Doç. Dr. Yalçın İzbul

Hacettepe Üniversitesi eski öğr. üyesi

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Free Bilingual Electronic Ezine

Distributed Bi-Weekly

01/24/02 - 0013

     Our discerning Members will have noticed that this bilingual electronic ezine, incorporating linguistic principles of second language acquisition with practical insight gained through years of language teaching, provides powerful tips for you in advancing and improving your English language skills. You must bear with my shortcomings -- for I work alone -- but I work diligently to serve your needs to the best of my ability, trusting that you will help me all along with your questions and comments, too.

     It also functions, I hope, as an added incentive for you to keep your English alive and active (it does so for me), whether you read it on your computer or print it out for re-study wherever you like. And it all comes to you free of any charges. This, I understand, raises questions in some minds relating to my "motives" in putting in so much effort for no obvious material gains. Let me tell you, then, this gives me immense moral and spiritual (not to say, psychological) as well as intellectual satisfaction, for this is my way of picking up bones and settling an account with the circumstances that led to my official resignation -- some seventeen years back now!... izbul

 

PEOPLE AND EVENTS
TURKISH PM: SADDAM HAS WORLD AGAINST HIM

(Gazete tarzı yazılarda "articles" başta olmak üzere, pekçok gramer yapısının katledildiğine dikkat ediniz)

Turkland's prime minister has called on Saddam Hussein to allow UN weapons inspectors into Iraq and warned that refusal to do so could bring massive US retaliation. The Iraqi leader "has to pull himself together, he has to get in line," Mr. Ecevit told the state-owned TRT television. "He has nearly the whole world against him."

called on = çağrıda bulundu... weapons inspectors = silah denetçileri... refusal to do so = böyle yapmayı reddetmek... retaliation = misilleme... pull oneself together = kendini toparlamak, kendine çeki düzen vermek... get in line = hizaya girmek, uyum sağlamak...

Refusing to admit the inspectors could bring "serious afflictions, not only for Iraq but for the whole world, especially the Middle East and Turkland," Ecevit said. Earlier this week, the Turkish foreign minister had written to Baghdad urging the admission of the inspectors, but had "not had a satisfactory response."

afflictions = (burada) sıkıntılar... to be afflicted with = hastalık vb. için tutulmuş olmak, yakalanmış olmak... to urge "acil ve önemlidir" çağrısında bulunmak...

"There would be a gleam of hope here, if a solution can be found through diplomatic means," Ecevit said. He said swift action to admit weapons inspectors could avert the threat of US action against Iraq, as favoured by some Washington hawks.

a gleam of hope = bir umut ışığı... through diplomatic means = diplomatik yollardan... to avert the threat of = tehdidini savuşturmak... favoured = lehinde olunan, önerilen... hawks = şahinler...

Iraq has refused since 1998 to allow UN inspectors into the country to check if the Baghdad regime has dismantled its weapons of mass destruction.

to dismantle = demonte etmek, parçalarına ayırmak, sökmek... weapons of mass destruction = kitle imha silahları...

Turkland was a launching pad for strikes against Iraq in the 1991 Gulf War, and still hosts US and British planes that patrol a no-fly zone over Iraq's north.

launching pad = fırlatma rampası; (burada mecazi)... strikes = darbeler, saldırılar... to host = evsahipliği yapmak... to patrol = devriye gezmek (burada: devriye uçuşu)... no-fly zone = uçuşa kapalı bölge...

 

FANS FORCE MATCH POSTPONEMENT

Supporters of Trabzonspor forced a Turkish league game to be suspended after 85 minutes. They set fires in the stadium and hurled plastic chairs at players during the match against Beşiktaş. No injuries were reported after the trouble.

be suspended = askıya alınmak; (burada) iptal edilmek... set fires = ateşe verdiler, ateşler (yangınlar) başlattılar... to hurl = fırlatmak, atmak...  No injuries were reported = herhangi bir yaralanma bildirilmedi...

