Doç. Dr. Yalçın İzbul

Hacettepe Üniversitesi eski öğr. üyesi

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Free Bilingual Electronic Ezine

Issued Every Monday

02/18/02 - 0019

A hearty welcome to all our new Members: With subscriptions pouring in at an ever-accelerating rate, we are now firmly placed at # 4 among Yahoo's 330+ "English as a Second Language" groups. I have already begun "eyeing" the third place!!  My special thanks, on the other hand, to all our Members who have written to comment on our revised publication policy and new format and I am happy to note that our Members' response has, in general, been favourable...

If I were asked, Dearest Members, to name the funniest thing I have ever come across surfing the Net, I would not hesitate a second to pick on one compilation of young students' history "bloopers", which I am now going to serialize here in four parts under the name, "A Short History Of The world"... "Laugh, and the whole world laughs with you", as they say; and as they add wisely: Snore, and you sleep alone!!  Enjoy it... izbul

 

DOMESTIC AFFAIRS
ECONOMIC RECOVERY PROGRAM

[Note that I have written some very long and involved sentences for you to bite into. However, you shall find some helpful hints after each paragraph.]

Successful implementation of Turkland’s economic recovery program is a matter of importance to and has the full support of the whole international community and the reasons behind such strong support is never a secret: the strategic position that the country occupies in one of the world's most troubled regions.

İlk tümcenin asıl öznesi: "implementation", birbirine paralel iki fiil var: "is" ve "has". Bunlar "to" ve "of" şeklindeki iki edat ile tümcenin nesnesini etkiliyor: "international community. Öteki sözcükler bu ana öğeleri çeşitli yönlerden niteliyor. Tümce daha sonra "and" bağlacı ile yeni bir tümceye açılıyor...

While it is true that Turkland stands as the bastion of peace and stability in the region, it is also a sorry sight to see how slowly and painfully the country is recovering from the economic crises of the past few years.

While it is true = Doğru olmakla birlikte... bastion (bæs-tiın) = kale burcu, tabya... a sorry sight = acıklı bir manzara... crisis (kray-sis); çoğulu : crises (kray-si:z): Okunuş farkına dikkat... [iki nokta üstüste, biliyorsunuz, sesin uzatıldığı anlamına geliyor.]

Yes, the country has full international support for its economic recovery program, but it is also essential for Turkland to implement without a flinch all the elements of its economic recovery program.

without a flinch = gözünü kırpmadan, yılmadan...

First of all, there is a need for country's economic and commercial relations to be improved. But that all depends on the investment conditions for both domestic and foreign investors in Turkland.

economic and commercial relations = iktisadi ve ticari ilişkiler... investment conditions = yatırım koşulları, ortamı... for both ...etc = gerek yerli gerek yabancı yatırımcılar için...

The lack of transparency in investment and co-ordination problems in economy administration in Turkland causes concern for foreign investors. We must not be too optimistic without these problems first being solved.

transparency = şeffaflık, saydamlık... co-ordination ...etc = ekonomi yönetiminde koordinasyon sorunları... causes concern = endişe yaratıyor... for = (burada) açısından... too optimistic = aşırı iyimser...

Let no one be mistaken about the measures that need be taken to combat the problems that lie at the roots of the economic ills and woes of the country: Red tape needs to be eradicated at all costs; transparency must be boosted to the utmost degree; and the privatization process, which is now showing definite sighs of slowing down, must be speeded up.

Let no one be mistaken = Kimsenin şüphesi olmasın, kimse bu konuda yanılmasın... to combat = muharebe etmek; burada "mücadele edip yenmek" anlamında... red tape = bürokratik işlemler... to eradicate = kökünü kazımak... ills = yanlışlıklar, hastalıklar... woes = çekilen acılar, ızdıraplar... To boost = hızla yükseltmek... to the utmost degree = olanaklı en yüksek derecede...

