancelled.

paralyzed (-rılazd)... snowfall = kar yağışı... yet once more = bir kez daha... (yet another = bir tane daha)... severe (si-viı) şiddetli; as in, severe weather/winter/views/competition/looks, etc... bring to a standstill = cause to stop... standstill = durma, hareketsiz kalma... still = 1. Hala; 2. Hareketsiz... Sit still! = Orada kıpıdamadan otur!... still life = natürmort... stillborn = ölüdoğan, ölü doğmuş... ferry = araba vapuru...

A second homeless person was found frozen to death in the city, following the tragic death of a 15-year old boy last Wednesday. An elderly woman was reported to lose her life when she slipped and fell on ice.

frozen to death = soğuktan donarak ölmüş... elderly (el-dıli) = yaşlıca, yaşlı... (ayıp olmasın diye "old" yerine kullanırız, çünkü "old" genelde "yaş yetmiş, işi bitmiş" nüansı verir)... to slip = kaymak... slippery (slip-ıri) = kaygan... slippers = terlik (ayağa kaydırılıveren şey?)...

The İstanbul Stock Exchange was closed for business on Friday, as only a small percentage of  its staff could manage to get there; and schools and universities also closed down for the day.

stock exchange = borsa... staff = (burada) personel (ayrıca, orduda = kurmay; the chief of general staff = genel kurmay başkanı; akademik alanda = fakülte öğretim üyeleri)... manage + mastar = becerebilmek, başarabilmek...

No less than nine thousand villages around the country were reported to be snowbound, not excluding some on the Aegean coast, which normally boasts of very mild weather even in mid-winter. Many villages in the mountainous eastern areas were cut off and without power due to heavy blizzards.

no less than = daha az olmamak üzere, yani daha fazlası: Bu deyim için en iyi Türkçe çeviri = "en az": no less than twenty men = en az yirmi adam... snowbound = kardan dolayı bağlantısı kesilmiş... not excluding = including: nüansı hissettiniz sanırım... cut off = bağlantısı kopmuş... without power = elektriksiz... blizzard = kar fırtınası, tipi...

The main roads leading to Istanbul's business district, normally packed with cars nose to bumper, was practically deserted at rush hour while the metro was overflowing with people who had left their cars at home.

nose to bumper (bumper to bumper) = tampon tampona... practically deserted = hemen hemen terkedilmiş... rush hour = işe gidiş ve işten çıkış saatleri, trafiğin yoğun olduğu saatler... to overflow = dolup taşmak, kenarlarından taşmak...

DİKKAT: to desert (di-zö:t) = terketmek... desert (de-zıt) = çöl... dessert (di-zö:t) = yemeğin üstüne yenilen hertürlü tatlı...

BBC telaffuzunda /r/ lerin (çoğu zaman) seslendirilmediğini, ABD İngilizcesinde ise bir hayli belirgin şekilde söylendiğini unutmadığınızı umarım.

 

Thousands of vehicles blocked the roads and the bridges, and the more determined citizens abandoned their cars in the snow and walked to work across the main bridges over the Bosphorus.

vehicle (vi-ıkıl) = araç, taşıt... determined = kararlı.. to abandon = bırakmak, terketmek... The sailors abandoned the sinking ship... They abandoned all hope... He abandoned his wife and children to a life of poverty and misery. (Boksörler abandone olunca n'apmış oluyorlar? Ringi terkediyorlar)...

In the central business districts of the city, where many shops were closed, those who could make it to work were out on the streets throwing snowballs at one another.

make it to a place = oraya ulaşmak, ulaşabilmek... one another = birbiri... at one another = birbirine... with one another = birbiri ile... about one another = birbiri hakkında...