Beşiktaş were leading 5-0 when angry home-team fans started the violence. Riot police and commando units rushed to defend a group of Beşiktaş fans, who had travelled from İstanbul, while police evacuated the players of both teams. Police tightened security around the stadium to prevent clashes between the two groups.

Beşiktaş was/were = İkisi de olanaklı: "takım olarak" gördüğünüzde was; Beşiktaşlı oyuncular demek istediğinizde, were...

riot police = çevik kuvvet (sözcük çevirisi: sokak hareketlerine karşı polis)... commando units = komando birlikleri... rushed to defend = korumağa koştular, korumak amacıyla hızla geldiler... to evacuate = tahliye etmek...

tight = sıkı... to tighten = sıkılaştırmak... to prevent clashes = çatışmaları önlemek...

The Turkish soccer federation is expected to decide the match's result within a week.

DERWALL SLAMS FENER

Former Galatasaray and Germany coach Jupp Derwall criticized Fenerbahçe for firing his former protégé Mustafa Denizli in December.

Speaking on Star TV, Derwall commented, "Nowhere in the world is a coach sacked when his team is 2 points off the lead. This means Fenerbahçe has still not abandoned its custom of backstage administration."

Of Denizli's successor Lorant, Derwall said, "He's an ambitious man of principle. If nobody interferes with his work, he'll be successful. He's a trainer with international vision."

former = önceki, eski... coach = antrenör... protégé [pro-tecey] = himaye ve koruma altında olan kimse, kollanan kimse; burada "yardımcısı" anlamında kullanılıyor... to sack = to fire = işine son vermek, kovmak... 2 points off the lead = liderin 2 puan altında, liderlikten 2 puan uzakta... backstage administration = sahne arkasından yönetim... ambitious man of principle = hırslı ve ilkeli... interfere with his work = işine karışmak...

 
CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ?

FAMOUS LAST WORDS 

AND THEN THEY ATE THEM !!

"Ünlü Son Sözler" bilirsiniz özdeyiş derleyicilerin en çok sevdiği alanlardan birisi... Merakla, ibretle, hatta nefretle okuruz bunları... Deyim burada mizahi bir mecaz olarak kullanılıyor: And then they ate them = Sonra da yalayıp yutmak zorunda kaldılar...

* * * * *

"That rainbow song's no good. Take it out." - MGM memo after first showing of The Wizard Of Oz

"Oz Büyücüsü" adlı ünlü filmin unutulmayan şarkısı "Somewhere Over The rainbow" şarkısından söz ediliyor !!

"Forget it. No Civil War picture ever made a nickel." - MGM executive, advising against investing in Gone With The Wind

Metro-Goldwyn-Mayer şirket yöneticisinin filme yatırım yapılmaması yönündeki muhteşem yargısı: "Unutun bunu... Bugüne değin bir kuruş para kazandıran bir İç Savaş filmi olmadı." Ve bunu "Rüzgar Gibi Geçti" için söylemiş...

"You'd better learn secretarial skills or else get married." - Modeling agency, rejecting Marilyn Monroe in 1944

Model ajansı, MM'yi reddederken: "Sen en iyisi gidip sekreterlik öğren yada evlen!"

"You ought to go back to driving a truck." - Concert manager, firing Elvis Presley in 1954

Konser menejeri Elvis'i işten kovarken: "Se en iyisi yine kamyon şöförlüğüne dön!"

"Can't act. Can't sing. Slightly bald. Can dance a little." - A film company's verdict on Fred Astaire's 1928 screen test

Bir filim şirketinin Fred Astaire hakkındaki kararı: "Rol yapamıyor. Şarkı söyleyemiyor. Hafiften dazlak. Biraz dans edebiliyor."

"Radio has no future." "X-rays are clearly a hoax". "The aeroplane is scientifically impossible." - Royal Society president Lord Kelvin, 1897-9.

Kraliyet Akademisi Başkanından inciler: "Radyonun geleceği yok... X-ışınları kesinlikle (açıkça) bir aldatmaca (düzmece)... Uçak bilimsel olarak olanaksız..." 

"Brain work will cause women to go bald." - Berlin professor, 1914

Bence Sayın Profesör aslında "cold" demek istemiştir: kayıtlara yanlış geçmiş olsa gerek !!!

