Doç. Dr. Yalçın İzbul

Hacettepe Üniversitesi eski öğr. üyesi

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Free Bilingual Electronic Ezine

Issued Every Wednesday

June 12, 02 - 0034

Dearest Members... As Mr. Derviş pointed out over the weekend, this country is still wrestling with a massive debt problem. The domestic debt stock is around TL 123,000 trillion and the rise in interest rates could threaten its sustainability in the longer term. This is an unnerving reminder of last year's turmoil. And let us not forget that next year there will be no bulk fresh IMF aid to relieve off the pressure. How long more, in any case, the State will go on playing the reverse role of Robin Hood, taking from the poor and giving to the rich?!

 

Politics goes on casting a long shadow on economic developments... Political uncertainty is likely to continue playing havoc with the markets. The outlook is far from being promising as nervous investors keep an eye on the ailing health of Mr. Ecevit, as well as on the intra-coalition differences over the European Union reforms. As I have made a habit of repeating during these past weeks, Cry Beloved Country... izbul

 

DOMESTIC NEWS
EU IS THE COMMON TARGET: SUMMIT

Prime Minister Bülent Ecevit and the main opposition leader Tansu Çiller did not attend the meeting to discuss Turkland’s candidacy for the European Union, held at the Presidential Palace

from the Turkish Daily News

Turkland was committed to gaining full membership of the European Union, according to a statement issued in the wake of a meeting of senior political leaders in Ankara Friday.

summit = [sa-mit] zirve, doruk... to be committed to doing sth = bir şeyi yapmaya kendini bağlamış olmak, kesin kararlı olmak... in the wake of = ardından, akabinde... [İngilizce'de anlatım gücünüzü arttırmanın en iyi yollarından birisi, üzerinizde sürekli bir küçük defter taşıyıp, notlar almak. Örneğin şu küçücük paragraftan çıkarabileceğiniz iki deyiş tarzı daha var: to gain full membership, to issue a statement: Görünce anlamak yeterli değil, kendinize mal etmeğe çalışınız...]

After the three hour long summit the advisor to President Ahmet Necdet Sezer, Tacan İldem, made a statement stressing that it had been a very constructive meeting with the leaders of most of Turkland’s political parties represented in the parliament.

advisor = danışman (to advise, fiilinden)... constructive = yapıcı...

EU membership was the common aim of all of the party leaders who attended the summit, İldem said.

common aim (target) = ortak amaç (hedef)...

Prime Minister Bülent Ecevit, still recovering from a series of ailments, was represented by the Democratic Left Party Secretary General Hasan Gülay. The Nationalist Movement Party leader Devlet Bahçeli, Motherland Party leader Mesut Yılmaz, opposition Justice and Development Party leader Recep Tayyip Erdoğan and Prosperity Party leader Recai Kutan were present at the summit.

a series of ailments = bir dizi hastalık... ailment = 1. hastalık; 2. hasta olma hali, düşkünlük... Prosperity = Refah [Kardeşim, Saadet partililer de çevirmenlere kök söktürmeğe devam ediyorlar. İngilizce'de "Happiness Party" yahut "Bliss Party" gibi deyişler "tuhaf şüpheler" uyandıracağı için, "refah zaten saadet getirir" düşüncesiyle, Partinin adı yine "Prosperity Party" olarak kaldı]...

İldem said that a consensus had been reached over the rapid completion of the parliament work for the Constitutional and legislative changes required for the European Human Rights Convention and other European regulations. He also said that parliamentary committees and bodies working on EU related amendments should speed up work and bring them before the parliament.

consensus = konsensüs (gördünüz mü, yabancı dilden sözcük devşirmek işleri ne derece kolaylaştırıyor!)... rapid = hızlı, çabuk... constitutional = anayasal... legislative = yasal... human rights = insan hakları... related = (burada) ilgili, konuya ilişkin... amendments = yasa değişiklikleri... to speed up = hızlandırmak... (to speed = hız yapmak)... before the Parliament = Fiziki anlamda anlaşılmamalı: Örneğin, "speak before the king" kıraldan önce vb. bir anlam taşımaz: "kıralın huzurunda" anlamındadır... Dolayısıyla, to bring before the Parliament = Meclise sunmak, konuyu Meclise getirmek...

