Doç. Dr. Yalçın İzbul

Hacettepe Üniversitesi eski öğr. üyesi

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Free Bilingual Electronic Ezine

Issued Every Monday

04/01/02 - 0024

HEY, THIS SITE IS FOR SALE !!  TL 100,000,000 ONLY !!

ARE YOU FOOL ENOUGH TO BUY IT !!

HAPPY APRIL FOOL'S DAY, THEN !!

In sixteenth-century France, the start of the new year was observed on the first day of April. It was celebrated in much the same way as it is today with parties and dancing into the late hours of the night. Then in 1562, Pope Gregory introduced a new calendar for the Christian world, and the new year fell on January first. There were some people, however, who hadn't heard or didn't believe the change in the date, so they continued to celebrate New Year's Day on the first day of April. Others played tricks on them and called them "April fools." They sent them on a "fool's errand" or tried to make them believe that something false was true. In France today, April first is called "Poisson d'Avril." French children fool their friends by taping a paper fish to their friends' backs. When the "young fool" discovers this trick, the prankster yells "Poisson d’Avril!" (April Fish!)... İzbul

 

FOREIGN PRESS
ITALIAN NAVY 'LET IMMIGRANTS DROWN'

The Italian navy was accused last night of doing little to help shipwreck victims as more than 50 immigrants were feared drowned when their boat capsized in heavy seas off the southern coast of Sicily.

doing little = pek az şey yapmak, pek birşey yapmamak... shipwreck = gemi kazası, gemi enkazı... were feared drowned = boğulduklarından korkuluyordu... to capsize [kæp-sayz] = alabora olmak... heavy seas = çok kaba dalgalı deniz... off the southern coast = güney sahili açıklarında...

The tragedy occurred at around 8pm on Thursday as the boat, laden with illegal immigrants believed to be mainly west Africans, Palestinians and Turkish Kurds, was being towed by an Italian fishing vessel towards the island of Lampedusa.

laden = yüklü... to tow = yedeğinde çekmek (burada pasif)... fishing vessel = balıkçı teknesi...

Nine men were rescued by the fishing boat while an Italian naval patrol boat on the scene picked up just two. "The navy's rescue efforts? They might have done more," said one of the sailors on the fishing vessel.

patrol = devriye... picked up just two = sadece iki kişi kurtardı (denizden topladı!)... 

The captain of the Elide, Vito Diodato, said he had begun towing the overloaded boat after he found it having a hard time in large waves with engine trouble. It overturned after being hit by a particularly large wave. "We couldn't reduce our speed because the engine cuts out at low speed," he said.

overloaded = aşırı yüklü... engine trouble = motor arızası... to overturn = başaşağı dönmek (burada, alabora olmak)... engine cuts out at low speed = düşük hızda motor stop ediyor...

"Only after the boat had sunk and disappeared under the waves and the bodies were disappearing underwater did the navy launch a lifeboat, but they only managed to save two," the captain said. "They might have thought about it a bit sooner."

to launch = denize indirmek (burada, yola çıkarmak, anlamında)... [Devrik tümceye dikkat]

One of the sailor said, "It was a terrible scene: desperate voices calling for help, dozens of arms reaching towards us out of the darkness...

desperate voices = çaresiz sesler/bağırışmalar... reaching toward us = bize uzanıyordu... 

"The most shocking image was that of a woman trying to hold on to a piece of wood as a fight broke out around her and someone punched her in the face... She was shouting with fear and exhaustion, and she didn't make it... She slipped slowly into the black waters before we could hoist her on board."

to punch = yumruklamak... she didn't make it = başaramadı, kendini kurtaramadı... to hoist her on board = sudan çekip kaldırarak güverteye almak...

Reported by Philip Willan in Rome
Slightly modified from The Guardian,

 http://www.guardian.co.uk 

 

SPORTS NEWS
ENGLAND MUST TRAVEL TO TURKLAND FOR QUALIFYING MATCH

March 28, 2002

NYON, Switzerland -- England's final qualifying match for the Euro 2004 tournament will be a tense away game against Turkland, a UEFA draw decided Thursday.

qualifying = tur atlama... tense = gerilimli, gergin... away game = deplasman maçı... draw = kur'a...

The teams -- the strongest in Group 7 -- will meet on Oct. 11 or 12, 2003, to decide the final standings in the qualifying stages. England is due to host Turkland six months earlier.