 

EVEN MORE "DOMESTIC" AFFAIRS !!
I AM YOUR "FERHAT"...

One party leader delivers a passionate speech to the people of a certain neighbourhood in İstanbul and cries out in a husky voice, "You are my Şirin; I am your Ferhat!" The mainly-masculine crowd gets ecstatic upon this declaration; cheers the leader with jubilant expectation...

 

husky = boğuk, kısık... neighbourhood = semt... ecstatic = kendinden geçmiş, (bedii) zevkin doruklarına ulaşmış...  jubilant = kutlayan, coşkulu... expectation = beklenti...

 

Oh, my God!! I know what'll happen now: The next party leader will shout at the top of his voice: "You are my Aslı; I am your Kerem!"

 

And the next one: "You are my Leyla; I am your Mecnun!"

 

And the next one: "You are my Züleyha; I am your Yusuf!"

 

As they run down the list of famous lovers, eventually one will have to declare, in desperation: "You are my Juliet; I am your Romeo!"

 

as they run down ...etc = ünlü aşıklar listesine devam ederek aşağılarında... eventually = eninde sonunda... in desperation = çaresizlik içinde...

 

And finally -- we shall hear: "You are my Monica; I am your Clinton!"

 

Thus the truth will have been out!... We have always been treated as Monicas by these leaders, anyway...

 

Thus the truth ...etc = Gerçek böylece açığa çıkmış olacak...

 

One thing I wonder, though: What are our lady leaders going to declare themselves to be?? I am your Monica, you are my Clintons?? 

 

 

FB BEATS GS: ONE to NIL...

 

I am a Cim Bom fan and --  I would like to congratulate the whole FB community on this precious win over us...

 

They were definitely the better prepared side,

set upon winning this derby.

 

I would like to extend my congratulations also to Mr. Ali Aydın, the referee, for his unbiased and courageous management of this most difficult match.

 

Shame on you, Mr. Lucescu: You've finally managed to transform the mighty lions into mere defensive weaklings...

 

And, shame on you Captain Bülent. When are you going to stop getting on the wrong side of the referees and learn to concentrate on the game itself.

 

I fear Liverpool will prove no mere Fenerbahçe, who could not score even more goals with Cim Bom down to seven men on the pitch...

 
CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ?

ON POLITICS AND GOVERNMENT
If God had meant us to vote, He would give us candidates.

Eğer Tanrı oy vermemizi istemiş olsaydı, bize adaylar da gönderirdi... Yukardaki tümce, bir "bumper sticker" dan... Yani, arabalara yapıştırılan sözlerden. Doğru çeviri bir önkoşul, ama çevirinin tümü bir sanat... Aşağıdakileri sizler de çevirmeyi deneyin lütfen...

A government that robs Peter to pay Paul can always depend upon the support of Paul. -- George Bernard Shaw

Paul'e ödeme yapmak için Peter'i soyan bir hükumet, herzaman için Paul'ün desteğine güvenebilir...

That government is best which governs least. -- Henry David Thoreau, Civil Disobedience, 1849

***civil disobedience = yurttaşlık görevlerine karşı direnmek, haksız bulduğu yasalara itaat etmemek... (şiddet öğesi içermez ve Batı düşüncesinin en azından bir bölümü açısından bir yurttaşlık hakkıdır)

Wherever you have an efficient government you have a dictatorship. -- Harry S. Truman ('50li yıllarda ABD Başkanı)

Acaba "Dua edin ki inefficient'iz" mi demek istemiş? ***efficient = etkin ve yeterli... ***inefficient = yetersiz, beceriksiz...

I'm not a member of any organized political party, I'm a Democrat! -- Will Rogers

Biliyorsunuz "demokrat" kavramını herkes farklı algılayıp farklı kullanıyor... Burada en azından "organize siyasal parti üyeleri demokrat olamazlar" nüansı belirgin...

