Doç. Dr. Yalçın İzbul

Hacettepe Üniversitesi eski öğr. üyesi

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Free Bilingual Electronic Ezine

Issued Every Wednesday

September 04, 02 - 0041

  Dearest Members... The most important thing to do in solving a problem is to start doing something about it... As with any headache, you can lay on the couch and moan, or you can get up, walk to the medicine cabinet, and reach out for relief... Ignoring the problem may be tempting, but it won’t go away until you take action and do something about it. What you must do is to get going yourself and get the things going, too, in doing so...  
  You are here, because (apart from the obvious fact that you feel compelled -- out of sheer, mystified curiosity -- to further and further witness my sordid sensibilities, my morbid worldview, my wayward witticisms, and my elitist liberal politics) presumably you have an English-language problem that you wish  your otherwise-all-too-happy life be rid of...  Well, here is your chance to solve that problem for once and all. Just equip yourself with my new e-book and get going. You'll be delighted to witness your language worries actually disappear -- day by day and chunks by chunks !!  
  Get Real, Get Active, Get Empowered !!... Get rid of that language problem that is plaguing your professional, academic or simply social life...

For further information,    JUST CLICK HERE  

 
 

PEOPLE AND EVENTS
WOMEN'S ASSOCIATIONS SEEK FAIR REPRESENTATION ON THE LISTINGS

from The Turkish Daily News

As the polls set for November 3 approach, women's associations working in an effort to increase the number of female deputies in Parliament seek fair deputy candidate listings.

As the pools... approach = seçimler yaklaştıkça, yaklaşırken... the polls set = Yani, "the polls which are/were/have been set"... Yani, kısaltılmış bir sıfat-tümcelik... Bu önemli konu,  yeni kitabımızın 12. Bölümünde ayrıntılarıyla ele alınmaktadır...

 associations working = Bu da, "associations which are working" veya "associations that work" sıfat-tümcelikten kısaltma.Makul bir İngilizce düzeyi için, kısaltılmış sıfat ve zarf tümcelikleri konusunu mutlaka çözmeniz gerekiyor...

to seek = özlemle aramak, çok istemek... fair = adil, hakça... deputy candidate listings = milletvekili aday listeleri?? mi, yoksa... aday aday listeleri mi??... (deputy -- dep-yuti = 1. vekil, yardımcı, birinci adamın yokluğunda yerine bakan. Bu bir kişi de olabilir, birden çok kişi de... Cat Srevens: "I shot the sheriff, but I didn't shoot the deputy"... Veya, "If I am not here, ask for my deputy"... Ama, "the sheriff's deputies"... 2. Milletvekili... Bence, "deputy candidate listings" ile "aday adayları listeleri" kastediliyor...

Generally, all political parties have women quotas, but the Turkish Parliament is frequently criticized for its low number of female candidates, representatives and ministers.

quota (okunuşu, hayret! ama yazıldığı gibi) = Türkçesi: kota... (Walla, İngilizce öğrenmek ne kolay...) representative = milletvekili... minister = bakan...

The Female Politicians [Kadın Siyasetçiler] Association [Derneği -- KASİDE] Chairwoman Yurdusev Arığ called on political parties to be fair while preparing the lists of their deputy candidates.

called on = çağrıda bulundu... to be fair = adil olmak, hakça davranmak...

Arığ said on Monday that parties should include women candidates who work for the party into the lists rather than transferring popular female candidates.

Noting that Turkey granted women the right to elect and be elected earlier than a number of other countries, Arığ said that Turkish women failed to have an important place in Turkish political life despite this advantage.

"Turkish women should apply to a political party according to their political backgrounds and should ask for responsibilities in order to reach the place they deserve in political life," Arığ said.

Meanwhile, True Path Party (DYP) witnessed a victory of female politicians in the Southeast city of Gaziantep during the candidate listing elections. According to the results of the elections, four of the ten deputy candidates are females.

the Southeast city of Gaziantep = "of" yapısını gördüğünüz heryerde "-in, -nin" eki ile çevirmenin sakıncasına daha önceki sayılarda değinmiştik. Herhalde yazar burada, "Gaziantep'in güneydoğu kenti" demiyor. Daha önce verdiğimiz örneği yineleyelim: "the capital city of Ankara" = başkent Ankara... "the eastern city of Kars" = Doğu'daki Kars kenti... Bu tür yapılar karşısında, "Demek ki İngilizce'de böyle ifade ediyorlar" yaklaşımına başvurmanız gerekiyor...