FOREIGN PRESS
TURKISH LAW: "Mr." TOO GOOD FOR REBEL LEADER

from www.nantimes.com

DİKKAT DİKKAT: "too" sözcüğünün büyük çoğunlukla olumsuz bir anlam verdiğine bir başka örnek... too good = fazla iyi... Ama ne yazık ki, Türkçe bilmeyen TV metin yazarları sayesinde dilimizi katletmeğe devam ediyoruz. "Seni çok fazla seviyorum" gibi gariplikler sayesinde, "fazla iyi" artık eskiden olduğu gibi "lüzumsuz derecede iyi" anlamı vermiyor; tam tersi anlamı vermeğe başladı. Ne curcuna ama...

ANKARA, Turkland, June 11, 2002, The Associated Press -- Prosecutors began investigating on Monday whether a Turkish economist broke the law by referring to the imprisoned Kurdish rebel leader as "Mr." Abdullah Öcalan, a news report said.

prosecutor = savcı... to break the law = yasayı çiğnemek... imprisoned = hapsedilmiş, hapisteki... rebel = asi, başkaldıran; [re-bıl : ad hali, ilk hece vurgulu]... to rebel = isyan etmek (toplu halde) [ri-bel : fiil, ikinci hece vurgulu]... rebellion [ri-bel-yın] = isyan, başkaldırı... 

The Turkish press routinely refers to Öcalan as the "terrorist chieftain" or "baby killer" and it is illegal to show support for Öcalan or his rebel group.

routinely = rutin olarak... chieftain [çi:f-tın] (kabile veya benzeri küçük gruplar için) baş, şef, reis... terörist başı, bebek katili...

Atilla Yeşilada, an economist and commentator on Turkland's financial CNBC-e channel, repeatedly used the Turkish word "sayın" -- which means "mister" and is used to show respect -- before Ocalan's name at a conference on the economy this weekend, the Anatolia news agency reported.

commentator = yorumcu... Muhabir yanılıyor: "sayın" sözcüğü "mister" dan çok öte bir "saygılı" hitap tarzı. Örneğin, mecliste milletvekilleri birbirine "sayın" şeklinde hitap ederken, bunun İngiliz Parlamentosundaki karşılığı = the honourable member...

Bu arada, Sayın Yeşilada, ben sizin Öcalan efendiyi "saygın" bulduğunuzu filan sanmıyorum, ama içinde yaşadığın kültüre bu derece yabancılaşmışlık olur mu be kardeşim! Bir de, şişede durduğu gibi durmuyo, di mi!!

Several participants, including State Minister Tunca Toskay, a nationalist politician, walked out in protest.

participant [par-ti-sipınt] = katılımcı...

Some 37,000 people died during the Kurdish rebels' 15-year insurgency and Turkland claims Öcalan's group was responsible for all of the deaths.

insurgency [in-sör-cınsi] = başkaldırı...

Anatolia said prosecutors were inspecting transcripts of the conference to check for possible violations of the law.

Anatolia = Anatolia News Agency (daha önce adı geçtiği için, kısaltma kullanılmış)... to violate the law = yasayı çiğnemek...

Turkland has in the past jailed writers and journalists for calling for a peaceful and not a military end to the fighting. Insulting the military is also illegal in Turkland.

call for = çağrıda bulunmak... to insult = hakaret etmek... [İlahi Muhabir efendi... Gerçi bizim askeriye bu konularda biraz fazla duyarlıdır ("over-sensitive") ama, hangi ülkede hangi kurumu "insult" etmek "legal" dir acaba??]

Turkland, which aspires to join the European Union, is under pressure to ease laws that restrict freedom of expression.

to aspire = özlemle amaçlamak, umutla hedeflemek... to ease = rahatlatmak, gevşetmek... ("easy" sözcüğünün kökü)...

Yeşilada was not immediately available for comment, but the economist defended himself during the conference saying that he refers to everyone as "sayın," Anatolia reported.

Yeşilada ...etc. = ilk anda yorumlarını almak mümkün olmadı, veya kendisine ulaşamadık...