Democracy is a device that insures we shall be governed no better than we deserve. -- George Bernard Shaw

"Demokrasi, hakkettiğimizden daha iyi yönetilmememizi garanti altına alan bir düzendir." ***device (di-vays) = 1. (maddi) aygıt, cihaz; 2. düzenek, tertip... Fiil biçimi to devise (di-vayz) = tasarlamak, plan yapmak, tertip yapmak, düzenek oluşturmak... "We must devise some new plans"... Yazılış ve okunuş farklılığına dikkat ediniz... ***deserve = hakketmek, layığını bulmak... (Bir haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüz zaman: I didn't deserve this!...

Democracy means simply the bludgeoning of the people by the people for the people. -- Oscar Wilde

***bludgeon (bla-cın) = cop; kısa ve kalın, bir ucu tokmak gibi sopa... ***to bludgeon = coplamak, sopa ile dövmek... ***people = burada "halk" (halkın, halk tarafından, halk için sopalanması...)

As with the Christian religion, the worst advertisement for Socialism is its adherents. -- George Orwell

***as with...etc = Hristiyanlık dini için de geçerli olduğu gibi... Sosyalizm için en kötü reklam... ***adherents (ı-diı-rınts : tek-düm-tek) = taraftarları, mensupları [Yani, to adhere edenler = yapışmak, tutmak, bağlanmak, merbut olmak... ***adhesive plaster, adhesive tape = yapışkan band... adhesive force = adezyon gücü]

A union of government and religion tends to destroy government and degrade religion. -- Hugo Black

***to degrade = alçaltmak, rütbesini indirmek, niteliğini bozmak: kısacası "de-grade", yani daha alt dereceye indirmek... Wouldn't you say that marrying a man not for love but for his money degrades a woman?... ***to live in degradation = "pislik içinde yaşıyorlar " : Maddi anlamda kullanılabileceği gibi, daha çok ahlak çöküntüsü anlamında karşımıza çıkar... Peki, ya tersi? to elevate = yükseltmek, yüceltmek (elevator = asansör sözcüğünün de kökü)... to promote = terfi ettirmek... Peki, pc'lerimizi arada bir ne yapmak gerekiyor = to upgrade...

 
   

 

[Reading Comprehension: Yeterli İngilizceniz olmadığını düşünüyorsanız bile lütfen bu öyküyü sonuna kadar okuyunuz. Notlarla yardımcı olmağa çalışacağım. Kanımca dünya edebiyatında yazılmış en güzel aşk öykülerinden birisi. Sonuna geldiğimizde göreceksiniz. En son Tümce çok fena çarpıyor insanı...]

Serial Story -- Episode Two

THE PEARL OF LOVE

by H.G. Wells

       The story is laid in North India, which is the most fruitful soil for sublime love stories of all the lands in the world. It was in a country of sunshine and lakes and rich forests and hills and fertile valleys; and far away the great mountains hung in the sky, peaks, crests, and ridges of inaccessible and eternal snow. There was a young prince, lord of all the land; and he found a maiden of indescribable beauty and delightfulness and he made her his queen and laid his heart art her feet. Love was theirs, full of joys and sweetness, full of hope, exquisite, brave and marvellous love, beyond anything you have ever dreamt of love. It was theirs for a year and a part of a year, and then suddenly, because of some venomous sting that came to her in a thicket, she died.

soil = toprak (burada, ülke)... ***sublime (sıb-laym)= yüce, ulu, soylu, ulvi derecede güzel... (the Sublime Porte = Batılıların Babıali'ye verdikleri ad)... ***fertile (-tayl) = verimli, doğurgan... ***peak (pi:k) = doruk, zirve... ***crest = sırt, tepe... ***ridge (ric) (ridges : ri-ciz) = sıradağ, sırt, bayır, peşpeşe sırtlar... ***inaccessible = "access" vermeyen, aşılmaz, ulaşılamaz, geçit vermeyen... ***maiden = gençkız (günümüzde pek kullanılmıyor; günümüzde, maid = hizmetçi kız)... ***indescribable = "describe" edilemez, anlatılması olanaksız, tarifsiz... Burada: anlatılmaz güzellik... ***exquisite (eks-kuizit) = son derece zarif; sanat derecesinde ince, güzel, nefis... ***venom (ve-nım) = poison = zehir... venomous (ve-nımıs) = poisonous... ***sting = böcek iğnesi veya sokması; diken batması... ***thicket (Øi-kit, dikkat ediniz ti-kit derseniz "bilet" anlaşılır) = sık çalılık (bodur ağaçlar da olabilir)...