* * * * *

SON BİR NOKTA: Alt başlıkta geçen "ate" (past tense of to eat) sözcüğü için /eyt/ okunuşu bir "Americanism" sayılabilirse de, BBC İngilizcesinde kesinlikle /et/ şeklindedir.

 

"İNGİLİZCEYE Bİ-HAKKIN VAKIF" MEDAL

Goes This Week To My Old Friend R.A. from METU, Ankara, who wrote back,

The tell-tale clue to your question "How blue can Blues Brothers get?" lies in the well-known Blues song, "Oh, baby, tell me how blue you can get". Obviously, the bluer the Blues Brothers got, the better blues songs they would sing and write.

   

 

GRAMMAR & VOCABULARY

Answering Your Questions, To Start With:

(Intermediate level sorularınızı Türkçe, Advanced level sorularınızı İngilizce yanıtlıyorum)

* * * * *

 ARISTO NE DEMİŞMİŞ, NE DEMEMİŞMİŞ ?? 

     00007 no'lu sayımızda yer alan bir soru pekçok okuyucumuzu çok üzmüş -- hatta soruda veya yanıtta bir yanlışlık olduğu kanısına varan arkadaşlarımız da olmuştu. Bu hafta içinde gelen bir başka soru ile birleştirerek ayrıntılarıyla açıklamak istiyorum. Verdiğim test sorusu şöyle idi:

Aristotle is known to have said something like this: ".............. man is a political animal is pretty obvious."

a. This       b. That       c. The        d. A        e. Every

Doğru yanıt: "That" -- Yani, "b" şıkkı... Peki ama neden?!  Şimdi onu açıklayalım: Çünkü, İngilizcede "that" sözcüğü ile başlatılan iki tür tümcelik (clause) kurulabilir:

1. Tanımlayıcı/kısıtlayıcı sıfat tümcelik (defining or restrictive relative clause). Örnek:

Some of the things (that) we found there were truly amazing.

2. Ad-tümcelik (noun clause). Örnekler:

It is not surprising that they hold you responsible for it.

Aristotle said that man is a political animal.

It is known that man is a political animal.

Bu örneklerde, ingilizcede "complement" adını verdiğimiz ad-tümcelikler doğrudan nesne (direct object) işlevini karşılıyor.

Ama, daha az yaygın bir kullanım örneğinde, bu tür ad-tümcelikler, özne (subject) işlevi ile de kullanılabilir: Örnekler:

That they hold you responsible for it is not surprising.

          Şaşırtıcı olmayan nedir? Seni sorumlu tutmaları...

That man is a political animal is well known.

          İyi bilinen şey nedir? İnsanoğlunun toplumsal* bir yaratık olduğu...

Görüyorsunuz, ad-tümcelik burada özne işlevi ile kullanılıyor. (Toplumsal* = eski Yunan polis'lerinde yaşayan)...

ÖNEMLİ KURAL:

"That" sözcüğü ile kurduğunuz ad-tümcelik özne konumunda olduğunda bağlaç (yani, "that") kaldırılamaz; mutlaka kullanmak zorundasınız. Nesne konumunda olduğunda ise kaldırılabilir ve uygulama da çoğu zaman bu yöndedir.

That they are identical twins is easy to see.

It is easy to see (that) they are identical twins.

"That" ile başlayan bu tür tümceler, başlıca hitabet sanatında rastlanılan, güçlü fakat seyrek kullanılan ağdalı/tumturaklı bir anlatım tarzına aittir. Günlük konuşmada bunlar, yukardaki örnekte görüldüğü gibi, daha çok belirsiz ("dummy") "it" şeklindeki özne için complement olarak kullanılır.

Sonuçta, verdiğimiz örnek doğru ve yakışıklı bir tümcedir. Anlamı ise:

Aristo'nun şöyle birşeyler söylemiş olduğu bilinir: "İnsanoğlunun toplumsal bir yaratık olduğu besbelli..."