Öcalan was sentenced to death in 1999 and is awaiting a European Court of Human Rights verdict on his appeal.

verdict = hüküm, mahkeme kararı... appeal = temyiz başvurusu...

 

PEOPLE AND EVENTS
TURKLAND TRYING TO CRACK DOWN ON "EVIL" FOREIGN PROSTITUTES

The authorities characterize foreign prostitutes as disease spreaders and even tied some to spying. Islamic clerics curse them as "evil foreigners."

The Associated Press

to crack down on = köklü önlemler almak, tepesine inmek; (gerçi İngilizce deyim argo değil ama, en iyisi argo bir deyim ile açıklayayım, ) "gagasına binmek"... evil = kötü, şer, şeytani... prostitute = fahişe (bu sözcük, bizdekinden farklı olarak, para karşılığı seks yapan kavramı ile sınırlıdır)... disease spreaders = hastalık yayanlar... spying = casusluk... cleric = din adamı... to curse = 1. lanetlemek; 2. küfretmek...

Bu başlığın komik yanı ise, farkına varılmadan "yerlilerden" yana tavır konuluyor olması... 

Olga, a slim 24-year-old Russian blonde, never met her Turkish husband. A Russian prostitution ring arranged the marriage through bribery to provide her instant Turkish citizenship -- a legal shield against deportation if she is ever caught.

slim = ince (aranılır bir özellik; zayıf, sağlıksız anlamında "skinny" deriz)... blond = sarışın (daha çok sıfat olarak kullanılan "blond" ve yine ad olan "blondie" gibi varyasyonları var)... ring = çete, şebeke... bribery = rüşvet... instant citizenship = "instant coffee" gibi birşey: anında yurttaşlık... shield = kalkan, koruma... deportation = sınırdışı etme... ever = burada "olur da yakalanırsa" anlamında ("tüm zamanlarda" kavramından)...

Prostitution has become more visible in Turkland since the collapse of the Soviet Union led to an influx of tens of thousands of women working for sex gangs. There are so many Slavic women working as prostitutes that Turks have taken to calling any foreign prostitute "Natasha."

collapse = yıkılış, çöküş, yığılma... lead to = yol açmak... influx = "içeri akış" kavramından: kitleler halinde gelme... take to = başlamak, adet haline getirmek...

The government, which is trying to crack down on the issue, characterizes prostitutes as disease spreaders and even tied some to spying. Islamic clerics curse them as "evil foreigners."

Prostitution is legal here only at government-controlled brothels housing Turkish women, and foreigners are subject to deportation if caught.

brothel = genelev... "government-controlled" deyimi de hiç yerinde değil: "hükumet/devlet işletiyor" anlamında anlaşılabilir... "licensed by municipalities" filan gibi bir anlatım yerinde olurdu... to be subject to = tabi, maruz, mahkum...

"They can't deport me. I am a Turkish citizen," Olga said at a night club full of young women from the former Soviet states.

Olga said she married and divorced her Turkish husband without seeing him. She did not know how much he was paid. "I never wondered about who he was," she said.

I've never wondered ...etc. = Kim olduğunu hiç merak etmedim...

Some prostitutes have married poor Turks who were paid up to dlrs 3,000, authorities say. Newspapers have reported cases of mentally disordered Turks being used as marriage partners without their knowledge.

As part of its crackdown, the government wants to make it harder to become a citizen. Legislation before parliament would require married couples to live together for three years and to undergo a security investigation before citizenship could be granted.

legislation before parliament = meclise sevkedilmiş olan yasa... to undergo security investigation = güvenlik soruşturması geçirmek...

The government's campaign began after an intelligence report, titled "Natasha Activities," warned that some foreign prostitutes might be engaged in espionage.

an intelligence report, titled "Natasha Activities" = "Nataşa Etkinlikleri" başlıklı bir istihbarat raporu!... intelligence = haberalma, istihbarat... espionage [es-piyonaj] = casusluk, çaşıtlık...