Children seemed to enjoy themselves the most as they took advantage of the no-traffic situation to build snowmen and engage in snowball fights.

engage = "angaje" olmak veya angaje etmek, ...ile uğraşmak, ilgilenmek, meşgul olmak, iştigal etmek... Bir başka anlamı ise, nişanlanmak (yani birisine angaje olmak)... engagement ring = nişan yüzüğü... wedding ring = nikah yüzüğü... (in-geyc-mınt)

The snow piled up on the windowsills and with icicles dangling from the roofs and tree branches bent over under the weight of snow, the city was transformed into a magical rustic appearance.

piled up = birikti... windowsills = pencere pervazları... icicles (ay-sıkılz) sarkıtlar... to dangle = asılı durup sallanmak, sarkıyor olmak... rustic (ras-tik) = köye ve köy hayatına ilişkin, köyümsü; Bu sözcük olumsuz bir nüans taşımıyor (gerçi bizim kazma sosyete evine yaptırdığı rustik dekorasyonun Rusya'dan getirildiğini sanıyor, ama neyse)...

The snowy weather is expected to continue in İstanbul and the Marmara region over the weekend with temperatures, already around freezing, dropping even lower.

already around freezing = daha şimdiden, zaten donma noktasında... dropping even lower = daha da aşağı düşerek...

The Mediterranean and Aegean coastline cities and towns were also covered under a heavy blanket of snow, which is a rare event in those parts.

The State Meteorology Institute stated on Friday that temperatures will continue to decrease on the Aegean coast.

coastline = kıyı şeridi... cities = büyük şehirler... towns = küçük şehirler ve diğer beldeler... to be covered under = altında örtülü olmak... blanket = 1. battaniye; 2. örtü, tabaka... under a heavy blanket of snow = kalın bir kar tabakası altında... a rare event = ender görülen bir olay yada durum...

DİKKAT... DİKKAT... City = şehir, town = kasaba ayrımı çok büyük bir yanlışlıktır. City, gerçekten "büyükşehir" anlamı taşıyor, ama her büyük şehirden ayrıca "town" şeklinde de söz edebiliriz. Çünkü asıl karşıtlık "town" ve "country" arasındadır... Birincisi "urban" kesime ilişkindir; ikincisi "rural" kesime. Yani kentsel X kırsal... "Town" sözcüğü "kent, belde" anlamına geliyor. "Town" sözcüğüne haksızlık etmeyiniz... Yerleşim merkezleri arasında yalnızca köyler bu sözcüğün kapsamı dışındadır. "Country", bildiğiniz gibi, 1. Ülke, memleket; 2. Kırsal kesim, anlamındadır ve köyler, mezralar ve kırlar bu kapsam içinde yer alırlar.

     Yukardan devam... Özellikle "intermediate" derecede dil bilenler olmak üzere somut nesneler için İngilizce-Türkçe sözlüğe danışmakta yarar var, ama genelde İngilizceden İngilizceye bir sözlüğü tercih ediniz. Tanımların yanında, eş ve karşıt anlamlı sözcükleri, ayrıca sözcüğün girdiği deyim ve deyişleri etraflı biçimde gösteren ayrıntılı bir sözlük kullanın. Ama en önemlisi, örnek tümceler veren bir sözlük olmalı. Örnek tümceleri ezberlemeğe çalışın. Her sözcüğü defterinize işte bu "etrafını cami" şekilde, yani bütün akraba ve taallukatını ve hatta düşmanlarını (antonyms - karşıtanşamlılar) içerecek şekilde kaydedin. Bu defterinizi zaman zaman yeniden gözden geçirerek, belleğinizi tazelemeğe bakın... Az aşağıda devam ediyor...

 

CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ?

LOVE'S LABOUR'S LOST

I know that somewhere in the Universe exists my perfect soul mate, but looking for her is much more difficult than just staying at home and ordering another pizza. -- Alf Whit

somewhere in the universe = evened bar yelled... Derek timely not Edina: "On the table is a book." ornerier kullanılmış: "In X exists my Y"...

True love is like ghosts, which everyone talks about but few have seen. -- Unknown

everyone talks / few have seen (tekil/çoğul özellikler)... Ayrıca, sizlere bir soru: "A few people" mı daha çok kişi içerir, yoksa "few people" mı? "A little sugar" mı daha çoktur, yoksa "little sugar" mı?... Yanıt: few, little = pek az, hemen hemen hiç yok... A few, a little = birkaç tane var, biraz var. Yani, "I have few friends" = Neredeyse hiç arkadaşım yok... Ama, "I have a few friends" = Birkaç arkadaşım var. (Hatta sesinize belli bir bükülüş verirseniz, mecazi olarak "pekçok arkadaşım var" anlamına gelecektir...)