Bu arada, bir de tonlamaya ilişkin bir not: Tabiatıyle buradaki "That man ... etc" tümcesini "bu adam, şu adam" anlamına gelen "this man, that man" deki gibi tonlamayacaksınız. Burada "that" sözcüğünü birhayli "ukalaca" bir tavırla söyledikten sonra, bir an duraklayıp ardından ad-tümceliği patlatacaksınız! Unutmayın, hitabet ve belagat sanatından bir örnek veriyorsunuz...

* * * * *

 
   
 
 Here Is An Intermediate Level Vocabulary Test I have Prepared For You 

Fill In The Blanks, Choosing Your Word From Among the Supposed Alternatives

1. I'm going to ask you a number of questions, and I want ............. answers from you. 

          a. reluctant     b. obstinate     c. straight     d. remarkable     e. objectionable

2. My ............. objection to neurotics is that they are difficult to live with.

          a. primarily     b. principle     c. privileged     d. principal     e. prior

3. Of the two books you've just mentioned, I certainly prefer the .......... . The former is not my cup of tea at all.

          a. later      b. latter      c. late       d. last       e. lastly

4. I am not ............. to going out after dark.

          a. adapted     b. adopted     c. accustomed     d. afforded     e. accosted

5. When you're in Rome, you'll have to ............. yourself to the ways and customs of the Romans.

          a. adapt    b. simulate     c. accost     d. imitate     e. adopt

* * * * *

Answers A Little Down The Page

You can always mail me, should you have any doubts lingering on your mind.

 
 
   
 
 And This Is An Advanced Level Vocabulary Test 

Test Yourself And See If You Can Find The Synonyms For : --

(1)...accelerate    (2)...aspire    (3)...rejuvenate    (4)...dubious    (5)...incongruity    (6)...palpable    (7)...patronage    (8)...reluctance    (9)...trite    (10)...vanity

( ) (a) banal, commonplace, hackneyed

( ) (b) manifest, distinct, obvious, evident

( ) (c) speed up, quicken, hasten

( ) (d) support, assistance, auspices

( ) (e) conceit, self-praise, complacency, smugness

( ) (f) inconsistency, incompatibility, disharmony

( ) (g) seek, strive for, aim at (to)

( ) (h) unwillingness, hesitation, disinclination

( ) (i) doubtful, uncertain, questionable

( ) (j) make or become younger, like a young person

CLUES AND ASSOCIATED EXPRESSIONS: accelerator = gaz pedalı... the brakes = firenler... the clutch = kavrama, debriyaj... accelerate X decelerate... celerity [si-le-riti] = hız, çabukluk...

aspire = 1. buradaki anlamı = strongly desire, long for, hope for... 2. aspire etmek (tıp)...

juvenile delinquency = çocuk suçluluğu; ayrıca, çocuklarda taşkın, aşırı yaramaz, normal-dışı veya saldırgan davranışlar...  

patron = 1. A patron of arts (himaye eden); 2. customer (müşteri)... (Ama, bizdeki patron karşılığı = boss)...to patronize = treat in a condescending manner... Under the patronage/auspices of ... = Himayelerinde...

A trite idea = Not fresh or new, commonplace... Hackneyed = özellikle edebiyatta, çok işlenmiş, bayat konu, vb.

"All is vanity." = "Hüsnükuruntu, kendi kendine havalara girme"...

* * * * *

Answers A Little Down The Page

You can always mail me, should you have any doubts lingering on your mind.

Bana olan mesajlarınızı İngilizce yazmağa çalışın... Fayda faydadır. Ama, Türkçe de olur, çekinmeyin...