The report said some foreign prostitutes are hired by government officials and could be spying on military plans and weapons contracts, the newspaper Sabah said. The women are interrogated, sometimes for days, by their country's intelligence service when they return home, it said.

are hired = tutuluyorlar, görevlendiriliyorlar ("para ile kiralanıyorlar" kavramından... could be spying on military plans and weapons contracts = askeri planlar ve silah satınalma mukaveleleri ile ilgili casusluk yapıyor olabilirler!!... to interrogate = sorgulamak...

However, there have not been any reported cases of espionage involving foreign prostitutes.

involving foreign prostitutes = yabancı fahişelerin karıştığı, "müdahil" olduğu...

Recently, police have intensified raids on seedy hotels around the country, deporting hundreds of women. Police closed three hotels in the eastern city of Kars for 80 days, for allowing prostitutes to solicit customers.

to intensify = yoğunlaştırmak... raid = baskın... seedy = "karanlık", karışık işler döndüğü kuşkusu veren... around the country = ülkenin her yanında, yöresinde...

DİKKAT DİKKAT: "the eastern city of Kars", "the capital city of Ankara" gibi deyişlere dikkat ediniz. Bunlarda "genitive" -in takısını kullanmayacaksınız: Çeviriniz "Kars'ın doğu kenti" yada "Ankara'nın başkenti" gibi şeyler olmayacak. Doğru Türkçe karşılıklar "doğudaki Kars kenti... başkent Ankara...

[Bu bölümde, 2001 tarihli bir U.S. "human rights" raporundan alınmış, Dergi'mde asla yer veremeyeceğim türden adi iddialar var. Atlıyorum]

Olga, who said she is an economics student in Moscow, was wearing a quality black blazer and a golden blouse, matching her hair. She wears almost no makeup.

matching = uyumlu, eşleşmiş; Olga Hanımın "golden" saçları olduğunu anlıyoruz... She wears etc. = Hemen hiç makyaj yapmamıştı...

"My family thinks I'm working here as a tourist guide," she said in fluent Turkish. "Occasionally, I fly home to make them happy with gifts."

in fluent Turkish = akıcı bir Türkçe ile...

Olga said she came voluntarily after learning how much she could make as a prostitute. The dlrs 150 she earns nightly is more than Turkland's monthly minimum wage of 165 million Turkish lira, or about dlrs 120.

voluntarily = gönüllü olarak... Bu ülkede aylık asgari ücret 120 dolar. Olga gecede 150 dolar kazanıyor. Acaba IMF'den dilendiğimiz birkaç milyar doların kaç katını bu yollardan yurtdışına çıkarıyoruz?

She sometimes goes to other Turkish cities "for friends," who she said include Turkish businessmen, some Israelis and American servicemen at Incirlik air base in southern Turkland.

Eh, iyi. Hiç olmazsa, İsrailliler ile İncirlik'teki Amerikan askerlerini de yoluyorlarmış...

"Of course, they have to pay my travel expenses, too," she said, waving away a cloud of cigarette smoke.

waving away etc. = sigarasının duman bulutunu elleriyle dağıtarak...

Ne yapsak kendimizi bu adamlara beğendiremiyoruz, yahu... Terörist başını asalım mı asmayalım mı kendimiz muallakta kalmışken, şimdi de "sayın" demiyosunuz diye kızıyorlar. Yani! Acaba Sayın Bush "Mr. Ladin" diye kibarlık gösterilerine girişirken içinden neler düşünüyor, kapalı kapılar arkasında ne sıfatlar yakıştırıyor ki?!

 
 
CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ?

RELATIONSHIPS

The true measure of a man is how he treats someone who can do him absolutely no good. -- Samuel Johnson

true measure = gerçek ölçü... to treat = davranmak, muamele etmek... who can ...etc = kendisine hiçbir yarar sağlamayacak, kendisinden hiçbir menfaati olamayacağı...

A Friend may well be reckoned the masterpiece of Nature. -- Ralph Waldo Emerson

to reckon = think, consider = saymak, addetmek, öyle düşünmek... masterpiece = başyapıt, şaheser...

It is a luxury to be understood. -- Ralph Waldo Emerson

Anlaşılmak bir lükstür (= Anlaşılmayı ummayın)...

If it was necessary to tolerate in other people everything that one permits in oneself, life would be unbearable. -- Georges Courteline

Kendimize izin verdiğimiz şeyleri başkalarında da hoşgörü ile karşılamak gerekseydi, hayat çekilmez olurdu...