Love is an obsessive delusion that is cured by marriage. -- Dr. Karl Bowman

obsessive (b-se-siv) = kafayı takmış, sabit fikir halinde... delusion (dil-yu:-jın) = hayal, hülya, vehim, kuruntu, bir çeşit delilik... illusion = yanılsama, yanlış görme, hayal görme...

Love is being stupid together. -- Paul Valery

disillusionment (dizil-lyu-jınmınt) = hayal kırıklığına uğramak, hayallerini yitirmek, pembe gözlüklerin kırılması

Love: Two minds without a single thought. -- Philip Barry

sarcasm (sa:-kazm veya sa:-kæzm) = alaya alma, ağız eğme... sarcastic (sa:-kæs-tik)...

We've got this gift of love, but love is like a precious plant. You can't just accept it and leave it in the cupboard or just think it's going to get on by itself. You've got to keep watering it. You've got to really look after it and nurture it. -- John Lennon

gift of love = aşk denilen armağan, tanrının lütfu... precious plant (pre-şıs) = değerli bitki... cupboard (ka-bırd -- Allahaşkına "kapbord" diye okumayın -- Vede, siz siz olun "cushion" sözcüğünü de "kaşın" diye okumayın. Doğrusu /ku-şın/... Bir keresinde bizim oğlana "kaşın" diye öğretmişler; düzelttim, ama hocası "kaşın" diye ısrar etmiş. Mecbur kaldım ben de "O kendisi kaşınsın" diye haber gönderdim!)... get on by oneself = kendi başının çaresine bakmak, kendi kendine yeterli olmak... keep watering it = sürekli su vermelisiniz... to nurture (nö:-çı) = bakım vermek, beslemek, yetiştirmek... Nature X Nurture karşıtlığına dikkat ediniz: Birinci kampta yer alan kimi kavramlar: Congenital, by birth, genetic makeup... İkinci kampta yer alan kimi kavramlar: acquired, upbringing, education, environmental influences...

When the power of love overcomes the love of power the world will know peace. -- Jimi Hendrix (1942-1970) American Musician, Guitarist, Singer, Songwriter

power of love = aşkın gücü... love of power = iktidar sevdası ve hırsı... Our old Jimi wasn't just a pretty face, you know!..

Life's greatest happiness is to be convinced we are loved. --Victor Hugo 1862

to be convinced = 1. İkna edilmiş olmak; 2. Kesin inanıyor olmak...

Absence diminishes small loves and increases great ones, as the wind blows out the candle and fans the bonfire. --La Rochefoucald

Çözün bakalım: "absence" "diminish" ediyormuş küçük aşkları ve "increase" ediyormuş büyük aşkları, tıpkı (as) rüzgarın "blow out" ettiği gibi "candle" yi ve "fan" ladığı gibi "bonfire" yi... İngilizce çekimli bir dil değil. İngilizcede sözcükler arası ilişkiler ardarda sıralanıştan kaynaklanıyor. Topluca bakarak değerlendireceğimiz bir sözcük öbeği diye bakıyorsanız, yandınız. Tümceleri bu şekilde çözüp anlamağa çalışanlar, sınav süresi bittiğinde daha ancak soruları yarılamış oluyorlar. Oysa İngilizcede her tümce, rulo halinde ardarda açıldıkça anlaşılıp değerlendirilecek bir sözcükler dizilişi...

The magic of the first love is the ignorance that it can never end. -- Disraeli

Bu adam koskoca Britanya Başbakanıydı, 19. yy sonlarında; bakın ne işlerle uğraşmış, ama bizimkinin yanında yine de esamesi okunmaz...

All I really need is love, but a little chocolate now and then doesn't hurt! -- Lucy Van Pelt (in Peanuts, by Charles M. Schulz)

Bunca yıl bizleri mutlu eden bir adamın taksiratı mı olurmuş?. Toprağı bol olsun!

 
     Yukardan devam...  Geldik "fırça" tümcesine, ama benim Osmanlı terbiyem bunu dile getirmeme mani oluyor. En iyisi, bunu da İngilizce söyleyerek sıyrılayım: Well, how do you suppose you're going to improve your command of English unless you're willing to put in a little work?!
   