 

 
NOTES TOWARD A COMPILATION OF ENGLISH IDIOMS FOR TURKS

accuse smb of sth = suçlamak..." It is wrong to accuse a person of a crime unless one has clear evidence that points to him."

accusation (bring an accusation against) = suçlamada bulunmak... "A lot of people brought accusations against him but he was never convicted of anything concrete."

accustom oneself to sth = kendini alıştırmak, uyarlanmak... "You will have to accustom yourself to their strange ways and customs."

accustomed (be accustomed to) = alışkın olmak, alışmış olmak... "Don't worry. We have been long accustomed to sleeping on hard floors!"

accustomed (get/become accustomed to) = alışmak, alışkın hale gelmek (yukardaki fiilin süreç hali)... "I'm afraid I'll never get accustomed to sleeping on hard floors." "They quickly became accustomed to sleeping in hammocks."

ache all over = Her tarafı, bütün vücudu ağrımak, sızlamak... "After working out in the garden all they long, I was now aching all over."

acknowledgement (in acknowledgement of ) = "karşılığında teşekkürlerimle"... "This is in acknowledgement of the generous support extended to us through these trying times." (trying times = zor zamanlar)

acquainted (be acquainted with) = tanışmış olmak, tanış olmak, aşina olmak... "Are you acquainted with the peculiarities of the British legal system?" "I have heard a lot of things about her, but I've never had the chance of becoming acquainted with her."

across (come across, run across) = karşılaşmak, rastlamak, denk gelmek, tesadüf etmek, tesadüfen karşılaşmak (= run into, meet ["meet" sözcüğünün "buluşmak" veya "tanışmak" anlamları ayrı]... "I came across a very interesting book in that second-hand shop."

act (in the act of) = sırasında, yaparken, ederken... "He was caught red-handed in the act of pilfering from a woman's handbag." (red-handed = suçu işlerken, suçüstü... pilfer = aşırmak)

act up to one's reputation = kendisinden beklenilen, adı çıkmışlığını doğrulayacak davranışlar göstermek... "Well, what do you expect? He just acted up to his reputation all the time we were there!"

action (take action) = harekete geçmek, eyleme başlamak... "Enough of this philosophizing! It is time to take action."

action (go into action) = savaşta muharebeye girmek/ girişmek/tutuşmak... "The battalion went into action just before sunrise." (Tabur güneş doğmadan az önce muharebeye girişti, tutuştu.)

 
MEDICAL AND PSEUDO-MEDICAL IDIOMS: BE CAREFUL -- KNOWING THESE OR NOT MAY BECOME A MATTER OF LIFE OR DEATH !!

I couldn't feel better! = Kendimi çok iyi hissediyorum. (Daha iyi hissetmem olanaksız, kavramından geliyor.)

itching = kaşıntı, kaşınma... "Have you had any discharge or itching of the nipple?" (nipple = meme ucu)

swelling = şişkinlik; swollen = şişkin... "Have you noticed any swelling in your armpits? (= koltuk altlarınızda)

an awful ache in one's belly = karın bölgesinde berbat bir ağrı... Hasta genelde üst abdominal bölge için bölgesi için "stomach", alt abdominal bölge için "belly" sözcüğünü kullanacaktır. Çocuk hastalar ise "stomach" yerine "tummy" derken, bu sözcüğü alt abdominal bölgeye de yayabilir...

throw up some blood = (bir miktar) kan kusmak...

pertinent findings = Vaka takdiminde kullanılan "vakaya ilişkin bulgular" deyimi. "The pertinent physical findings are related to the abdomen"... Bu sözcüğün tersi olan "impertinent" formunun ise, vaka takdimi yapan kişiye hakaret etmek istemiyorsanız tıpta kullanılmadığına dikkat ediniz. Anlamı: saygısız, münasabetsiz...

draw blood = Kan almak... (genel dilde bu deyim "yaralamak, kanını akıtmak" anlamındadır)... "The doctor decided to draw some blood from the patient to check up on his blood sugar level."

to flare up = Aniden alevlenmek, nüksetmek... "The patient's skin problems just flare up when she changes over to other soap brands." (Hastanın cilt sorunları, başka sabun markalarına geçecek olursa hemen azıyor.) "My mother's arthritis flares up every winter."

flare-up = Yukardakinin ad hali: "You must be prepared for a flare-up of your arthritis every winter." 

undergo an operation = go under the knife = Ameliyat olmak, "bıçak altına yatmak"... Hasta açısından bu deyimlerle anlatılan ameliyat, cerrah açısından ise: to perform an operation...