It is not enough to succeed. Others must fail. -- Gore Vidal

[Milliyetini bilmesem, bu adam bizden biri diyeceğim...]

The worst sin towards our fellow creatures is not to hate them, but to be indifferent to them; that's the essence of inhumanity.
-- G.B. Shaw

sin = günah... fellow creatures = diğer insanlar, "türdeş"lerimiz... indifferent = kayıtsız, ilgisiz (beklentimizin tersine, in- öneki ile anlamın tersine çevrilmeyip, farklı bir anlam oluşturulan bu sözcüğe dikkat ediniz)... essence = aslı, temeli... inhumanity = insaniyetsizlik, zalimlik, vb...

Some fellows pay a compliment like they expected a receipt. -- Kin Hubbard

to pay a compliment = kompliman yapmak, iltifat etmek... to expect a receipt [ri-si:t okunur: "p"yi okumayınız] = makbuz, alındı...

Acquaintance: a person whom we know well enough to borrow from, but not well enough to lend to. A degree of friendship called slight when its object is poor or obscure, and intimate when he is rich or famous. -- Ambrose Bierce

acquaintance = tanıdık, tanış kimse... slight = az, hafif... "Adam parasızsa veya ünlü değilse, uzaktan tanıyorum deriz; zengin ve ünlü biri ise, yakın dostluktan söz ederiz...

THE PESSIMISTS

This planet is obviously being used as an insane asylum by other planets. -- George Bernard Shaw

insane asylum = tımarhane...

I either want less corruption, or more chance to participate in it. -- Ashleigh Brilliant

corruption = usulsüzlük, yönetim ve kamu ahlakında çürümüşlük ("ahlak" sözcüğünden bizdeki gibi "belden aşağı" konuların anlaşılmadığına dikkat ediniz)... 

Lord, grant me the serenity to accept the things I can not change, the courage to change the things I can, and the wisdom to hide the bodies of those I had to kill because they pissed me off. -- ANONYMOUS

serenity = ruh huzuru... wisdom = bilgelik... to piss smb off = bıktırmak, canından bezdirmek, çok kızdırmak...

We live in cheap and twisted times. Our leaders are low-rent Fascists and our laws are a tangle of mockeries. Recent polls indicate that the only people who feel optimistic about the future are first-year law students who expect to get rich by arguing [original version = haggling] over the ruins... and they are probably right. -- Hunter S. Thompson

cheap and twisted times = ucuz ve çarpık zamanlar... low-rent = ikinci gömlek... a tangle of = burada "bir yumak" diyebilirsiniz: karma karışıklık kavramından... mockery = alay eder, ağız eğer türden davranışlar: "Yasalar halkla alay ediyor - soytarılık, kepazelik türünden şeyler" demek istiyor...

Mankind faces a crossroads. One path leads to despair and utter hopelessness, the other to extinction. Let us pray we choose correctly. -- Woody Allen

crossroads = dörtyol ağzı; yol ayrımı... extinction = yokolma, türün yeryüzünden silinmesi... to pray = dua etmek...

That's the remarkable thing about life. No matter how bad it gets it can always get worse. -- Calvin

remarkable = dikkate değer... Ne derece kötüye giderse gitsin, herzaman için daha da kötüleşebilir...

*  *  *  *  *

AND THE PRAGMATIST SUPPLIES THE ANSWER

The greatest discovery of my generation is that human beings can alter their lives by altering their attitudes of mind.

William James

 

 

 

   

 

 HERE IS A NAUGHTY LITTLE STORY FOR YOU !! 

 ASSHOLE !! 

 PART - 1 

*  *  *  *  *

Hey everybody! Having a bad day? Need to take it out on someone? Don't take it out on someone you know; take it out on someone you DON'T know! For example...

asshole = Şey, terbiyem müsaade etmediği için çevirisini veremiyorum... Siz bakıverin lütfen: İpuçları: ass, "merkep" anlamında değil, öteki anlamında (alternatif yazılış= "arse", ama bu daha da kaba); "hole", kendi anlamında... Need to take it out on someone? = Öfkenizi (vb) birisinden çıkartmak mı istiyorsunuz? Tanıdıklarınızdan değil, tanımadıklarınızdan çıkarın...