 

GRAMMAR & VOCABULARY

Answering Your Questions, To Start With:

(Intermediate level sorularınızı Türkçe, Advanced level sorularınızı İngilizce yanıtlıyorum)

Metinlerde Rastladığımız [sic] İfadesi Ne Anlama Geliyor?

Metin içinde başka bir kaynaktan yaptığınız alıntının orjinalinde herhangi bir yazım, ifade yada bilgi yanlışlığı yapılmışsa, bunun sizden kaynaklanmadığını, orjinalinde böyle olduğunu belirtmek için, o sözcük veya ifadeden sonra [sic] işaretini yerleştirirsiniz.

Bunun anlamı, "Bu yanlışlık benim değil, yazarın orjinal metninde var" demektir. Sözcük Latince olup, "böyle, bu şekilde," yani, "aslı böyle" demektir. Yabancı dilden bir sözcük olduğu için, kitap baskılarında italik dizilir; kısaltma değil tam bir sözcük olduğu için de kendisinden sonra nokta kullanılmasını gerektirmez. Örnek:

The writer makes several references to the Ottoman period, pointing out that,

   It was Fatih Sultan Suleiman [sic] who conquered İstanbul from the Austrians [sic] in 1453, after besieging the city for six months [sic].

Ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum...

"Modifier" Ne Demektir? Ne işe Yarar?

Gramerde en yalın anlamıyla "modifier", bir sözcüğü herhangi bir bakımdan niteleyen bir başka sözcük demektir. Dolayısıyla, (adları niteleyen) sıfatlar ve (eylemleri niteleyen) zarflar bu sınıfa girer. Sıfat ve zarf öbek ve tümcelikleri de öyle: Panic-stricken crowds... He finished his dinner quickly... "Panic-stricken" ve "quickly" birer "modifier" dır.

"Try To ..." Yerine "Try And ..." Kullanımı Geçerli midir?  

"Try to see it my way," ve "Try and see it my way," tümüyle eşanlamlı ve eşdeğerdir. (İki şeyin "tümüyle eşanlamlı ve eşdeğer" olabildiği ölçüde.) Ne var ki, ikincisi özellikle konuşma dilinde yaygındır ve bazı gramerciler de konuşma dili ile sınırlı tutulmasından yanadır. Verdiğim örnek ise ünlü bir Beatles şarkısından. Şarkının "prosody" sinin birinci örneği gerektirdiği açıkça görülüyor.

 

ELEMENTARY PHONETICS

(Geçen Sayımızda sunduğum, Bu Dergide kullanacağımız Fonetik İşaretlere İlişkin Açıklamayı Yeni Katılan Çok Sayıda Arkadaşımız İçin Tekrarlıyorum)

æ : Türkçede olmayan bir fonem. /a/ ile /e/ arası. Örnekler: cat /kæt/, black /blæk/, man /mæn/... Eğer siz ünlü "I'm bad!" şarkısını /aym-bed/ diye telaffuz ediyorsanız, "Ben yatak-ım" demiş oluyorsunuz. Doğrusu, /aym-bæd/ veya /aym-bæ:d/

 : /a/ ile /o/ arası... UK İngilizcesinde /o/ ya daha yakın; USA ingilizcesinde /a/ ya daha yakın... O yüzden kimisinden "hotdog", kimisinden "hatdag" işitiyor, ikilemde kalıyor zavallı kulaklarımız! Örnekler: hot /ht/, fog /fg/, dock /dk/

I : (Schwa) : Bunun üzerinde çok düşündüm. Aslında orta damakta biryerlerde boğumlanan schwa sesi ile kıyaslandığında Türkçe alfabede "ı" ile temsil edilen seslik,  çok önde ve dar. Bu fonemi intertnet ortamında /@/ veya başaşağı "e" ile temsil edenler var. Schwa sesini, sizleri uyarmak koşuluyla, dergimizde bizim "ı" harfi ile temsil etmeğe karar verdim. Bu "schwa" konusunu sizlerle daha çok konuşacağız, çünkü İngilizce sesleme sisteminin ana direklerinden birisi ve vurgulama sistemi ile de içiçe...

