Doç. Dr. Yalçın İzbul

Hacettepe Üniversitesi eski öğr. üyesi

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Bilingual Electronic Newsletter

Distributed Bi-Weekly

01/14/02 - 0010

      Allow me, Dear Members, to start off our tasks for today by wishing you all a fruitful and happy fresh week... A little down below, you will find a correction arising from a slip in my proofreading for our previous Issue. A careful Member spotted it and was kind enough to draw my attention to it. It just goes to show  how important it is that I get feedback from you.

      Therefore: Questions? Comments? Suggestions? Testimonials? Frustrations? Language learning tips to contribute? Please, please do not hesitate to e-mail them to me...

      Only in that direction lie the proper maintenance and continuous growth of a truly healthy interactive medium of mutual learning... izbul

 

PEOPLE AND EVENTS
PARLIAMENT TO INVESTIGATE THE PROBLEMS OF MEDIA SECTOR

from Turkish Daily News Parliamentary Bureau, Ankara. (Slightly modified for linguistic purposes)

Some 38 deputies from coalition partner parties apply to Parliament Speaker's Office to underline the problems of media sector

some (burada = yaklaşık... Speaker = Meclis başkanı... to underline = Altını çizmek, vurgulamak...

An investigation proposal on the media sector prepared by the Nationalist Movement Party (MHP) deputy Nazif Okumuş and signed by members of the three-way coalition government was presented to the Parliament Speaker's Office.

investigation proposal = araştırma teklifi... deputy = milletvekili...  

Increasing unemployment in the media sector, low salaries, lack of job security as well as monopolization are posing a threat to the freedom of press, the proposal said.

increasing unemployment = giderek artan işsizlik... low salaries = düşük ücretler... (genelde, biliyorsunuz, salary = maaş [genelde aylık]; wages / çoğunlukla plural kullanılır [genelde haftalık ve beden işçileri için] = ücret... lack of job security = iş güvenliği olmaması... monopolization = tekelleşme... posing a threat to = bir tehdit oluşturuyor...

"Turkish press is facing important and serious problems that need to be solved urgently. [...] Problems that have occurred in the media sector for the last decade is the result of unfair competition and monopolization in the sector," the proposal stated.

that need to be solved urgently = acil çözülmesi gereken... in the last decade = son on yılda... unfair competition = haksız rekabet...

The proposal underlines the fact that more than 5,000 people working in the media sector have been sacked and those who still have jobs are getting poor salaries, [...] pointing out that newspaper circulations are in sharp decline and apart from the unemployment issue, the media sector also has problems regarding technology, cost and distribution. [...]

have been sacked = işten atıldılar... those who still have jobs = hala bir işi olanlar... circulation = (burada) tiraj... [Biyolojide: dolaşım... İktisatta: dolaşım, tedavül; the money in circulation...] the unemployment issue = işsizlik sorunu... distribution = dağıtım...

"There are some media bosses who are using the media organs as a tool for personal ambitions, anger and bribery. It is wrong and unfair for the state to limit the freedom of the press but it is also wrong and a crime for the media to attempt to apply pressure on the state and political life," the proposal said.

media bosses = medya patronları... personal ambitions = şahsi hırsları... bribery = rüşvet (Buradaki sözcük seçimi ve gramatik kullanımı bana pek sağlam görünmüyor. Ancak teklifte yer alan tümceyi bilmediğim için aynen bıraktım. Ben olsam şöyle oluştururdum: ... a tool for personal ambitions, as well as for political revenge and intimidation... Bu son sözcük, "korkutma, sindirme" demektir.)

 

CIM BOM APPEASES DISILLUSIONED FANS
GALATASARAY 2, WERDER BREMEN 1
by Udo Steven Bassey, Ankara - Turkish Daily News (Shortened and slightly modified)

For two days in a row, Galatasaray (Cim Bom) played warm-up matches in Antalya, and for two days in a row Cim Bom lost, by the same score 2-1. First against Russia's Spartak Moscow and then to Turkish Division Two struggler Antalya Kepezspor.

to appease = yatıştırmak... appeasement (siyasette) savaş tehdidine karşı taviz vererek, istenileni yerine getirerek yatıştırmak... disillusioned = hayal kırıklığına uğramış... for two days in a row = ardarda iki gün... warm-up = ısınma, hazırlık... struggler = 1. mücadele eden; 2. zor durumda olan...