The (two) teams -- (which are) the strongest in Group 7 = 7. Grubun en kuvvetlileri olan bu iki takım... standings = sıralama... is due + mastar = -cek, -cak... to host = evsahipliği yapmak, ağırlamak... six months earlier = bu maçın altı ay öncesinde...

"The good thing for us is that we now know the task that lies ahead," England coach Sven-Goran Eriksson was quoted as saying on the website of the English Football Association.

was quoted as saying = "dediği bildirildi" anlamında bir gazetecilik deyişi... 

"We can now begin to work to prepare for these games and, after this summer's World Cup, be 100 percent focused on qualifying for Euro 2004," he said.

begin to work to prepare = hazırlanmak için çalışmalara başlamak... to qualify = ...........

Turkish officials also expressed satisfaction with the draw. "It's what we had proposed to the English side all along. Our luck was with us, we are happy with the result," Turkish Soccer Federation official Selami Özdemir told The Associated Press. "The dates suit us fine. Now it's up to our players to make good of this advantage," he added.

offiicials =yetkililer... expressed satisfaction = memnuniyetlerini dile getirdiler... all along = başından beri, tüm bu süre zarfınca... Our luck was with us = Şansımız yardım etti... suit us fine = bizim için (gayet) uygun... now it's up to our players = artık iş oyuncularımıza kaldı... to make good of an advantage = fırsattan/avantajdan yararlanmak...

The draw took place following the failure of the teams in the group to agree on a schedule of matches, primarily because England wanted to avoid just such a final match, citing security concerns.

failure to agree = anlaşamamak... to avoid just such a match = işte tam böylesi bir karşılaşmadan kaçınmak... citing security concerns = güvenlik konularını ileri sürerek (zikrederek, gönderimde bulunarak)...

Two fans of English club Leeds United were stabbed to death before a UEFA Cup game in Istanbul two years ago, and security at subsequent matches involving the countries has been high.

fans (fanatics'ten kısaltma) = taraftar... stabbed to death = bıçaklanarak öldürülmek... subsequent matches = bunu izleyen karşılaşmalar...

from The Sporting News

 http://www.sportingnews.com 

 
CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ?

FAMOUS LAST WORDS
People Say A Lot Of Funny Things Just Before They Croak !!

[Biraz "sordid" bir konu, ama Değerli Üyeler, bu güzelim dünyayı ebediyyen terketmeden önce söyleyeceğimiz son anlamlı sözleri önceden tasarlayıp ezberlemekte yarar var !! Benimkisi ?? Büyük olasılıkla: "Bugün olmaz; bugün çok işim var !!]

Crito, I owe a cock to Asclepius; will you remember to pay the debt? -- Socrates

Sokrat, biliyorsunuz, gençleri baştan çıkardığı için (o anlamda değil yahu) "hemlock" (baldıran otu) içerek idama mahkum olmuştu... Öğrencisi Crito'ya, horoz adağı borcunun unutulmamasını hatırlatıyor. Aslında nasırından ve karısından çektiklerini düşünecek olursak, ölümü bu derece filozofça karşılamasına şaşmamak gerek...

Wait 'till I have finished my problem! -- Archimedes of Syracuse  (298-212 B.C.)

Archimet'in son sözleri ayrıca şu şekilde de kaydedilmiştir: "Don't disturb/disarrange my circles!" veya, "Stand away, fellow, from my diagram!"... disarrange = (düzenini -- arrangement) bozmak... stand away = uzak dur, yaklaşma... fellow = adam, herif... (Hatırlarsanız, Arşimet, kent fethedildiğinde bir Romalı asker tarafından öldürülmüştü.)

"Now, God be with you, my dear children.  I have breakfasted with you and shall sup with my Lord Jesus Christ."   Bruce, Robert, King of Scotland (1274-1329)

Kahvaltıyı çocuklarla, akşam yemeğini Hz İsa ile !... Bayağı iyimser vatandaş... to sup : genelde yemek yemek, özelde akşam yemeği yemek... Eski bir sözcük. Tabii ki, "supper" buradan geliyor. Aklıma gelmişken, breakfast = kahvaltı, lunch = öğle yemeği, dinner = akşam yemeği diye öğretiyorlar. Sonuncusu yanlış. Evdeki mütevazi akşam yemeği "supper" dır. "Dinner", dörtbaşı mamur yemek (zaten ikinci anlamı da = ziyafet) anlamına gelir ve günün her saatinde olabilir. (Ama, sabah olursa epeyce garip olur tabii)...