: : İki nokta üstüste işareti kendisinden önce gelen sesin uzatılacağını gösterecektir. Ama bunu yaparken sesi iki defa söylemeğe değil, uzatmağa dikkat edin. Yani rüzgar /uu/ diye esmiyor, /u:/ diye esiyor. Rakip takımı da /yuuh/ diye ıslıklamayın. Doğrusu: /yu:h/.

/r/ sesini, BBC İngilizcesinde telaffuz edilmiyorsa, göstermeyeceğim. Ama aynı sözcüğün USA İngilizcesinde ise gayet belirgin bir biçimde seslendirilip yuvarlandığını da bilmelisiniz. Tercih sizin: Her ikisi de standart İngilizce...

Geldik baş belası dört foneme (seslik, sesbirim):

N = BU işaretle "-ing" son-ekinde biz Türklerin birtürlü beceremediğimiz sesi göstereceğiz. /n/ sesinden yola çıkıp, /g/ yönünde ilerlerken, oralarda biryerlerde duracaksınız ve /g/ yi asla duymayacağız: I'm going home /aymgouiNoum/ Böyle birşeyler işte... Ben bıraktığımda, üniversitedeki âdet bebeğin "ınga ınga" diye ağlamasından misal getirmekti. Hala öyle midir, bilemem...

w = Adı üstünde, "dubluve" değil... "Dabılyu", yani /v/ nin katmerlisi değil, /u/ nun katmerlisi. Hakkını verin. Dudaklar yuvarlak ve ileri uzatılmış (kalın dudaklı bir zenci ile öpüşmek üzere gibi)... Sakın /veri vel/ demeyin. Gözleri ameliyatla düzeltilmiş Çinli sanacaklardır yoksa sizi...

Ø = İşte Türkçe seslikler sisteminde benzeri olmayan bir ses daha. Örnekler: thin /Øin/, thimble /Øim-bl/, thunder /Øan-dır/... Efendim, dilinizin ucunu dişlerinizin arasına yerleştirin, havayı iki yandan sızdıracak şekilde /t/ demeğe çalışın. Böylece, tıpkı gerektiği şekilde "pelthek pelthek" konuşmuş olacaksınız. Bu işi yaparken, etrafa birkaç küçük tükürük sıçratamıyorsanız, tam başaramıyorsunuz demektir. Bu sesi, şu üç sözcüğü peşpeşe söyleyerek talim edebilirsiniz: tin - thin - sin... Unutmayın, /Ø/ sesi, /t/ den çok /s/ ye yakındır. Çünkü birincisi patlamalı, ikincisi sızıcı bir sesliktir. "I think": Biz bunu "ay tink" diye söyleriz. Fransızlar da "ay sink" derler. Her ikisi de yanlış, ama İngilizler Fransızları anlar da bizi anlamazlar...

ð = Ve tabii, yukardakinin karındaşı. Oradaki ünsüz (yani ses kirişleri titreştirilmiyor) iken, bu da onun "ünlü" kardeşi. Pelthek kardeşin /badzi badzi/ yürüyen kardeşi... Örnekler: this /ðis/, then /ðen/, those /ðouz/...

Şimdi bu baş belalarının buraya kocaman resimlerini asıyorum. Eminim ki görünce onları heryerde tanıyacaksınız:

æ  ð  Ø    :  w  ı  N  "r"

* * * * *

 
   
 Here Is An Intermediate Level Grammar Test I have Prepared For You 

Fill In The Blanks

1. "It was ............. that you meant, ............ ?" 

a. his father / wasn't it    b. his father / wasn't he    c. right / didn't it    d. wrong / didn't you    e. yours / didn't you

2. All I want ........... to be free.

a. is     b. now     c. people     d. are     e. forever

3. The singing of the birds ............. me distant memories.

a. brings      b. are bringing      c. have brought      d. was brought to      e. bring

4. The weather was getting colder ............ colder.

a. and     b. by     c. than     d. on     e. more as

5. ............ had I got in when the phone started ringing.

a. Although    b. By the time     c. As soon as     d. No matter when     e. Hardly

* * * * *

Answers: 1. a    2. a    3. a    4. a    5. e

You can always mail me, should you have any doubts lingering on your mind. 