To beat Werder Bremen and appease its disillusioned fans, Cim Bom's play was bound to be an elegant display of attacking skill, [...] but in doing so, they left gaping holes in their defense and Bremen was quick to exploit one of them.

was bound to be = olması kaçınılmazdı... display = gösteri, sergileme... gap = ara, aralık, boşluk... to gape = ağzını kocaman açmak, ağzını açıp şaşkınlıkla aval aval bakmak... gaping holes = kocaman boşluklar... to be quick to do something = birşeyi yapmakta gecikmemek, çabucak yapmak... to exploit = 1. sömürmek; 2. kendi yararına kullanmak... was quick to exploit one of them = bunlardan birisini kendi yararlarına kullanmakta gecikmediler...

Just after four minutes of play, Bremen went into the lead from an own-goal by captain-defender Bülent Korkmaz, when he kicked the ball into the back of his own net in a desperate bid to stop a Bremen player, who had broken loose and beaten Cim Bom's Colombian keeper Faryd Mondragon neat and clear.

went into lead = öne geçti... in a desperate bid = çaresiz (ve herşeyi göze alan) bir girişimle... had broken loose = sıyrılmıştı, serbest kalmıştı... neat and clear = açık şekilde uzağında... (neat, aslında "düzenli, tertipli" demektir. Burada,"işi iyi başarmıştı" anlamına "gayet" sözcüğüyle çevrilebilecek bir pekiştirici görevi yapıyor. "Clear" is burada açığında, Mondragon'un uzanamayacapı bir mesafede" anlamı veriyor.... 

However, Bülent turned from villain to hero in the 34th when he equalized 1-1 for Cim Bom from a corner kick. Just a minute later, playmaker Sergen Yalçın was on target to settle the score: Galatasaray 2, Werder Bremen 1.

turned from villain to hero = kötü adamdan kahramana dönüştü... ("Villain" aslında hain, ihanet eden, demektir. Ama burada, gerek "hero" gerekse "villain", bir romanın yada filmin kahramanı ve kötü kişisi anlamında kullanılıyor... was on target = hedefi buldu... settle the score = skoru tayin etti

[...] One problem with Galatasaray is that it plays according to the strength of its opponents. That explains why Cim Bom sweeps aside European heavyweights with enthralling arrogance and at times loses to lightweights in Turkland. A clear example was in the Turkish Cup when Galatasaray was ousted in the third round by Second Division Erzurumspor.

according to the strength of its opponents = rakiplerinin gücüne göre... sweeps aside = süpürüp bir kenara atıyor... European heavyweights = ağırsikletleri, önde gelen takımları... enthralling = büyüleyici... arrogance = kibir, gurur, mağrur olma... to oust = defetmek, dışarı atmak, görevden düşürmek... in the third round = üçüncü turda... Second Division = İkinci Lig...

     Açıklama ve Düzeltme: Geçen sayımızda bu sütunlarda İskoçya ve İskoçyalılardan söz edilirken,"Scotch whiskey" ibaresine yer verilmişti. Balıkesir'den dikkatli okuyucumuz G.O. , "whiskey" yazılışı İrlanda ve Amerikan viskileri için kullanılırken, İskoç versiyonunun "whisky" olması gerektiğini belirtmiştir. Hernekadar yeni sözlüklerde böyle bir ayrım gözetilmeksizin "whisky" sözcüğü "whiskey" için bir "varyasyon" olarak gösteriliyorsa da, Değerli üyemizin itirazını haklı buluyor ve İskoç dostlarımızın kalbini kazanmak için "Scotch whisky" ifadesinin daha sağlıklı olduğunu beyan ve teyid ediyorum.

 

CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ?

ANONYMOUS SAYINGS ON MARRIAGE !!!

Marriage is like a cage; those outside are desperate to get in and those inside are desperate to get out.

Türkçe feryat çok daha güçlü: Bülbülüm altın kafeste!... despair [dis-peı] = umutsuzluk, çaresizlik... desperate [des-pırit] = 1. Çaresizlikten deliye dönmüş; mutlaka bulması gerekiyor: We are in desperate need of food and supplies... 2. Çaresizlikten gözleri dönmüş, vahşi ve tehlikeli: Be careful; he's a very desperate man now... His failure made him desperate; he was resolved to succeed or die in the attempt... 3. Umutsuz, çaresiz, çok kötü durumda: The government must act quickly to remedy the desperate situation the economy is in... Yukardaki deyişin en iyi çevirisi: Dışardakiler girmek için, içerdekiler çıkmak için çırpınıyor...

Marriage is when a man and woman become as one; the trouble starts when they try to decide which one.

"Become" fiili "be" fiilinin süreç belirten halidir. Sözlüklerde, "be" fiili "olmak" şeklinde çevrilirken, "become" için de genelde "oluşmak" tanımı verilir. Türkçe'ye çoğu zaman "hale gelmek, haline gelmek, -- lamak, --laşmak" şeklinde çeviri verir. Bu kimliği ile, "get" fiili ile eşkullanımlı olmakla birlikte, daha kitabi olduğunu ekleyebiliriz: to be fat, to get fat, to become fat...