       She died and for a while the prince was utterly prostrated. He was silent and motionless with grief. They feared he might kill himself, and he had neither sons nor brothers to succeed him. For two days and nights he lay upon his face, fasting, across the foot of the couch which bore her calm and lovely body. Then he arose and ate, and went about very quietly like one who has taken a great resolution. He caused her body to be put in a coffin of lead mixed with silver, and for that he had an outer coffin made of the most precious and scented woods wrought with gold, and about that there was to be a sarcophagus of alabaster, inlaid with precious stones.

Yaa, kız pat diye ölüyo, ama asıl bundan sonra olacaklar öykünün konusu... ***prostrated = bitkin durumda, takati kesilmiş, yıkılmış, yüzükoyun yerde yatıyor... ***grief = elem, büyük üzüntü... ***to succeed (başarmak anlamı dışında) yerine geçmek, halef olmak... successor to the throne = tahtın varisi, tahta geçen... successive storms = ardarda gelen fırtınalar... ***fast = hiçbirşey yememek, oruç tutmak... ***couch (kauç) = divan, kanape... ***resolution = karar, kararlılık... ***caused = burada "yaptırttı" anlamında... ***scented (sen-tid, lütfen "c" yi okumayınız) = kokulu... ***wrought with = ile işlenmiş (to work fiilinin eski pp hali olan bu sözcük günümüzde yalnız bu şekil ve anlamıyla kullanılıyor)... ***sarcophagus (sar-k-fıgıs) = lahit... ***alabaster = su mermeri, kaymak taşı...

       And while these things were being done he spent his time for the most part by the pools and in the garden-houses and pavilions and groves and in those chambers in the palace where they two had been most together, brooding upon her loveliness. He did not rend his garments nor defile himself with ashes and sackcloth as the custom was, for his love was too great for such extravagances. At last he came forth again among his councillors and before the people, and told them what he had in mind to do.

for the most part = çoğunlukla, büyük bölümü için... ***pavilion (pı-vil-yın) = bir park veya bahçede bulunan büyük yapı, kasr, küçük köşk, hatta büyük çadır... Bizdeki "pavyon" anlamında kullanılmaz... ***grove (grouv, dikkat edin, "w" değil yoksa "büyümek" anlaşılır) = koruluk... ***chamber (çeym-bır) = oda, büyük oda, aynı ev içindeki bölüm veya daire... chamber-maid = odalık, hizmetçi kız... chamber-pot = lazımlık... Türkçedeki "robdöşambır" sözcüğüne dikkat ediniz... ***to brood = elemli düşüncelere dalmış arpacı kumrusu gibi düşünmek... ***to rend = yırtmak, parçalamak (öğrenmenize gerek yok, günümüzde pek kullanılmıyor)... ***to defile = kirletmek, pisletmek, bozmak (tıpkı türkçedeki gibi, to defile a virgin denilebilir)... ***sackcloth = çuval bezi... ***extravagance = aşırılık, aşırı davranış...

ANSWER THESE QUESTIONS:

1. Describe "North India" in your own words.

2. How long did their happiness last?

3. Why would it be disastrous for the country if the Prince killed himself?

4. How many coffins are we talking about altogether? (altogether= burada, "toplam" anlamında)

5. Paraphrase this sentence ( = re-write it in your own words): "He did not rend his garments nor defile himself with ashes and sackcloth as the custom was, for his love was too great for such extravagances."