Let me think... I wonder if an anvil will drop like an apple? -- Sir Isaac Newton (attributively)

anvil = örs... Eh, vaktiyle Newton'un başına elma yerine örs düşmüş olsaydı, yerçekimini daha kestirmeden keşfetmiş olurdu... attributively = öyle atfolunuyor... "to attribute" fiilinden...

Friends applaud, the comedy is over. -- Ludwig von Beethoven

Kimilerine göre, ateist olan Beethoven'in başucuna getirilen papazın duaları ile ilgili sözleri... Kimilerine göre, besteci yıllardır süregelen talihsizlik ve acılarını kastediyor...

Oh Lord, forgive the misprints! Andrew Bradford, american book-publisher

Meslek aşkı... "Baskı hatalarını affet, Tanrım!"

Dear World.  I am leaving you because I am bored.  I feel I have lived long enough.  I am leaving you with your worries in this sweet cesspool.  Good luck. -- George Sanders

George Sanders'ı filimlerinden tanıyanınız var mı, bilmiyorum. Oscar da kazanmıştı. Gabor kızkardeşlerden Zsa Zsa ve Magda ile de birer evliliği olmuştu, ki eminim Zsa Zsa hanımın Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki müstesna yerini birçoğunuz duymuşsunuzdur... Yukardaki sözler, Sanders'n intihar notundan. (uyku hapı ile)... cesspool = lağım çukuru...

Go away... I'm alright. -- H. G. Wells

Tefrika ettiğimiz "The Pearl Of Love" adlı öykünün yazarı... Benim en sevdiğim İngiliz yazarlarından birisi. Bugünlerde sinema dünyasını meşgul eden "The Time Machine" adlı filmin aynı addaki hikayesinin de yazarı... Bu arada, "alright" sözcüğünün yanlış olduğunu (ki en az 200 yıldır kullanılıyor), "all right" şeklinde kullanılması gerektiğini hala savunanlar var. "Purist" lerde malzeme bitmez... Bence, her ikisinin de kullanılmasının yerinde olacağı durumlar var.

The ladies have to go first. . . .  Get in the lifeboat, to please me. . . .  Good-bye, dearie.  I'll see you later. -- Astor, John Jacob, IV (1864-1912)

O dönemde dünyanın belki de en zengin adamı olan Astor'un 48 yaşında yaptığı bu özveri, "paranın herşey demek olduğu" günümüz dünyası ve Türkiye'sinde ibretle öğretilmesi gerek. Yer ve zaman: Titanik faciası. Cankurtarana binmek üzere iken, son anda gelen bir hanıma yerini vererek, karısına bu sözlerle veda eden dünyanın en zengin adamı...

Am I dying or is is this my birthday?" -- Astor, Lady Nancy Witcher Langhorne (1879-1964)

Lady Astor İngiliz Parlementosuna giren ilk kadın üye olarak tarihe geçmiştir. Keskin nüktedanlığı ve Winston Churchill ile zaman zaman giriştiği atışmalarıyla ünlüdür. Ölüm döşeğinde bir an uyanıp bütün ailesini çevresinde görünce söylediği son sözleri...

Ah, Luisa, you always arrive just as I am leaving. --  Massimo Taparelli Azeglio 

19 yüzyıl İtalyan devlet adamı ve tarihi roman yazarı... Ayrı yaşadığı karısı ölüm döşeğine koşup gelince söylediği son sözler...

Biraz da Kanlı Canlı Sahneler...

And now, in keeping with Channel 40's policy of always bringing you the latest in blood and guts, in living color, you're about to see another first -- an attempted suicide. -- Christine Chubbock

in keeping with = ile uyum içinde, uyarınca... guts = temelde "bağırsak" anlamına gelen bu sözcük, 1) "You haven't got the guts" = Nerde sende o cesaret, o yürek... 2) kanlı ölüm sahnelerinde ortalığa dökülen iç organlar... gibi pekçok değişik bağlamlarda kullanılıyor... another first = bir başka ilk ('e daha imza atıyoruz, Kanal 40 olarak)... diyerek yayın sırasında kendini vuran kadın spiker...

I wonder why he shot me? Huey P. Long, governor in Louisiana

"Neden vurdu beni acaba?"... Süikaste kurban giden Louisiana valisi...

Why yes -- a bulletproof vest. James Rodges, murderer, on his final request before the firing squad

Cinayetten hükümlü Rodges'in kurşuna dizilmeden önceki son isteği: Kurşun geçirmez yelek... final request = son istek... firing squad = idam mangası...