Before marriage, a man yearns for the woman he loves. After marriage, the 'Y' becomes silent.

yearn [yö:n] [Unutmayın, bunlar UK okunuşları, USA İngilizcesinde /r/ belirgin biçimde telaffuz edilecektir] = (for veya after alır) Büyük özlem duymak, çok istemek... "Y" harfini kaldırınca: earn [ö:n] = para kazanmak... He yearns for her... He earns for her...

Every man wants a wife who is beautiful, understanding, economical and a good cook. But the law allows only one wife.

"Economy" sözcüğünün sıfat hali "economic" tir. Asla "economical system/measures/situation" diyemezsiniz. Doğrusu "the economic system, economic measures, the economic situation" vb... "Economical" tümüyle farklı bir anlam taşır = Tasarrufa yol açan, tasarruflu, hesaplı... Karışıklık her iki anlamın Türkçe'de tek sözcükle karşılanmasından kaynaklanıyor: Hükumet ekonomik paket açıyor; Evimizde ekonomik paket OMO kullanıyoruz... Bu arada, to economize = tasarruf etmek, harcamalardan kısmak demektir: We economize ON something BY doing something...

Marriages are made in heaven. But so again, are thunder and lightning.

heaven = Cennet, cennet gibi yer, gökler, "yukardaki" alem... to go to (to be in) heaven X to hell : "I'm in heaven when we dance cheek to cheek"... Heaven forbid! = Allah korusun! Allah yazdıysa bozsun... Good Heavens! = Aman Allahım! (şaşkınlık, beklemiyor olmak)... Thank Heaven you're back. Allaha şükür ki döndün...

I recently read that love is entirely a matter of chemistry. That must be why my wife treats me like toxic waste.

Buradaki "recently" + past tense kullanımı colloquial English açısından yanlış değil, ama intermediate arkadaşların bunu şimdilik görmezden gelmelerini ve present perfect kurallarına sadık kalmalarını öneririm.

A man is incomplete until he is married. After that, he is finished.

İlk bakışta çok "banal" [bı-na:l] görünüyor, di mi!! Ama, "finished" sözcüğünün "bitti" ve "işi bitti, defteri dürüldü" şeklindeki değişik anlamlarını düşünürseniz, bayağı yakışıklı bir söz... Bu arada, en sevdiğim şairlerden biri olan John Donne (17 yy başları, metafizik ekolden) evlendiğinde şu mısraları karalamıştı: "John Donne / Ann Donne / Undone"... Yani, işleri bitik, defterleri dürüldü...

I'm an excellent housekeeper. Every time I get a divorce, I keep the house.

İmza: Şen Dul... Housekeeper = Ev işlerine nezaret eden kadın, kadın kahya... Bu işleri evin hanımından başkası ücretsiz üstlenmeyeceğine göre, çok haklı ve şahane bir itiraf...

* * * * *

 
  
   

 

GRAMMAR & VOCABULARY

Answering Your Questions, To Start With:

(Intermediate level sorularınızı Türkçe, Advanced level sorularınızı İngilizce yanıtlıyorum)

 

"A"  H**** Mİ ?  YOKSA,  "AN"  H**** Mİ ???

Bu konuya daha önce de değinmiştik. Biraz genişleterek yeniden ele alıyorum. Temel kural şudur:

A/an seçimini, konuşma akışı sırasında ardından gelecek olan sesbirim (seslik - fonem) belirler. Yani, yazıdaki temsilde ardından gelen işaretin, yani harfin, bir kıymeti harbiyesi yoktur.

Buna göre, ünsüzlerden önce "a", ünlülerden önce "an" kullanılır. "BBC İngilizcesi" diyebileceğimiz standarda göre doğru okunuş ve yazılış örnekleri aşağıdaki şekildedir:

a history teacher, a history novel

an historical event, an historical novel

Bunun nedeni de, "historical" sözcüğünün başındaki "h" harfinin konuşmada düşürülmesi ve sözcüğün bir ünlü ile başlamasıdır. Bu yazılış kuralı, ABD ve Kanada kullanımları için de geçerlidir.