 
   

 

Romance Poetry

Sometimes, after getting out of a hurtful relationship, it is hard to open up again, to love again. This anonymous poem, of no particularly significant literary merit, deals in so many plain words with the breaking of one's chains from the past, opening up one's self and baring one's heart and soul to love once more.

READY FOR LOVE

Take my hand and lead the way;
tell me all you want to say.

Whisper softly in my ear,
all those things I want to hear.

Kiss my lips and touch my skin;
bring out passions deep within.

Pull me close and hold me near;
take away my pain and fear.

In the darkness of the night,
be my beacon, shine your light.

In the brightness of the sun,
show me that you are the one.

Give me wings so I can fly;
for I can soar when you're nearby.

Enter my heart, break down the wall,
it's time for me to watch it fall.

I've been a prisoner, can't you see?
Break my chains and set me free.

Strip me of my armor tight;
you'll find I won't put up a fight.

Release my soul held deep within . . .
I'm ready now, let love begin.

from http://netpoets.com

   

 
NOTES TOWARD A COMPILATION OF ENGLISH IDIOMS FOR TURKS

day after day = günlerce, ardarda pekçok gün boyunca... "Day after day, the sailors woke up only to see the vast ocean extending in all directions."

one after another = ardarda, ardarda hepsi... "All our plans fell through ( = came to nothing) one after another."

After you! = (Kapıda) Önden buyrun !

after all = (Türkçe'ye verdiği en iyi çeviri) "Nede olsa..." (Bununla beraber, yine de)... "Go on, take it. After all, we're friends."

run after = peşinde(n) koşmak (Yani, hem gerçek hem mecazi anlamda olabilir)... "I've been running after true love all my life!"

ask after smb = (başka birisine) halini hatırını sormak; haberlerini almağa çalışmak... "That's odd. Just the other day she was asking me after her boyfriend, too!"

look after = gözkulak olmak, bakım sağlamak/vermek... "Who's going to look after the baby while you're away?"

be after = peşinde olmak, aramak, ele geçirmeğe çalışmak... "Be careful. They'll be after you from now on." "I'm after some newer models." (Sakın yanlış anlamayın, "manken" demek değil burada!)

be named (called) after = birisinin/birşeyin adı verilmek... "It was named after its inventor." "It is called after its inventor." [Bu iki tümce arasındaki nüansı sezebiliyorsanız, hiç durmayın KPDS'ye girin derim.]

after a manner/fashion = "eh, işte, şöyle böyle şekilde"... "This is what is called 'modern painting' -- after a manner!" "Well, he did it -- after a fashion!" [Bu tür anlatımlar daha çok içinde geçtikleri bağlam ve duygu tonu çerçevesinde hayat bulurlar.]

take after = birisine çekmek, çekmiş olmak... "The boy takes after his uncle."

He is a person after my own heart. = Sevdiğim bir kimsedir... Ancak bağlama göre aşki bir boyut anlamına gelmesi de olanaklı...

 

EVER SO BRITISH !!

24 saatlik gün (24 hour clock) = Yaygın biçimde ve özellikle de tiren, uçak tarifelerinde kullanılmaktadır. Böylece am/pm sisteminin yanıltma payı giderilmiş oluyor. (USA'da buna "military time" da deniliyor)

999 -- "Dial 999 in Case of (An) Emergency!" = Allah göstermesin (hizmetleri kötü diye söylemiyorum), Britanya Adalarında acil durumlarda çevireceğiniz numara. (USA'daki karşılığı, 911 -- Bu numara niye ülkeden ülkeye farklıdır, bilinmez: Herhalde yabancılar yardım istemesin diye!!)

A-Levels = İnanması zor, ama Britanya'da herkes her istediği üniversiteye girmekte serbest!.. Önkoşulu ise, her Bölümün belli alanlarda başarılmış olmasını istediği A-Level Sınavları. Gençler, yaklaşık 18 yaş dolayında, ortalama 3 A-Level derecesi elde ederek, diledikleri Bölümlere başvuruyorlar...