Who is it? -- Billy the Kid (alias - William Bonney; real name - Henry McCarty) (1859-1881)

"Kimdir O?" Şerif Pat Garrett izini sürüp kıstırdığı evin karanlık bir odasında, ünlü haydutun bu sorusu üzerine tek kurşunla kalbinden vurarak öldürmüş... alias = nam-ı diğer...

[I find this subject fascinating, and I think we could continue in this vein for a couple of weeks... Tell me what you think...] [Bu konu beni sardı, birkaç hafta sürdürelim mi, ne dersiniz?]

 
   

 

THE WORLD'S EASIEST AND

CRAZIEST QUIZ !!

1) How long did the Hundred Years War last?

2) Which country makes Panama hats?

3) From which animal do we get catgut? (bağırsaktan yapılan çalgı teli)

4) In which month did Russians use to celebrate the October Revolution?

5) What is a camel's hair brush made of?

6) After what animal are The Canary Islands named ?

7) What was King George VI's first name?

8) What color is a purple finch? (ispinoz kuşu)

9) Where are Chinese gooseberries from? (bektaşi üzümü)

10) When is October fest celebrated in Munich? ("fest" sözcüğü, İngilizce'de, tamlamadaki ikinci sözcük olarak kullanılır = "songfest" gibi. Fazla da yaygın değildir... Etimolojisi, Latince "festum" dan, Almanca "fest", celebration = şenlikli kutlama, yoluyla)

 And, here is our bonus question: 

 How long did the Thirty Years War last? 

*  *  *  *  *  *  *

ANSWERS TO THE QUIZ

1) 116 years, from 1337 to 1453.

2) Ecuador.

3) From sheep and horses.

4) November. The Russian calendar is 13 days behind ours.

5) Squirrel fur. (sincap... Ayrıca, "hair" ve "fur" kullanımı ilginç, değil mi?)

6) The Latin name was Insularia Canaria - Island of the Dogs.

7) Albert... When he came to the throne in 1936, he respected the wish of Queen Victoria that no future king should ever be called Albert.

8) Distinctively crimson. (crimson = koyu kırmızı, kıvamlı kırmızı, kırmızının kırmızısı, ... Tabii, biz erkekler "red" , "scarlet" (al renk, parlak kırmızı, kıpkırmızı) ve "crimson" arasındaki farkı hayatta anlayamaz iken, kadınlar ise asla yanılmayacaklardır. Örneğin, "kızıl" acaba ingilizce'de "red", "reddish" yada "golden" midir? Ressam yada bayan üyelerimizden birileri bunlara doğadan cisimlerle örnek verirlerse çok sevinirim... Tabii, kültürler arası renk algılayış farklılıklarını da hesaba katmak gerek... Örneğin, yakın tarihimizde kırmızımtrak ve kızıl ayrımında büyük tartışmalar yaşanmış; bugün için ise tartışma yeşilin tonları üzerine kaymıştır...

9) New Zealand.

10) September

*  *  *  *  *  *  *

 And, here is the answer to our bonus question: 

 Why, thirty years, of course. From 1618 to 1648. 

 
 
NOTES TOWARD A COMPILATION OF ENGLISH IDIOMS FOR TURKS

to be all ears = kulak kesilmek, dikkatle dinlemek... Okay, I'm all ears. Please tell me the whole story" (Lütfen bütün olayı anlat)

to be all thumbs = elleriyle beceriksiz, yapım/onarım işlerinde başarısız... Her husband is all thumbs when it comes to fixing things around the house.

all of a sudden = ansızın ve apansız, uyarı vermeksizin... All of a sudden all the lights went out and we were in complete darkness...

all right = tamam, pekala, yeterli, olur, kabul...vb. All right, go ahead. (Pekala, devam et)... She said that it would be all right for me to bring a couple of my friends to the party. Are you all right? (veya, alright)...[Yukarıda verdiğimiz "Go away... I'm alright. -- H. G. Wells" örneğini hatırlayınız.]

all the time = sürekli, kesintisiz... But, you're making such mistakes all the time... You keep asking for money all the time...

for good and all = sonsuza değin, sonunda, nihayet... I'm sure that she will leave her husband this time for good and all.

once (and) for all = ilk ve son olarak... I'm telling you once (and) for all that I will not allow that sort of thing in my class!