Şimdi bu öğrendiğimiz kuralı genele taşıyarak, konuşmada ünsüz veya ünlü ile başlayan sözcükler ile a/an kullanımını örnekleyelim:

a table

a large building

a history teacher

a once-in-a-lifetime opportunity

an apple

an elephant

an hour to kill

an historical event

ÖNEMLİ BİR AYRINTI

Bu durum, kısaltma sözcükler (acronyms, abbreviations) sözkonusu olduğunda anadili İngilizce olanları bile epeyce şaşırtabiliyor. Oysa kural çok açık: It is the sound that matters... Doğru örnekler:

a UFO (ama, an unidentified flying object

an NBA player (ama, a National Basketball Association player)

A NOTE FOR LINGUISTS

It is interesting to note that the "-ic(al)" suffix is a stress-shifter; as in his-tory vs his-to-ric, or au-tomata vs auto-ma-tic... It would seem that, with the stress moving on by one syllable and the first syllable becoming unstressed, there is a much higher likelihood for the /h/ sound to be dropped.

But:--

Although this may mean that stress is a also a factor in explaining such cases, it is not all-reliable by itself and actual pronunciation by native speakers should be considered a more reliable guide.

 

ELEMENTARY PHONETICS

HECE VURGUSU

Üç Sayı önce değindiğimiz bir konuyu, bize yeni katılan üyelerimizin yabancı kalmamaları için tekrarlayacak ve çok sayıda yeni örnekle genişleteceğim:

Türkçe aşağı yukarı yazıldığı gibi okunduğu için şanslıyız. Üstelik Türkçede hece vurgusu, pek az sözcük dışında anlamı değiştirmiyor (ge-lin ve ge-lin, gibi)... Öyleki, Türkçeyi tamamen kitaplardan öğrenen bir yabancı, size telefon ederek şu heceleri peşpeşe sıralasa, eminim ki anlaşılacaktır:

Bu-ak-şam-an-ka-ra-ya-u-çak-laa-ge-li-yo-rum... Yani, bizler bu şarkıyı "düm-teketek" düzeninde de söyler, "teketek-düm" düzeninde de anlarız!!!

Biliyorsunuz, İngilizcede işler böyle değil. Sözcüğün yazılışına bakarak (ileri düzey ingilizce bilenler için bir tahmin mümkün olsa da) okunuşu konusunda kesin birşey söylemek olanak dışı...

Örnek mi? Bakınız, biz Türkler "interesting" sözcüğünü belki de %90 oranında yanlış söylüyoruz: intı-res-tiN diyoruz. Oysa doğrusu in-tırestiN... Yani, "düm-teketek" düzeninde olması gerekiyor. Karşımızdaki İngiliz yada Amerikalının, (Türklerin bu sözcüğü nasıl telaffuz ettikleri konusunda ön-bilgisi yoksa) bizi anlaması sözkonusu değil.

Elimizde iki heybetli sorun var: 1. İngilizcede kullanılan bize yabancı sesler (fonemler, sesbirimler); ve, 2. Entonasyon... (Tonlama konusunda şimdilik yalnızca hece vurgusu, yani syllabic stress/accent üzerinde duracağım).

Hece vurgusunu, iki "-" işareti ile ayrılmış kalın (bold) yazı ile göstereceğim. Okurken bu heceye gelince bir an duraklayın ve ardından heceyi patlatın. Sözcüğün diğer bölümlerini, sanki duyulmasını istemiyormuşsunuz gibi yuvarlayarak ve hızla söyleyin. İkincil vurguları şimdilik görmezden geliyorum. 

Konuyu olabildiği ölçüde basite indirip özetle ele alıyorum; ama unutmayınız ki dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dramatist şairi olan Shakespeare'in mısraları temelde hece vurgularını kullanmaktaki ustalığında hayat bulmuştur. (Kullandığı "iambic pentameter" vezni, ardarda beş adet tek-düm ritminden oluşur. Bu müzikal akışın arasına ustaca yerleştirdiği, vurgulamak istediği düm-tek ritmindeki sözcükler birer tokat gibi patlar...)

* * * * * * * *

HECE VURGUSU İÇİN ÖRNEK SÖZCÜKLER

(UK İngilizcesinde Söylenmeyen /r/ leri Göstermiyoruz)

(Unutmayın, vurgusuz bölümleri sanki duyulmasını istemiyormuş gibi hızla ve sesinizi düşürerek söyleyin; vurgulu heceyi ise bir an duraklamadan sonra patlatın!)