I was sitting at my desk when I remembered a phone call I had to make. I found the number and dialled it. A man answered nicely saying, "Hello?"

I politely said, "This is Patrick Hannifin. Could I please speak to Robin Carter?" Suddenly the phone was slammed down on me! I couldn't believe anyone could be that rude!

slammed down on me = telefon "küüt" diye suratıma kapandı...

I tracked down Robin's correct number and called her; she had transposed the last two digits incorrectly. After I hung up, I spotted that wrong number still lying there on my desk. I decided to call it again.

tracked down = izini sürüp buldum. (İzbul'uz ya!...) transpose = Burada "write" ile eşanlamlı gibi görünüyorsa da, anlamı "değiştirerek yazmak" tır. Örneğin, en çok müzik parçaları farklı anahtarlara göre "tranzpose" edilirler... digit = rakam, sayılarda hane... to hang up = telefonu kapatmak (ilk telefonlarda, ahizenin çengeline "asılarak" kapatıldığını anımsayınız: Oradan geliyor)... to spot = görmek, yerini belirlemek (genellikle, görülmesi biraz güç veya uzakta olan birşeyi görmek, yerini belirlemek anlamında çok sık kullanılan bir fiildir)... lying there = oracıkta yatıyordu (duruyordu)...

When the same person once more answered, I yelled, "You're an asshole!" and hung up.

to yell = shout, scream, holler...

Next to his phone number I wrote the word "Asshole" and put it in my desk drawer. Every couple of weeks, when I was paying bills or having a really bad day, I would call him up. He'd answer, I'd yell, "You're an asshole!", and hang up. This would always cheer me up.

drawer = çekmece... every couple of weeks = birkaç haftada bir...

Later in the year the phone company introduced Caller ID. This was a real disappointment for me; I'd have to stop calling the Asshole.

introducad Caller ID = Arayanın numarasının gösterildiği sistemi getirdiler...

Then one day I had an idea. I dialled his number and heard his voice say, "Hello." I made up a name. "Hi, this is the sales office of the telephone company, and I'm just calling to see if you're familiar with our Caller ID Program?" He said, "No.", and slammed the phone down. I quickly called him back and yelled, "That's because you're an asshole!"

I made up a name = Bir isim uydurdum... to be familiar with = aşina olmak...

The reason I'm taking the time to tell you this story is to illustrate
that if something is really bothering you, you can do something about it. Just dial 823-48XX.

Keep reading, it gets better...

Evet, doğru tahmin ettiniz. Öyküde, size "asshole" un telefon numarasını da veriyorlar. Ama ben bu numarayı, uluslararası bir skandala yol açmamak için sansürledim...

[ to be continued in our next issue ]

 
 
Selections from Our Website
 

 Intermediate Vocabulary Test 

 Click Here to See this Whole File as well as the Answers 

1) He just sits there and ............... television most of the time.

a. stares     b. observes     c. glances

d. gazes     e. watches

 

2) I'm going to take a(n) ............. abroad next summer.

a. nap     b. trip     c. map     d. look     e. excursion

 

3) By the way, that ............... me something I was supposed to be doing this afternoon. 

a. reminds     b. remains     c. remembers     d. memorizes     e. repeats

 

4) There are many more television ............... today than there used to be twenty years ago.

a. passers-by     b. onlookers     c. spectators     d. viewers     e. sight-seers

 

5) We had to leave the ............... of them just where we had found them.

a. back     b. rest     c. backwards     d. remain     e. finished

 

Selections from Our Website

6) Don't forget to let me know if anything unusual ............... on the way.

a. obeys     b. presents     c. happens     d. provides     e. produces

 

7) ............... your arms together and make a circle.

a. Link     b. Distribute     c. Reverse     d. Protect     e. Apply

 

8) As a child, he used to be ............... of the dark.

a. astonished     b. frightened     c. wondered

d. suspected     e. escaped

 

9) His uncle was ............... in a car accident.

a. injured     b. died     c. wounded     d. crashed     e. treated

 

10) His girlfriend was ............... in an airplane ............... .

a. dead / landing     b. killed / crash     c. injured / fare

d. wounded / fall     e. hurt / drop

*  *  *  *  *

 Click Here to See this Whole File as well as the Answers 

 Click Here to Visit Our Website 

   

THIS WEEK'S CARTOON

The will is read to the bereaved widow: The deceased beloved one -- as he goes to God's acre -- has left her 15.6 MB of free web space !!