Does your water burn when you have to pass it? = İdrar yaparken yanma hissi var mı?...

to lapse into unconsciousness = bayılmak, baygınlığa girmek... "The man had long lapsed into unconsciousness by the time the ambulance could get to the scene." 

* * * * *

Any Corrections  Or Suggestions To Add To Our List, Please?

* * * * *

Key To Intermediate Vocabulary Test:  1. c    2. d    3. b    4. c    5. a

Advanced Vocabulary Test:   1-c   2-g   3-j   4-i   5-f   6-b   7-d   8-h   9-a   10-e

   

 RECOMMENDED ONLINE RESOURCES 

 E.L.EASTON 

Materials for Teaching and Learning...

Bu siteyi kulak eğitimi için nekadar önersem azdır. Real Audio programınızla dinleyebileceğiniz binlerce pasaj, şiir ve diğer konuşma örnekleri... Ayrıca İngilizce öğreten ve öğrenenler için binlerce sayfalık kaynak nitelikte bilgi...

Uğrayıp etraflıca incelemenizi şiddetle öneriyorum.

[NOT: Bu tanıtımlardan herhangi bir maddi menfaatim bulunmamaktadır]

* * * * *

   
 
CLEAN JOKE OF THE DAY

* * * * *

PUT ON YOUR NIKES !

Two guys were walking through the jungle. All of a sudden, a tiger appeared from the distance, running towards them.

One of the guys immediately took a pair of Nikes from his bag and started to put them on.

The other guy, with a surprised look on his face exclaimed, "Do you think you will run faster than the tiger with those?!?!"

exclaimed = diye bağırdı...

His friend replied, "I don't have to run faster than the tiger. I just have to run faster than YOU."

SOME CORRESPONDENCE !

Dear Dad,

$chool i$ really great. I am making lot$ of friend$ and $tudying very hard. With all my $tuff, I $imply can't think of anything I need, $o if you would like, you can ju$t $end me a card, a$ I would love to hear from you.
Love, Your $on

And The Reply:

Dear Son,
I kNOw that astroNOmy, ecoNOmics, and oceaNOgraphy are eNOugh to keep even an hoNOr student busy. Do NOt forget that the pursuit of kNOwledge is a NOble task, and you can never study eNOugh.
Love, Dad

the pursuit of knowledge is a noble task = bilgi peşinde koşmak kutsal bir uğraştır (task, başka yerlerde çoğu zaman "görev, vazife" anlamı verecektir)

* * * * *

 
DIRTY JOKE OF THE DAY

* * * * *

HE MEANS HER LEGS !

This beautiful young woman got married and gave birth to 13 children. Then her husband died.

She soon married again and had 7 more children. Then, her second husband died, too.

She wouldn't stop there. She remarried and this time had 5 more children. And, alas, she herself finally died.

Alas! = Heyhat!

Standing before her coffin, the preacher prayed to the Lord above, thanking him for this loving woman who fulfilled his commandment to "Go forth and multiply."

standing before her coffin = tabutunun önünde dururken, durarak... preacher = vaaz veren kişi... prayed to the Lord above = Yukardaki Tanrıya dua etti... loving woman = sevecen, kalbi sevgi dolu kadın...  fulfill = yerine getirmek... commandment = emir, Tanrı buyruğu... "Go forth and multiply" = Gidin çoğalın!...

In his final eulogy, he noted, "Thank you Lord, the two are finally together."

eulogy = methiye... "Thank you, Lord" = Sana şükürler olsun, Tanrım... finally together = sonunda ikisi biraraya geldi...

Leaning over to his neighbour, one mourner asked... "Do you think he means her first, second or third husband?"

leaning over = eğilerek... mourner = yas tutan... Do you think ...etc = Sence kaçıncı kocasını kastediyor?

The other mourner then replied... "I think he means her legs."

Öteki (yas tutan) adam yanıt verdi: "Bence iki bacağını kastediyor"...

* * * * *

 
FOLK WISDOM

If you must choose between two evils, pick the one you've never tried before.

evil (ad+sıfat) = kötü, kötülük... En sevdiğim sözlerden birisi: Beauty is skin deep, but evil goes to the core...