interesting  =  in-tırestiN : düm-teketek ritminde okunacak

necessary = ne-sısıri (düm-teketek) -- necessarily = nesı-se-rili (teke-düm-teke)

exploit = iks-ployt  (tek-düm)  --  exploitation = iksploy-tey-şın (teke-düm-tek)

capital = kæ-pitıl  (düm-teke)  --  capitalistic = kæpitı-lis-tik  (teketek-düm-tek)

desert (çöl) = de-zıt -- to desert (terketmek) = di-zö:t  --  dessert (tatlı) = di-zö:t

photograph = fou-tıgra:f (ræ:) (düm-teke) -- photographer = fı-tg-rıfı [ı] (tek-düm-teke)

photography = fı-tg-rıfi [i] (tek-düm-teke) -- photographically = fıtıg--fikli (teke-düm-teke)

social = sou-şıl (düm-tek) -- society =sı-sai-ti (tek-düm-tek) -- socialism = sou-şılizm (düm-teke)

* * * * *

Bu Dergide Kullandığımız Fonetik Simgeler:

(Yeni Üyelerimiz için kısaca özetliyorum. Yakında bunları bir dosyada toplu halde sizlere sunacağım)

æ = /a/ ve /e/ arası: cat /kæt/, black /blæk/, bad /bæd/, man /mæn/ ------  : /a/ ile /o/ arası... UK İngilizcesinde /o/ ya daha yakın; USA ingilizcesinde /a/ ya daha yakın: hot /ht/, fog /fg/, dock /dk/  -----  I : (Schwa) : İnternet ortamında /@/ veya başaşağı "e" ile temsil edenler var. İngilizce'de aşağı yukarı bütün ünlülerin vurgusuz hecelerde yuvarlandığı, orta damağın çeşitli yerlerinde oluşturulan seslik. Türkçe'de /ı/ ile /a/ arası bir ses. Hatta, "ğ" harfinin gırtlaksı olmadığı çoğu zaman bu sesi verdiğini söyleyebiliriz: ağlamak /a-ğı-lamak/  ------  Ø = thin /Øin/, thimble /Øim-bl/, thunder /Øan-dır/... "pelthek pelthek" konuşma...  ------ ð = this /ðis/, then /ðen/, those /ðouz/...  ses "telleri" titreşimsiz "Pelthek" kardeşin "badzi badzi" yürüyen titreşimli kardeşi...  -------- w "Dabılyu", /u/ nun katmerlisi. Hakkını veriyoruz. Dudaklar yuvarlak ve ileri uzatılmış. /v/ ile uzaktan yakından bir akrabalığı yok... /v/ sesi için konuşma organ ve boşlukları aynen /f/ sesi için olduğu gibidir ve /f/ sesinin titreşimli kardeşidir...  --------  N = "-ing"...  ---------  : İki nokta üstüste: önceki sesi uzat...  --------- /r/ BBC İngilizcesinde telaffuz edilmiyorsa, göstermiyoruz...

 
   
 Here Is An Intermediate Level Vocabulary Test I have Prepared For You 

Fill In The Blanks, Choosing Your Word From Among the Supposed Alternatives

1. The ............... held up the party just before midnight. (the party = the group) 

a. burglars    b. thieves    c. robbers    d. pickpockets    e. bribers

2. You'll have to learn to control your ............ if you still want to work with us.

a. mind     b. temper     c. mentality     d. reason     e. logic

3. We're late because we've had a(n) ............. on our way here. But, it wasn't a mental breakdown. (He-he!)

a. head over heels      b. downfall      c. breakdown      d. upside down      e. wounding

4. He ............ there under the tree, just thinking about his past experiences.

a. lay     b. laid     c. lied     d. lain     e. layered

5. Do you ............. in any sporting activities?

a. take place    b. overtake     c. undertake     d. take position     e. take part

* * * * *

Answers: 1. c    2. b    3. c    4. a    5. e

You can always mail me, should you have any doubts lingering on your mind. 

 
 
   
 And This Is An Advanced Level Vocabulary Test 

Fill In The Blanks, Choosing Your Word From Among the Supposed Alternatives

1. What ............ does this pill have on a person's stomach? 

a. affect    b. defect    c. effect    d. reflect    e. suspect

2. I don't think that was a very ............ decision. The people are bound to rise up against it in arms.

a. enormous     b. tremendous     c. intellectual     d. malignant     e. wise

3. It was a good piece of land. They got quite ............ by using it to cultivate the much-needed industrial plants.

a. tranquil      b. peaceful      c. responsible      d. hostile      e. prosperous

4. I think it was a gross ............. to condemn her.

a. impartiality     b. injustice     c. fairness     d. penalty     e. invasiveness

5. The ............ of the play included a famous Turkish film star.

a. playwright    b. acts     c. cast     d. scenes     e. stage

* * * * *

Answers: 1. c    2. e    3. e    4. b    5. c

* * * * *

Your Answers For The Test In Our Last Issue Should Have Been As Follows: --

(1-d)   (2-j)   (3-e)   (4-c)   (5-a)   (6-g)   (7-i)   (8-b)   (9-h)   (10-f)

* * * * *

You can always mail me, should you have any doubts lingering on your mind. 