not at all = (teşekküre karşılık) birşey değil, estafurullah, rica ederim... "Thank you for your help." "Not at all. It was a pleasure."

be all over (up) with = işi bitik, defteri dürüldü, son verildi... It's all over with the good old days of the exporting industries now. (İhracatın o eski güzel günleri geçti artık.)

all alone = 1) yalnız başına, tek başına, yalnızlık çekiyor... She is all alone now, with no friends to share her loneliness... 2) yardım almaksızın, yardım görmeksizin... I am surprised to see that you could do it all alone (all by yourself)...

all the better, all the more difficult, etc = much better, much more difficult, etc... Dwindling foreign investment funds is making hopes of a quick recovery all the more difficult to materialize...

 

EVER SO BRITISH !!

pub = Britanya adalarında sosyal yaşamın köşetaşı yada ana direği... Çok değişik tipleriyle karşılaşabilirsiniz... Örneğin, "drinking men's pub" tipinde, "missus" (hatun) 'u evde bırakıp, "mates" (arkadaşlar) ile kafayı çekersiniz... Ama bir sokak ötedeki pub'da kadın erkek birlikte içip topluca şarkı söylüyorlardır...

pub crawl = Amaç peşpeşe mümkün olduğu kadar çok pub dolaşıp, hepsinde birer "pint" içmek... Hernekadar "crawl" burada sözlükteki "sürünmek" değil, "dolaşmak" anlamına kullanılıyor ise de, sonunda gerçekten yerlerde sürünüp, sözcüğün gerçek anlamına uygun davranmış olursunuz...

public convenience = Umumi tuvalet... Madem, söz pub'lardan açıldı, belli bir saatten sonra, özellikle de pub'lar kapandıktan sonra, bütün duvar dipleri "convenient" hale geliyor...

public school = Çok tuhaf, ama Britanya'da bu deyim "private schools", yani bizdeki "özel okul" anlamına geliyor...

queue [okunuşu: kyu:] = sıra, kuyruk... "to queue", "to get in the queue"...

rates = mahalli idare vergilerine bu ad verilir. Aylık ödenir, ama yılın yalnızca 10 ayında ödenir!! Şimdilerde adı "council tax" olarak değiştirildi sanıyorum...

reception = otel veya ticari kuruluşların konuk kabul bölümü, bizdeki "resepsiyon" sözcüğünden dolayı yabancısı olmadığımız bir deyim. Amerika'da ise "front desk" veya "lobby" sözcüklerinin yaygın olduğunu unutmayın.

rise veya payrise = Ücret artışı, maaş zammı. Amerika'da "raise".

rubber = Britanya'da bu sözcük "silgi, lastik silgi" anlamı taşır. Amerika'daki "condom" sözcüğünün karşılığı, burada "rubber johnny" dir ki, çoğu zaman "jonny" şeklinde kısaltılır. Bu arada, biliyorsunuz, ABD İngilizce'sinde silginin karşılığı "eraser" dır.

set down = "set down only" levhası, yolcularınızı indirmek için birkaç saniye durabileceğinizi, park etmenin ise yasak olduğunu söyler...

   

 RECOMMENDED ONLINE RESOURCES 

 VCL HONG KONG VIRTUAL LANGUAGE CENTRE 

A comprehensive site, which I am certain you shall find very useful for your studies. Sections on grammar, vocabulary, reading and games... With features like Listen & Learn!, Academic Writer, Common Errors, English Conversation, Mind Your Grammar, Pronunciation...

[NOT: Bu tanıtımlardan herhangi bir maddi menfaatim bulunmamaktadır]

* * * * *

   
 
CLEAN JOKES OF THE DAY
THE WOW OF SILENCE

A guy joins a monastery and takes a vow of silence. he's allowed to say two words every 7 years.

monastery [-nıstri] = manastır... wow of silence = sessizlik yemini...

After the first 7 years, the elders bring him in and ask him for his 2 words. "cold floors," he says. They nod and send him away.

elders = "yaşlılar", burada kilisenin büyükleri... to nod = "evet" anlamına başını sallamak... tersi : to shake one's head...

7 more years pass and they bring him in for his 2 words. he clears his throat and say, "Bad food." They nod and send him away.

cleared his throat = (konuşma öncesi) öksürerek boğazını temizledi...

7 more years pass and they bring him in for his 2 words. "I quit," he says. "That's not surprising," the elders say. "you've done nothing but complain since you got here."