A clear conscience is usually the sign of a bad memory.

conscience [kan-şıns] = vicdan... conscious [kan-şıs) = farkında, bilincinde... conscientious [kınsi-en-şıs] = 1. vicdani; 2. vicdanlı... conscientious objector = inançları nedeniyle savaşa gitmeyi reddeden kişi...

It is easier to get forgiveness than permission.

Yani, izin isteyip reddedilmektense, yapacağını yapıp af dile...

Always yield to temptation, because it may not pass your way again.

temptation = insanı baştan çıkaran şey, Şeytanın yap dediği...

Eat well, stay fit, die anyway.

die anyway = Burada, nasıl olsa öleceksin anlamı veriyor... anyway = zaten, herhalükarda...

Middle age is when broadness of the mind and narrowness of the waist change places.

broadness of mind = geniş görüşlülük, hoşgörüşlülük... narrowness of the waist = belin ince olması... Yer değiştirdiklerinde "dar görüşlü ve göbekli" anlamını veriyor...

Opportunities always look bigger going than coming.

Kaçan balık büyük olur...

Artificial intelligence is no match for natural stupidity.

artificial intelligence = yapay zeka... natural stupidity = doğal budalalık... is no match for = başa çıkamaz, yarışamaz...

"to match" fiili aslında eşleşmek, birbiri ile uyumiçinde olmak demektir. GS, FB ve BJK maç yapıyorlar, yani eşleşiyorlar, çünkü hepsi aynı kümede... O nedenle, "matchless" = eşsiz, benzersiz.  "matchmaker" ise kibrit yapan değil, çöpçatan: çünkü "eşleştiriyor"..

 

 

LEARN ( BUT DO NOT OVERUSE ) SOME SLANG EXPRESSIONS !!

Systematic (Tentatively) Examples of British Slang

hanky Panky = orasını burasını elleme, okşama, sıkıştırma... "Look! I don't like that kind of hanky panky, all right?" Biraz daha ileri gider biçimine "monkey business" denildiğini işitebilirsiniz: "Listen! I don't want any kind of monkey business, OK?"

hash = esrar, marihuana (İng. yazılışı: marijuana)... Argodaki diğer adları: pot, shit... "Wacky backy" ise sarılmak üzere hazırlanmış esrar karıştırılmış tütün anlamında... Öte yandan, "Oh! You've made a real hash of it now!" dediğinizde, "Bir çuval inciri berbat ettin, b** ettin" anlamı verecektir.

Hiya! = Halk arasında kullanılan ve sanırım "Hi there!" den kısaltma olan bir merhaba deyişi...

I'm easy. = Benim açımdan bir sakıncası yok... Benim için farketmez... Tamam, olabilir/olsun... [Birinci tekil kişi dışında kullanıldığını hiç hatırlamıyorum ve muhtemelen de farklı bir anlamda yorumlanacaktır.]

jolly = Bir vurgu sözcüğü... "That's jolly good!" = That's very good... Öte yandan, "I should jolly well think so!" = Bir hayli öfke de belirtebilecek bir "Eh, herhalde öyle olsa gerek!" anlatımı...

Keep your pecker up! = Kendini koyverme, kuyruğu dik tut, anlamında bir söz. Ancak, "pecker" ç** anlamına da gelebildiği için, bir yanlışa düşmemek için kullanılmasını pek tavsiye etmem.

kip ( to have a kip) = to have a snooze = biraz kestirmek, kısa bir uyku çekmek... "I had a kip in front of the telly."

knackered = bitkin düşmüş, perişan halde... Yorgunluktan, içkiden vb. gibi. "Oh, God, what a hangover; I'm positively knackered!"

knockers = göğüsler, memeler... "Oh, me God! Look at those knockers!"

[Üyelerimizden, yakın yıllarda Ingiltere'de bulunmuş olanların bu sütunlarda bu dinozor ağabeyinize yardımcı olmalarını bekliyorum]

         

ANASAYFA  --  TESTLER  --  OKUMA  --  EĞLENCE