DYP's leader Tansu Çiller is Turkland's first female prime minister. According to the public opinion polls, her DYP will be among the few parties that would be successful to pass the 10 percent national threshold needed for a political party to enter Parliament.

is = was (olmalıydı)... threshold = eşik... at the threshould a new century = yeni bir yüzyılın eşiğinde... threshold of pain = ağrı eşiği (tıbbi terim)... threshold of hearing = işitme eşiği (türler yada bireyler arası karşılaştırma akustik terimi)... national threshold = ulusal baraj...

AÇIKLAMA = DYP Gaziantep önseçim sonuçlarını yürekten kutlar ve TBMM'nde yurttaşları temsil eden kadın milletvekillerimizin neden yarı yarıya oranlarda olmadığını herzaman sorgularken...

...ama öte yandan da DYP veya özellikle de genel başkanı Sayın Çiller'e yönelik hiçbir ayrıcalıklı tercihim olmadığını burada hemen dile getirmeyi de zorunlu (ve mutlu) bir görev sayıyorum...

 

GLOBALIZATION & THE NATION STATE
WHERE DO WE GO NOW?
AN OVERVIEW -- 7

DİKKAT: Bu metnin geliştirilmiş yeni baskısı için,

 TIKLAYINIZ

The development of the global market will make the international finance system an integrated whole; the transparency in public administration and the struggle against malpractice will attain a cross-border characteristic and great importance.

transparency in public administration = kamu yönetiminde saydamlık... malpractice = kötüye kullanma, süistimal... cross-border characteristic = sınırlar ötesi nitelik... Daha önce de söyledim: Lütfen, Türkçe'de "karakter" değil "karekter", "koreografi" değil "kareografi" diyenleri DÖVÜN...

The wealth of the nations will be judged by the qualities of their human resources. Therefore, the democratization of the processes of gaining access to information and of using information will become very important.

wealth of nations = ülkelerin refahı, zenginliği... Dikkat ederseniz, "nation" Türkçe'ye kimi zaman "ulus", kimi zaman da "ülke" şeklinde çeviri verir... human resources = insan kaynakları... democratization: di-mok-rati-zey-şın, tek-düm-teke-düm-tek düzeninde okuyunuz...

to gain access to = erişmek, erişim sağlamak... Bu tümceye dikkat: "of gaining access to information" ve "of using information", "democratization" sözcüğüne bağlanan iki paralel yapı... "democratization" ise "will become very important" fiil grubunun öznesi... Yani, iki şey çok önem kazanacak, önemli hale gelecek: 1. bilgiye ulaşımın özgürleştirilmesi; 2. bilgi kullanımının özgürleştirilmesi...

Health care and education will become public services which should be provided to the whole of humanity.

public services = kamu hizmetleri...

The conscience of space and the planet will develop and the collective efforts against the pollution of the environment will strengthen.

The conscience of... etc = Kanaatimce yazarlar burada "conscience" (= vicdan) sözcüğünü tümüyle yanlış kullanmışlar... Sanırım, "consciousness" (= bilinç) demek istemişlerdir... Zaten çok "clumsy" (beceriksiz, hantal ve sakar) bir ifade. En kolay çözüm: "Space- and planet-consciousness" = uzay ve gezegen bilinci...

[NOT: Kimi dilciler, bu "hyphen" (tire) kullanımını ("hyphenated usage") fazla kolay ve ucuz bir çözüm bulurlar; kendilerine katılmıyorum: Çağımız, yer ve zamandan tasarruf çağı]... to strengthen, fiilinin bu geçişsiz kullanımı konusunda ise, siz değerli okurlarımızı geçen sayımızda uyarmıştım...

Communication and transportation will become cheaper thanks to the developments in technology; circulation of goods, services and capital on a global level will become faster.

thanks to = sayesinde...(geçen sayımızda yine geçmişti, bir kez daha dikkatinize sunmak istedim... circulation of goods, services and capital = mal, hizmetler ve sermayenin dolaşımı...

The international economic and political relations will mainly consist of the additions of regional groupings to each other. The countries left outside these groupings will be marginalized.

Ne diyeyim? İlk tümce berbat: son derece "clumsy"... İkinci tümce fevkalade "compact" (derli toplu) ve "to the point" (taşı gediğine koyuyor)... The countries left outside: "the countries which are / have been left outside" sıfat tümceliğinden kısaltma... AMA ARTIK BU KONUDA BİRŞEY SÖYLEMEYECEĞİM: ÇÜNKÜ NE YAPSAM, BİRİLERİ HEP KİTABIMIN REKLAMINI YAPTIĞIMI DÜŞÜNÜYOR...