 
 
 
HERE IS ANOTHER INTRIGUING,
LIFE-THREATENING PUZZLE FOR YOU

THE STORY OF SUZAN, HANDAN, AND NURDAN

There are these 3 triplet sisters. They look identical. The oldest is Suzan; she always tells the truth. The second is Handan; she always tells a lie. The third is Nurdan; she either tells the truth or a lie.

Namık Kemal went to visit them one day. He was wondering who was who. So he asked each sister a question.

He asked the one who was sitting on the left: "Who is the girl sitting in the middle?". The answer was "She is Suzan."
He asked the one who was sitting in the middle: "What is your name?". The answer was "I am Nurdan."
He asked the one who was sitting on the right: "Who is the girl sitting in the middle?". The answer was "She is Handan."

Namık Kemal got really confused. Basically, he had asked 3 same questions, but he had got 3 different answers. Would you find out who is who for the Great Poet?

* * * * *

SOLUTION

Since Suzan always tells the truth, we can find her first by false logic.

If the one sitting on the left were Suzan, she would not say (when asked who the girl in the middle was), "She is Suzan". So she can not be Suzan.

If the one in the middle is Suzan, she should say "I am Suzan" (not, I am Nurdan). So she can not be Suzan.

Suzan is therefore the one on the right. Her statement was true. Therefore the middle one is Handan. That leaves Nurdan on the left.

* * * * *

 
A QUICK CHECKLIST FOR WORD PREFERENCES IN BRITISH AND AMERICAN ENGLISH

pavement - sidewalk                       peep - peek    

petrol - gasoline (gas)          puncture - blowout

toilet - restroom                          queue - line

    railway - railroad             saloon (car) - sedan

sellotape - scotch tape                   shop store     

      staff - faculty                            tap - faucet

           taxi - cab                          term - semester

      tights - pantyhose         timetable - schedule

  trousers - pants                       tin - can

        waistcoat - vest            torch - flashlight     

underground - subway

   windscreen - windshield

* * * * *

Any Suggestions To Add To Our List, Please?

* * * * *

POPE SECOLA !!!

Eeee? N'olmuş Yani? / So, What?

I've received some very clever suggestions, but no one actually hit the bull's eye for a solution. Therefore, I am extending the deadline by one issue; however, I shall give you a clue this time: Just think in terms of, say, İmam Buhari as İmam Bayıldı!...

Walla, çok güzel tahminler ulaştı bana ama kimse 12'den vuramadı. Bir ipucu vererek, süreyi bir sayılık daha uzatıyorum: Olaya örneğin İmam Buhari yerine İmam Bayıldı açısından bakın!...

Walla bunu çözüp bana gönderen olursa, bir dahaki sayımızda kendilerine burada "İNGİLİZCEYE Bİ-HAKKIN VAKIF" madalyası Takacağım!

 Bana olan mesajlarınızı İngilizce yazmağa çalışın... Fayda faydadır. Ama, Türkçe de olur, çekinmeyin...

   

 RECOMMENDED ONLINE RESOURCES 

 EduFind® 

This is an online service operated by the Digital Education Network which provides a range of Internet based services for education. Since 1995 EduFind® has been providing students and education professionals with information and resources on the Internet. They have over 300,000 user sessions per month (over 2.5 million hits!) making them one of the most visited education sites on the net.

Tüm ülkeleri kapsayan eğitim olanakları ile ilgili bir temel başvuru ve link megasitesi.

* * * * *

   
 
 
CLEAN JOKE OF THE DAY
WHAT MORE DO YOU EXPECT ?

A man was walking across a sand bank when he got cut off by the tide. A local fishermen rowed out to him but got sent away with the words "I HAVE FAITH IN MY GOD, HE WILL SAVE ME!".

sand bank: sular çekildiğinde ortaya çıkan, sahile yakın sığlık kumsal... got cut off by the tide = gelgitte yükselen sularla kıyı ile bağlantısı kesildi... rowed out to him = ona doğru kürekle geldi... got sent away = gerisin geri gönderildi... faith = inanç, itikat...

Soon the rising water carried him out to sea so the fisherman called the coastguards and they sent out the lifeboat to him but they too were sent away with the same "I HAVE FAITH IN MY GOD, HE WILL SAVE ME!"

carried him out to sea =  açıklara sürükledi... called the coastguards = sahil güvenlik'e telefon etti, çağırdı... lifeboat = cankurtaran teknesi...