I quit. = Bırakıyorum, ayrılıyorum... (Örneğin, işinizi bırakırken, veya iskanbil masasını terkederken...)

 

MUST BE A BASKETBALL COACH

The psychology instructor had just finished a lecture on mental health and was giving an oral test. Speaking specifically about manic depression, she asked, "How would you diagnose a patient who walks back and forth screaming at the top of his lungs one minute, then sits in a chair weeping uncontrollably the next?"

instructor = öğretim görevlisi... "Psikoloji hocası", derdik herhalde biz... lecture= 1. konferans; 2. üniversitede "ders" (burada olduğu gibi)... specifically = özel olarak... ile sınırlı tutarak... to weep = ağlamak (bu için için ağlamaktan, hıçkıra hıçkıra ağlamaya kadar her türlüsü olabilir. okunuşu: wi:p)

A young man in the rear raised his hand and answered, "A basketball coach?"

in the rear = arkada, arkalarda... raised his hand = elini kaldırdı (bizde: parmak kaldırmak)...

* * * * *

 
DIRTY JOKES OF THE DAY
DANCING FOR JOY ?

A man had just been laid off from work. He was standing on the railing of a high bridge getting ready to jump off, when he happened to look down and see a little man with no arms dancing all around on the river bank below.

He thought to himself, "Life isn't so bad after all," and got off the railing. He then walked down to the river bank to thank the little man for saving his life.

"Thank you," he said. "I was going to jump off that bridge and kill myself, but when I saw you dancing even though you have no arms, I changed my mind."

"Dancing? I'm not dancing!" the armless man replied bitterly... "My asshole itches, and I can't scratch it!"

laid off = işten çıkarılmıştı... railing = parmaklık... to itch = kaşınmak... to scratch = kaşımak... (Yani, bir yerimiz "itch" eder; "scratch" ederiz. Demek ki,  bizdeki "oturmuş kaşınıyordu" kavramının karşılığı da "He was scratching himself" olur...

 
THE WRONG KEY !!

All the good knights were leaving for the Crusades. One knight told his best friend, "My bride-to-be is without doubt one of the most beautiful women in the world. It would be a terrible waste if no man could have her. Therefore, as my best and most trusted friend, I am leaving you the key to her chastity belt in case I do not return from the Crusade."

the Crusades = Haçlı seferleri... bride-to-be = evleneceğim kız, müstakbel eşim... chastity belt = bekaret kemeri... in case ...etc = olur da seferden dönemem diye...

The company of knights were only a mile or so out of town when they noticed a cloud of dust approaching. Thinking it might be an important message from the town the column halted. A horseman approached. It was the knight's best friend, and he was yelling,

"Hey, you gave me the wrong key!!"

company = grup, bölük... column = yürüyüş kolu ("sütun" kavramından)... horseman = atlı... to yell = bar bar bağırmak...

* * * * *

 

FOLK WISDOM

ALL THE THINGS MY MOTHER TAUGHT ME !!

Heaven Is Under Mothers' Feet -- Turkish Proverb

[I dedicate this to other people's mothers, of course]


My mother taught me RELIGION -
"You better pray that will come out of the carpet."

[Halıya birşeyler dökmüştüm de...]

My mother taught me LOGIC:
"Because I said so, that's why."

My mother taught me FORESIGHT -
"Make sure you wear clean underwear, in case you're in an accident."

[önsezi, önceden hazırlık]

My mother taught me THE ART OF IRONY -
"Keep laughing and you'll be sobbing in a minute."

My mother taught me about the science of OSMOSIS -
"Shut your mouth and eat your supper!"

My mother taught me how to be a CONTORTIONIST -
"Look at the dirt on the back of your neck!"

= "kemiksiz adam"

My mother taught me about RESOLUTION -
"You'll sit there 'til all that spinach is finished."

My mother taught me about WEATHER EFFECTS -
"It looks as if a tornado swept through your room."

My mom taught me TO APPRECIATE A JOB WELL DONE -
"If you're going to kill each other, do it outside - I just finished cleaning!"

[Kardeşimle güreşirken, döğüşürken]

My mother taught me about ENVY -
"There are millions of less fortunate children in this world who don't have wonderful parents like you do!"

My mother taught me about BEHAVIOR MODIFICATION -
Stop acting like your father!"

Roses Grow Where Your Mother Hits You !!

-- Turkish Proverb

 

         

ANASAYFA  --  TESTLER  --  OKUMA  --  EĞLENCE