Ad, Advert, Advertisement = İster TV ister yazılı basında reklam anlamında. (USA karşılığı "commercials")... [Artan iletişim ortamında bu tür farklılıkların pek çoğunun geçerliğini yitirmeğe başlamış olması doğal.]

Aeroplane (airplane (USA) = Yada, her ikisi için de "plane"...

AGM - Annual General Meeting = Klüp, dernek veya şirketlerin yıllık genel kongresi.

American football = Britanya Adalarında "football" ve "soccer" eşanlamlı kullanılır. Amerikalılar, İngilizlerin "rugby" oyununa benzeyen kendi oyunlarına "football" derken, bildiğimiz ayaktopuna da "soccer" diyorlar. İngilizler ise, ülkeye yeni yeni girmekte olan Amerikan futbolunu ayırdetmek için, ona "American football" diyorlar... Pek karışık değil!!

B&B = Yani, Bed and Breakfast... Kalmak için mütevazi bir oda ve sabah kahvaltısı... Pansiyon levhalarında ve evinin bir odasını kiraya veren ev ilanlarında bol bol göreceğiniz bir kısaltma...

Bank holiday = Bizim "umumi tatil" kavramı ile anlaştırabileceğimiz bir olay. Çoğu işletme ve bu arada bankalar da tatil olduğu için bu ad verilmiş... Bahar ve Ağustos'ta birer günlük "Bank Holiday" ve yeni yılın ilk günü dahil yılda yaklaşık beş kadar böyle genel tatil günü var. Kesin rakamı ne bana ne de aslında kendilerine sorun, derim. (Bu olgunun USA karşılığı = public holiday)...

   

 RECOMMENDED ONLINE RESOURCES 

 Focus on English: ESL Conversation Online 

This site is dedicated to helping ESL/EFL learners develop conversational English skills.  At FocusEnglish.com, you can: listen to native speakers talk about various topics; learn useful idioms; learn common words and phrases; test your vocabulary skills in everyday English; practice responding, in English, to real-life conversations; listen to native speakers give sample responses...

(Özellikle Conversation Bölüme dikkat ediniz.)

[NOT: Bu tanıtımlardan herhangi bir maddi menfaatim bulunmamaktadır]

* * * * *

   
 
CLEAN JOKE OF THE DAY
BEWARE OF THE DOG

Upon entering a little country store, the stranger noticed a sign saying, "DANGER! BEWARE OF DOG!" posted on the glass door.

country store = köy dükkanı... (country = 1. ülke, memleket; 2. köylük yer, kırsal kesim, şehir dışı)... posted on the glass door = cam kapıya asılı... [Neden başlıkta THE DOG, ama ilanda yalnızca DOG ? Siz yanıtlayın -- yada bana mail atın]

Inside, he noticed a harmless old hound dog asleep on the floor near the cash register. He asked the store's owner, "Is that the dog folks are supposed to beware of?"

"Yep," the proprietor answered. "That's him."

hound = tazı, av köpeği... cash register = kasa... folk = (burada) insanlar... (Bizdeki, "Hey, millet, hadi sinemaya gidelim" deki gibi bir kullanım)... are supposed to = (burada) olmaları gereken... beware of sth = (birşeye karşı) dikkatli olmak, temkinli olmak, kendini sakınmak... yep = evet (USA)...

The stranger couldn't help being amused. "That certainly doesn't look like a dangerous dog to me," he chuckled. "Why in the world did you decide to post that sign?"