 
 
   
 And This Is An Advanced Level Vocabulary Test 

Test Yourself And See If You Can Find The Synonyms For : --

(1)...addict    (2)...barren    (3)...castrate    (4)...foul    (5)...hazard    (6)...intuition    (7)...literal    (8)...resolution    (9)...tangible    (10)...tyrant

(a) insight, perceptivity, instinct, sixth sense

(b) verbatim, word-for-word, exact

(c) infertile, sterile, bare

(d) touchable, palpable, concrete, perceptible

(e) dirty, disgusting, obscene, indecent, unfair

(f) despot, autocrat, oppressor

(g) habitual user, slave to, dope fiend (colloq)

(h) danger, risk, jeopardy, peril

(i) determination, will, firmness, steadfastness

(j) emasculate, unman, make impotent

* * * * *

Study Suggestions: Consult a good dictionary for any word you have doubts about -- for advanced learners I suggest an all-English dictionary and preferably one that offers extensive coverage of idioms and expressions for each entry and sample sentences as well... Write down your words in company with their dictionary definition, synonyms and antonyms, and a good number of the idioms and expressions it appears in, not forgetting the sample sentences... Try to memorize these sentences... Come back and have a look at the whole group from time to time - to refresh your memory and maybe to make a few additions...

Well, how do you suppose you're going to improve your command of English unless you are willing to put in a little work?!

Answers will be provided in our next issue...

You can always mail me, should you have any doubts lingering on your mind. 

 
 
 

HERE IS ANOTHER INTRIGUING,

LIFE-THREATENING PUZZLE FOR YOU

Namık Kemal once visited an island. There were 2 tribes living on this island. The eastern tribal people would always tell lies. The western tribal people would always speak the truth.

Namık Kemal came across a man and wanted his guide to ask this man which tribe he was from. The guide talked to him and told Namık Kemal that the man was from the western tribe. Was the guide himself telling the truth or telling a lie?

You'll find the answer down below...

* * * * *

SOLUTION FOR LAST WEEK'S PUZZLE

"Each paid 10 dollars initially but received a dollar back, so that was 27 dollars. And the bell-boy kept 2 dollars, making 29 dollars all in all... what happened to the extra dollar?"

Well, as long as this is your angle of looking into the matter, you're not going to get anywhere -- the puzzle becomes unsolvable that way.

Nothing happened to the extra dollar. There was no extra dollar in fact.

Look at it this way: They paid 25 dollars for the room; they received back 3 dollars of the initial 30 dollars they had paid: and the bell-boy took 2 dollars, bringing the whole sum to 30 dollars.

The moral of the story is that it is your way of looking at things that counts...

* * * * *

Well,  if the guy was from the west, he would answer the truth and say, "I am from the west."

And if the guy was from the east, he would tell a lie and again say "I am from the west."

The answer would always be, "I am from the west." So Namık Kemal knew that his guide was telling the truth.

* * * * *

Just mail me, if you have any doubts lingering on your mind.

 

SILLY PUNS

SEE IF YOU CAN WORK THESE OUT

- What sort of star is dangerous?

- A shooting star!

to shoot (şu:t) (shoot-shot-shot) = ateşli silahlarla ateş etmek... (fakat, ayrıca, to shoot an arrow from a bow, to shoot a pebble from a sling... bow and arrow = yay ve ok... pebble = çakıltaşı... sling = sapan)

"I shot the sheriff, but I didn't shoot the deputy" -- sung by ex-singer Cat Stevens...

shooting star = kayan "yıldız"... göktaşı... (meteor düşmesi)...

- What kind of lights did Noah use on the Ark?

- Flood-lights!

Noah's Ark = Nuh'un Gemisi... flood (flad) = sel... flooding = sel basması... flood-lights (çoğul kullanılır) projektör ışığı... to floodlight = projektör ile aydınlatma...

- Which month do soldiers hate most?

- The month of March!

March = Mart ayı... march = yürüyüş, özelliklede grup halinde ve ayak uydurarak düzgün tempoda...

- What did the painter say to the wall?