Hey! That gives me an idea! It really solves my problem, too!

will = vasiyetname... bereaved [bi-ri:vd] = çok yakın birini kaybetmiş... deceased [di-si:zd] = merhum, müteveffa... beloved [bi-la-vid] = çok sevilen... God's acre [eykr] = mezarlık... MB = megabayt...

[NOT: Bir zamanlar (evlenmeden önce) yazdıklarımı okuyan bir kişi vardı: Müstakbel eşim... Evlendikten sonra o da okumaz oldu: İşte o nedenle yazdıklarımda bu derece fütursuzca "sarcastic" (alaycı) olabiliyorum!]

   
   
CLEAN JOKE OF THE DAY
THE SENTENCE

A woman awakes during the night to find that her husband was not in bed. She puts on her robe and goes downstairs to look for him.

sentence = hapis cezası, hüküm... irdeleyiniz: "is not in bed" yerine, "was not" kullanılmakla, anlamda nasıl bir değişiklik oluyor?

She finds him sitting at the kitchen table with a cup of coffee in front of him. He appears to be in deep thought, just staring at the wall. She watches as he wiped a tear from his eye and takes a sip of his coffee.

to stare = dik dik bakmak, uzun uzun bakmak, baka kalmak, trene bakar gibi bakmak... Burada: gözlerini dikmiş boşluğa (duvara) bakıyordu; dalmış gitmişti... wiped a tear ?= gözyaşını sildi... sip = yudum...

"What's the matter, dear?", she whispers as she steps into the room, "Why are you down here at this time of night?"

The husband looks up from his coffee," Do you remember 20 years ago when we were dating, and you were only 16?" he asks solemnly.

to whisper = fısıldamak, usul sesle söylemek... To step into = girmek... looks up from = kafasını kaldırıp baktı... dating = çıkmak, birlikte çıkmak... only 16 = daha onaltısındaydın... solemnly ["n" okunmaz] =  (burada) ağır, ciddi ve hüzünlü bir şekilde...

"Yes I do" she replies. The husband paused. The words were not coming easily.

"Do you remember when your father caught us in the back seat of my car making love?"

"Yes, I remember" said the wife, lowering herself into a chair beside him.

lowering herself into a chair = sandalyeye oturdu (ancak "sit" fiili yerine tercih edilen bu kullanım, hareketin yavaş ve yumuşak olduğunu ima ediyor: Yani, kadın "duygulanmış" "mayışmış" durumda (başka yerde, bağlama göre, "yorgunluktan yavaşça kendini saldalyeye bıraktı" anlamı da verebilir)...

The husband continued.. "Do you remember when he shoved the shotgun in my face and said, 'Either you marry my daughter, or I'll send you to jail for 20 years?"

shove = dürtüklemek... shotgun = av tüfeği...

"I remember that too" she replied softly.

softly = bu tarz zarflarıyla atmosferin nasıl inşa edildiğine dikkat ediniz...

He wiped another tear from his cheek and said, "I would have gotten out today".

I would have gotten out today = Bugün hapisaneden çıkmış olacaktım!...

*  *  *  *  *

 
NAUGHTY JOKE OF THE DAY
PLANNING A VACATION

God is tired, worn out. So he speaks to St. Peter, "You know, I need a vacation. Got any suggestions where I should go?"

worn out = bitkin, takati kalmamış (to wear = "aşınma" kavramından... Diğer anlamı = giymiş olmak, üstünde olmak: wear - wore - worn...) Got = Have you got?...

St. Peter, thinking, nods his head, then says, "How about Jupiter? It's nice and warm there this time of the year." God shakes His head before saying, "No. Too much gravity. You know how that hurts my back."

nod one's head = (Genelde evet anlamına) başını sallamak: tersi to shake one's head = Hayır anlamına başını sallamak... gravity = yerçekimi... hurts my back = sırtımı, belimi ağrıtıyor...