"Because," the owner replied. "Before I posted that sign, people kept tripping over him."

couldn't help being amused = bunu komik bulmamak elinde değildi... [can't help + gerund, yani fiilin -ing'li isim hali = elinde olmamak, kendini alamamak)... "I can't help loving you"...

to amuse = eğlendirmek... amusement = eğlence (ama, şenlik yada oturak alemi anlamında değil; hoşa gittiği için çalışma dışı yapılan birşey anlamında)... to chuckle = "kıkır kıkır" gülmek, kıkırdamak, eğlenceli bulduğu için kısa ve hafif gülme... Why in the world = pekiştirici bir anlatım; neden yahu ? gibi birşey... trip over = ayağı takılıp düşmek...

 
DIRTY JOKE OF THE DAY
CAMEL-SIZE !!

It had been drizzling all day. Two elderly ladies were waiting for the bus to come and one of them had just lit a cigarette. All of a sudden, it started to drizzle again; so she reached into her purse and pulled out a condom, cut off the tip and slipped it over her cigarette and continued to smoke.

Her friend saw all this and said, "Hey, that's a good idea! What is that thing you're putting over your cigarette?

The other lady said, "It's a condom."

"A condom? Where do you get those?"

The lady with the cigarette told her that she could purchase them at a pharmacy.

to drizzle = ince ince yağmak, ahmak ıslatan yağmak... waiting for the bus to come = otobüsün gelmesini bekliyorlardı... had just lit a cigarette = az önce bir sigara yakmıştı (to light - lit - lit)... reached into her purse = çantasının içine uzandı (GB = handbag)... cut of the tip = ucunu kesti... pharmacy = (GB) chemist's... 

As soon as they arrived downtown, the old lady with all the questions went into a pharmacy and asked the pharmacist if he sold condoms. The pharmacist said yes, but looked a little surprised that this little old lady was interested in condoms.

He asked her, "What size do you want?"

The old lady thought about this for a moment and said, "One that will fit a Camel..."

One that will fit a camel = Bir deveye uyacak bir tane...

 

A SHORT HISTORY OF THE WORLD

( In Four Parts )

PART ONE

This is a compilation of actual student bloopers collected by teachers from 8th grade through college.

Ancient Egypt was inhabited by mummies and they all wrote in hydraulics. They lived in the Sarah Dessert and traveled by Camelot. The climate of the Sarah is such that the inhabitants have to live elsewhere.

hydraulics, i.e. hieroglyphs... Sarah, i.e. Sahara... Camelot (Efsanevi Kral Arthur'un kenti), i.e. camel...

The Bible is full of interesting caricatures. In the first book of the Bible, Guinessis, Adam and Eve were created from an apple tree. One of their children, Cain, asked, "Am I my brother's son?"

Guinessis, i.e. Genesis (Hilkat, Yaradılış)...

Moses led the hebrew slaves to the Red Sea, where they made unleavened bread which is bread made without any ingredients. Moses went up on Mount Cyanide to get the ten commandments. He died before he ever reached Canada.

unleavened = mayasız, hamursuz... Mount Cyanide = Mount Sinai, Sina Dağı kastediliyor...

Solomom had three hundred wives and seven hundred porcupines.

Kastedilen "concubine" = odalık, cariye... porcupine = oklu kirpi...

The Greeks were a highly sculptured people, and without them we wouldn't have history. The Greeks also had myths. A myth is a female moth.

moth = pervane (böcek)...

Actually, Homer was not written by Homer but by another man of that name.

Socrates was a famous Greek teacher who went around giving people advice. They killed him. Socrates died from an overdose of wedlock. After his death, his career suffered a dramatic decline.

wedlock = nikah, evlilik...

In the Olympic games, Greeks ran races, jumped, hurled the biscuits, and threw the java.

biscuits, i.e. discus... java, i.e. javelin (cirit)...

Eventually, the Romans conquered the Greeks. History calls people Romans because they never stayed in one place for very long.

"Romany" ile karıştırıyor = Türkçedeki "Roman", "Romanlar", "Roman dili" karşılığı...

To be continued in our next issue...

 

         

ANASAYFA  --  TESTLER  --  OKUMA  --  EĞLENCE