- One more crack like that and I'll plaster you!

crack (kræk) = 1. çatlak; 2. ukalaca şaka... plaster = 1. yapıştırmak; 2. sıvamak, alçılamak; 3. (argo) pataklamak, evire çevire dövmek...

- Where do polar bears vote?

- The North Poll

polar bear = kutup ayısı... to vote = oy vermek, oy kullanmak... the North Pole (okunuşu: poul) = Kuzey kutbu... poll (okunuşu: poul) = (çeşitli anlamlarından birisi) oy verilen yer, seçim sandığı...

 Bana olan mesajlarınızı İngilizce yazmağa çalışın... Fayda faydadır. Ama, Türkçe de olur, çekinmeyin...

   

 

 RECOMMENDED ONLINE RESOURCES 

 Intensive English Institute at the University of Illinois 

Great site for interactive listening comprehension practice with a very useful section on  Free English Study Resources ...

Kulak eğitimi için son derece yararlı bir site. Kuvvetle öneririm.

* * * * *

   
 
 
CLEAN JOKE OF THE DAY
THE BURGLAR

A burglar got into a house one holiday night. Shining about his flashlight in the dark, he heard a voice say, "Jesus is watching you..."

burglar (bö:g-lı)= gizlice giren hırsız... (Yani, erkekçe "Eller Yukarı" diyen robber (rb-bı)= soyguncudan farklı... shine = parıldamak, ama burada geçişli fiil olarak kullanılıyor = parıldatmak, ışıtmak... shining about his flashlight = çevresini el feneri ile aydınlatarak, feneri oraya buraya tutarak... Jesus (ci:-zıs) Hz. İsa... He heard a voice say, ... = "İsa seni izliyor (görüyor/ gözlüyor) diye(n) bir ses işitti...

He looked around nervously, shook his head, and kept on looking for valuables.

nervously (-vısli) = ürkek bir şekilde; (başka yerde) asabi bir şekilde veya asabı bozulmuş şekilde... shook his head = kafa salladı... kept on looking for = aramayı sürdürdü... valuables (væl-yubılz) = değerli şeyler...

Then, he heard again, "Jesus is watching you..." This time he shined his light all around him, and it rested on a parrot.

rested on = üzerinde durdu...

He asked, "Did you say that?" The parrot admitted that he had. "I'm just trying to warn you; that's all..."

Did you...? = Sen mi söyledin bunu?... I'm just... that's all. = Seni uyarmağa çalışıyorum; hepsi o kadar...

The burglar said, "Warn me, huh? A parrot? Who are you? What's your name?"

"Beni uyarmak ha? Bir papağan mı beni uyaracak?"

"Moses."

Hz. Musa... (mou-zis)

"Well, what kind of stupid people would name a parrot Moses?"

"Allah allah yahu, hangi aptal insanlar bir papağana Musa adını takarlar ki?"

The bird answered, "I dunno; I guess the same kind of folks who would name a Rottweiler "Jesus'!!!

I guess = I suppose, I think... folks = people... I dunno = I don't know...

 
DIRTY JOKE OF THE DAY
I WANT YOU FOR MY WIFE

A guy met a girl in a bar and asked, "May I buy you a drink?"

"Okay. But it won't do you any good."

= Sana bir yararı dokunmayacaktır, bir yere varamazsın...

A little later, he asks, "May I buy you another drink?"

"Okay. But it won't do you any good."

He invites her up to his apartment and she replies, "Okay. But it won't do you any good."

They get to his apartment and he says, "You are the most beautiful thing I have ever seen. I want you for my wife."

I want you for my wife = Seninle evlenmek istiyorum, karım olmanı istiyorum... (Ama "verbatim = literally" yani kelimesi kelimesine yorumlarsanız, "Seni karım içinistiyorum!")

She says, "Oh, that's different. Send her in."

* * * * *

THE MIGHTY GOSSIP

Three friends were discussing the perfect nickname for their dick.

The American said, "I call mine the SOLDIER 'coz he stands up the minute I give an order."

The Englishman said, "I call mine the GENTLEMAN 'coz he stands up the minute a woman passes by."