At long last a passing liner spotted the man in the water and the crew went to rescue him but they were also sent away with the same "I HAVE FAITH IN MY GOD, HE WILL SAVE ME!"

at long last = uzun süre sonra, nihayet... a passing liner = oradan geçmekte olan bir transatlantik... (liner veya ocean liner)... spotted = gördüler (görülmesi zor olan bir nesneyi görüp yerini belirlemek)... the crew = gemi veya uçak mürettebatı... to rescue [res-kiyu] = kurtarmak...

Eventually cold and tired the man slid below the surface and drowned and went to heaven where he met St. Peter at the gates. He said to St. Peter, "You know how strongly I believe in the Lord but why did He not save me?

eventually = sonunda... slide - slid - slid = kaymak... surface [sö:-fis] = yüzey... at the gates = Cennet'in kapısında... the Lord = God

to drown, to be drowned = suda boğmak boğulmak... to suffocate =havasızlıktan boğmak boğulmak... to strangle = gırtlağını sıkarak boğmak...

"Save you?" said St. Peter, "We sent you a rowing boat, a lifeboat and an ocean liner! What more do you expect?

* * * * *

faith: 1. inanç, güven (I don't have much faith in him)... 2. Dini inanç, itikat (I have faith in my God; he will save me)... 3. Din, iman (the Christian, jewish and Moslem faiths...

faithful = 1. sadık, güvenilir (a faithful friend, a faithful servant, faithful followers. She was unfaithful to her husband = Kocasına ihanet etti)... 2. aslına uygun, tam ve eksiksiz (a faithful copy of a document, a faithful account of an event)...

the faithful = inananlar (özellikle İslamiyette)

 
DIRTY JOKE OF THE DAY
NOT COMING, BUT GOING

The rescue squad was called to the home of an elderly couple for an apparent heart attack the gentleman had.

rescue squad = acil yardım ekibi... apparent = (burada) anlaşıldığına göre... "Apparently, ..." şeklindeki tümce açılışlarını "Anlaşıldığına göre, öyle anlaşılıyor ki" şeklinde çevirebilirsiniz

When the squad got there, it was too late for them to do anything for him; the man was dead and gone... While consoling the wife, one of the rescuers noticed that the bed was a mess.

dead and gone = ölmüş gitmişti (pekiştirilmiş anlatım)... to console [kın-soul] = teselli etmek... consolation prize = teselli mükafaatı...

He asked the lady what symptoms the man had suffered and if anything had precipitated the heart attack.

to precipitate = 1. Başlamasına neden olmak, başlatmak; 2. (kimya) Çökelmeye neden olmak; 3) Yağış oluşturmak... precipitation = hertürlü yağış veya yağış olayı...

The lady replied, "Well, we were in bed making love and he started moaning, groaning, thrashing about the bed, panting, and sweating. I thought he was coming, but I guess he was going."

moan = groan = inildemek, inlemek... (birincisinde biraz daha "mızıldanma, şikayet", ikincisinde biraz daha "gırtlaksı inilti, homurtu" nüansı var bence... trashing about = ordan oraya savruluyordu, kendini ordan oraya atıyordu... panting = nefes nefese idi... sweating = terliyordu... "Geldiğini" sandım, ama sanırım "gidiyormuş"!"

 

EVEYTHING BACK TO NORMAL

After attending a party for his boss, the life of the party was nursing a king-sized hangover and asked his wife, "What the heck happened?"

the life of the party (burada alaycı) partinin ruhu, oradaki en coşkulu adam... nursing = tedavi etmeğe çalışıyordu... king-sized = kocaman... hangover = akşamdan kalmalık... What the heck: pekiştirici ifade...

"As usual, you made an fool of yourself in front of your boss," replied the wife. "Piss on him!" answered the husband. "You did," said the wife, "and he fired you." "Well, screw him," said the husband. "I did, and you go back to work today."

to piss = çişini etmek... fired you = kovdu seni, işten çıkardı... to screw = becermek... "I did... " = Ben de öyle yaptım; bugün yeniden işe başlıyorsun... 

* * * * *

 
FOLK WISDOM

* * * * *

A SYMPHONY OF FARTS
OSURUK SENFONİSİ
WHAT KIND OF FARTER ARE YOU ?
NE TÜR BİR OSURUKÇUSUNUZ?