"Hmmm," St. Peter reflects. "Well, how about Mercury?" "No way!" God about screams. "It's way too hot for me there!"

to reflect = to think, to consider (diğer anlamı: yansıtmak)... reflection = 1. düşünme; 2. yansıtma, yansıma... way too hot = çok çok sıcak...

"I've got it," St. Peter says, his face lighting up. "How about going Down to Earth for your vacation?"
Chuckling, God remarks, "Are you kidding? Two thousand years ago I went There, had an affair with some nice Jewish girl, and they're STILL talking about it!"

I've got it = Tamam buldum!... his face lighting up = "yüzü aydınlanarak", sevinçle, memnuniyetle, rahatlayarak... to chuckle = kıkır kıkır gülmek... Are you kidding? = Şaka mı yapıyorsun? to have an affair with smb = ilişki kurmak,ilişkisi olmak... some = (burada tekil anlamlı) bir, herhangi bir, belli, muayyen...

*  *  *  *  *

WHO HAS BEEN WITH SHIRLEY ?

"That wife of mine is a liar," said the angry husband to a sympathetic pal seated next to him in the bar.

sympathetic = kendisine sempati duyan, duygularını paylaşıp, kendisini teselli eden... pal = arkadaş...

"How do you know?" the friend asked. "She didn't come home last night and when I asked her where she'd been, she said she had spent the night with her sister, Shirley."

How do you know? = Nereden biliyorsun?

"So?"

So? = Eee, n'olmuş yani?..

"So she's a liar. It was I who spent the night with her sister, Shirley."

So, she's a liar = Eee'si, yalancının biri işte!... It was I who spent ...etc = Geceyi Shirley ile geçiren bendim... ["I" sözcüğünü vurgulamak koşuluyla: "I spent the night with Shirley" bir başka anlatım tarzı olurdu.]

 

 

 READING FOR FUN 

 MORE DEFINITIONS 

 PART TWO 

Smile: A curve that can set a lot of things straight.

curve = eğri (geometrik çizgi, anlamında)... straight line = doğru çizgi, doğru hat (geometrik anlamda, mecazi değil)... to set things straight = sorunları çözmek; herbirşeyleri doğru yoluna koymak...

Office: A place where you can relax after your strenuous home life.

Yorucu ev hayatından sonra dinlendiğiniz yer... [st-ren-yuıs] = Çok yorucu: to strain = zorlamak, yavaş yavaş gücünü tüketmek, kavramından...

Yawn: The only time some married men ever get to open their mouth.

(to) yawn = [yown] esneme, esnemek (ad, eylem)... Bazı evli erkeklerin ağızlarını açma fırsatı buldukları tek zaman...

Etc.: A sign to make others believe that you know more than you actually do.

to make others ...etc = bildiğinizden fazlasını bildiğinize başkalarını inandırmak için...

Committee: Individuals who can do nothing individually and sit to decide that nothing can be done together.

individually = bireysel olarak...

Experience: The name men give to their mistakes.

(Metnin gelişine göre yorumlanabilir:) "İnsanların" veya "erkeklerin" hatalarına verdikleri ad...

Philosopher: A fool who torments himself during life, to be spoken of when dead.

Filozof: Ölünce kendisinden söz edilsin diye, yaşamı boyunca kendi kendine azap çektiren budala... to torture = fiziki olarak işkence etmek... "to torment" sözcüğünde ise azap çektirmek, eziyet etmek kavramı vardır.

Diplomat: A person who tells you to go to hell in such a way that you actually look forward to the trip.

Go to hell = 1. Defol git... 2. Cehenneme gidesin; cehennem ol...

Doctor: A person who kills your ills by pills, and kills you with his bills.

hap ve drajeleriyle hastalığınızı, faturaları ile de sizi öldüren kimse... bills = (burada) vizite, tedavi, vb gibi ücretlerin tümü kastediliyor...

*   *   *   *   *

 

         

ANASAYFA  --  TESTLER  --  OKUMA  --  EĞLENCE