The Frenchman said, "I call mine GOSSIP 'coz he moves from mouth to mouth."

dick = erkeklik aleti... 'coz = because.. he stands up the minute I give an order = Bir emir verdiğim anda ayağa kalkar... the minute a woman passes by = yanımdan bir kadın geçtiği anda... GOSSIP = DEDİKODU... 'coz he moves from mouth to mouth = Çünkü ağızdan ağıza dolaşıyor...

* * * * *

 
FOLK WISDOM
PUNCTUATION LESSON

The professor wrote a string of words on the blackboard and told his students to punctuate it.

A woman without her man is nothing

The men wrote: A woman, without her man, is nothing.

The women wrote: A woman: without her, man is nothing.

a string of words = bir dizi sözcük... to punctuate (pank-çueyt) noktalama işaretleri koymak... punctuation (pankçu-ey-şın) noktalama...

Gördünüz mü neleri değiştiriveriyor iki virgülcük... Yani, Oğlum adam ol baban gibi eşek olma...

* * * * *

I want to die peacefully, in my sleep, like my grandfather... Not screaming and yelling like the passengers in his car.

Burada da anlam aktarımı tamamen doğru noktalama üzerine kurulu...

He who laughs last thinks slowest...

Son gülen, jetonu en son düşendir.

Puritanism: The haunting fear that someone, somewhere may be happy.

Puritanism = Amerikan köktendinciliği, diyebilirsiniz... haunting = sizi sık sık ziyaret eden, rahat bırakmayan...

Be nice to your kids. They'll choose your nursing home.

Çocuklarınıza iyi davranın; huzurevinizi onlar seçecek!

It's always darkest before dawn. So if you're going to steal the neighbor's newspaper, that's the time to do it.

dawn (down, okunur) = şafak... Biliyorsunuz, "down" (aşağı) sözcüğü ise "dawn" diye okunuyor. Valla ters bu adamlar vesselam... Çevirisi: Günün en karanlık saati şafaktan hemen öncedir; Komşunun gazetesini yürütecekseniz bu saatlere denk getirin!...

* * * * *

 

 

LEARN ( BUT DO NOT OVERUSE ) SOME SLANG EXPRESSIONS !!

More Examples of General American Slang

dude  = (/du:d/ veya dyu:d/ baştaki /dy/ sesinde hafif /c/ leşme ile) = Adam, adamım, herif... "Hey, dude, stop that panicking and just give her a call!" "Hey, that was really cool, dude!" (Bu sözcük benim "British" kulağıma çok kaba geliyor, ama Amerikalılar günlük hitaplarda çok rahatlıkla kullanıyorlar, "Hey, adamım!" gibi bir anlamla...

dinosaur = (ad) Modası geçmiş, "tarih" olmuş kimse veya şey... "Being the dinosaur that I am, I wouldn't understand your modernist arguments." (Bu tümce istihza ve alaycılığı not ediniz) "I'd love to go touring the country, but unfortunately my car is a real dinosaur."

eyepopper = (ay-popır) Görsel olarak heyecanlandıran, çekici gelen veya şaşırtan kimse yada şey... "I know that girl! She's -- wow! -- a real eyepopper!"

go bananas =  (goubı-na-nıs) Hafiften kafayı yemek... "We carry on like this for another couple of days and -- boy -- I'm sure I'll go bananas!"

gomer = (gou-mır) Gerzek, ahmak, nato-kafa... "I know the guy; what a gomer he is!"  "Stop acting like a gomer, will ya)"

grabbers = (græ-bırz) El(ler)... "Have you washed your grabbers, sonny?"

grand = (grænd) $1000... "He's making over a hundred grand a year in his new job!"

grass = Esrar, marihuana... "How about a vac in the Netherlands, dude, where it's completely legal to smoke grass, I'm told."

hooker = (hu-kır) Fahişe... (Ama, kendilerine bu şekilde hitap etmeye kalkışmayın sakın) "And we'd get a lot more hookers than we could possibly handle in Amsterdam's red light district!"

horny = (sıfat) seks havasına girmiş, cinsel olarak uyarılmış durumda... "All the horny housewives go to that club, dude!"

         

ANASAYFA  --  TESTLER  --  OKUMA  --  EĞLENCE