* * * * *

VAIN A person who loves the smell of his own farts.
KENDİNİ BEĞENMİŞ Kendi osuruklarının kokusunu seven insan.
AMIABLE A person who loves the smell of other people's farts.
DOST CANLISI Başkalarının osuruklarının kokusunu seven insan.
PROUD A person who thinks his farts are exceptionally fine.
MAĞRUR Osuruklarının olağanüstü derecede mükemmel olduğunu düşünen insan.
SHY A person who releases silent farts and then blushes.
UTANGAÇ Sessiz osuruklar salıverip sonra kıpkırmızı kesilen insan.
IMPUDENT A person who boldly farts out loud and then laughs.
SAYGISIZ Yüksek perdeden fütursuzca osurup sonra da gülen insan.
UNFORTUNATE A person who tries awfully hard to fart but poops instead.
TALİHSİZ Elinden geldiğince osurmağa çalışıp pırt yapıveren insan.
SCIENTIFIC A person who farts at regular intervals but is also terribly concerned about air pollution.
BİLİMSEL Muntazam aralıklarla osuran ve hava kirliliği konusunda çok endişeli olan insan. 
NERVOUS A person who stops in the middle of his fart.
ASABİ VE ÜRKEK Osuruğun tam ortasında yarım bırakan insan.
HONEST A person who admits he farted but offers good medical reasons.
DÜRÜST Osurduğunu açıkça itiraf ederek sağlam tıbbi nedenler gösteren insan.
DISHONEST A person who farts and then blames the dog.
ÜÇKAĞITÇI Kendi osurup suçu köpeğin üstüne atan insan.
 

 

LEARN ( BUT DO NOT OVERUSE ) SOME SLANG EXPRESSIONS !!

Systematic (Tentatively) Examples of British Slang

bugger = Sözlük anlamı "kulampara" veya hatta harşı cinsten de "değişik" istekleri olan kimse şeklinde olmakla birlikte, aslında günlük kullanımda hiç de bu anlamları içermeyebilen geniş yelpazeli bir ünlem... Örneğin, toto veya lotodan biraz para kazansanız, arkadaşlarınız "You lucky bugger!" şeklinde sizi kutlayabilir. Çekicini düşüren veya parmağını nişanlayan bir inşaat işçisi duygularını "Oh, bugger!" ile dile getirebilir. "Bugger off" bir hayli kaba bir "Get lost" (defol git!) ifadesi olur. "We're buggered" = Çok yorulduk, veya yenildik, maçı kaybettik, anlamlarında kullanılabilir...

bladdered = "Sarhoş, matiz" anlamında oldukça kaba ve fazla grafik bir argo sözcük... "Man, I was bladdered!"... Sözcük kökünün, bladder = mesane, olduğu apaçık görülüyor.

Blow me = Amerika'da söyleseniz, oral seks çağrısı anlamına gelecek olan bu deyiş, Britanya'da ise bir hayret ve şaşkınlık anlatımı olmaktan öte gitmiyor. "You could blow me down just by blowing" anlamını veriyor. "Well, you could knock me down with a feather", ile eşanlamlı...

Bollocks = Bollocks! veya Bollocks to you! Tam argoseverlere göre hayat dolu anlatımlar. Özellikle kızların ağzında kulağa gerçekten hoş geliyor. Sözlük anlamı "testisler" olan bu ünlemlerin çok geniş kullanım alanı var. İşe yaramaz yahut saçma birşey için, "It's/that's bullocks!" diyebilirsiniz... "You're talking bullocks" = rubbish... Daha da ötesi, birşey için "the dog's bullocks!" dediğinizde, o şeyin türünün en iyisi olduğunu dile getirmiş olursunuz...

bonk = shag = shaft = screw = f*** = Bunların hepsi "becermek" anlamına sözcükler. Ancak, becerilenin bu sözcükleri sizden işitmek gibi özel bir merakı ve talebi yoksa, asla yüzüne karşı kullanılmayacak "kaba" sözcükler... Gramer açısından, bunların hepsi transitive (geçişli) fiiller olup, doğrudan nesne alırlar: to bonk/screw somebody...

botch = Bozmak, berbat etmek, işini doğru dürüst yapamamak, çuvallamak... "They've botched it up again!"...

bum = 1. Kıç... "Just sitting on his bum all day, doing nothing... 2. Serseri, boştagezer, avare... = tramp... Bu anlamında çok ağır bir küfür sayılmaz. Özellikle romanlardaki "loveable bum" tiplerinin çok tutulduğunu bilirsiniz. "He's just bumming around all day" = hanging around, hanging out... 3. Bum something from someone = otlanmak, otlakçılıkla geçinmek... (Buna benzer ve argo sayılmayacak çok güzel bie başka sözcük: scrounge... Scrounge for a living = Artık dilenmek mi olur, hafif tertip yürütmek mi olur, ufak çapta üçkağıtçılık yoluyla mı olur, bir biçimde hayatını sürdürmek...

         

ANASAYFA  --  TESTLER  --  OKUMA  --  EĞLENCE