The most significant result of all these developments will be that no country or state will have the standards of its own in politics, economy or human rights. No state will be able to claim "I do what I like, I solve my problems in my own way. And that interests no one." We are at a point where national security is attained by collective security arrangement.

Ben olsam, son tümceden bir öncekini, "We do what we like, we solve our problems in our own way," şeklinde ifade ederdim: Çünkü "devlet", irdelerseniz, "çoğul" insanlardan oluşan bir kurum... Buradaki ölçüde bir "personification" (şahıslandırma) bana zorlama görünüyor... Yine, "collective security arrangement" yerine "a collective security arrangement" diyelim; çünkü besbellidir ki ( tek değil) birden çok "toplu güvenlik düzenlemesi" olanaklıdır.

 

 
 

 

 CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ? 

 ON HUMOUR AND HUMORISTS 

"This is not an easy time for humorists because the government is far funnier than we are." -- Art BUCHWALD, 1987

Devir biz mizah ustaları için zor bir devir; çünkü hükumet bizden çok daha fazla güldürüyor insanları...

He laughs best who laughs last. -- John HEYWOOD (c.1497 - c.1580)

Son gülen iyi güler... Bildiğiniz gibi, atasözleşmiştir...

He laughs best whose laugh lasts. -- Laurence J. PETER, 1982

En iyi gülen, gülüşü kalıcı olandır...

He who laughs, lasts. -- Mary Pettibone POOLE, 1938

Gülenin ömrü uzun olur...

When humour is meant to be taken seriously, it's no joke. -- Lionel STRACHEY (1864-1927)

Mizah ciddiye alınsın isteniyorsa, güldürücülüğünü yitirir. veya, Mizah ciddiye alınsın istendiğinde şakaya gelmez. Bu sözün içinde geçtiği metni çok aradım, ama bulamadım: Bu haliyle ne yazık ki birkaç yoruma açık. Öneriler?...

1. Patients must be dead before the organs are taken.

2. Although patients may be allowed to die under certain circumstances, they must never actively be killed.

3. Patient or family consent must precede organ retrieval.

Pittsburgh Üniversitesi, Tıbbi Etik Merkezi, Organ Edinilmesi Kılavuzu'ndan -- Allah gecinden versin...

So, when somebody has B.O., the "O" usually stays with the "B". Once the "B" leaves, the "O" goes with it. -- Jerry SEINFELD

Eğer V.K.'nız varsa, "K" genellikle "V" ile kalmak eğilimindedir; "V" gidince, "K" da onunla beraber gider... B.O. = body odour... (Deodorant firma reklamlarından yaygınlık kazanan bir kısaltma)

Humour is not merely the telling of funny stories. It recognizes the vast difference between life as we imagine it and life as we live it, and between the fanciful and imposing impressions we have of ourselves and what we actually are. -- Brooks Atkinson, 1951

Mizah, güldürücü öyküler anlatılması değildir salt... Mizah, sanrıladığımız hayali dünyamız ile gerçek yaşam, kendimize ilişkin abartılı izlenimlerimiz ile gerçek kimliğimiz arasındaki kocaman farklılıkları tanıtlar...

*  *  *  *  *

  Or, As Ella Wheeler Wilcox Once Put It  

"Laugh, and the whole world laughs with you; weep and you weep alone"

Gül, bütün dünya seninle birlikte güler; ağla, tek başına ağlarsın... Ama ben daha komiklerini de duydum: Snore, and you snore alone: Gül, bütün dünya seninle birlikte gülsün; Horla, yalnız uyursun...

 

 

 
   

 

 İNGİLİZCE KONUŞMAK İSTİYORUM !! 

 KONUŞMADA İÇERİK - 3

    Seriyi sürdürüyoruz... We continue with the series... Bu kez, sevgili yabancı muhatabımızla "soccer" yada "football" dan söz edeceğiz... Bunun için de, Türkçe'de hergün kullandığımız kalıpların İngilizce'sine gereksinim duyacağız...

    Seçtiğim örneklerin hepsi önceki sayılarımızda geçmiş olan deyişler. Yani, okuduğumuz herşey -- bilgisayarlar gibi -- belleğimize kazınabilse, zaten biz şimdi İngilizce'de her konuda "bülbül" gibi şakıyor olurduk... (Biraz da "gırtlak" eğitimi ile...)

    Ossun, (Let that be as it may...) Biz yine elimizden geleni yapmağa, metinlerden altını çizdiğimiz ibare, deyim ve deyişleri "mümkün mertebe" kendimize maletmeğe çalışalım...

SUGGEST ENGLISH EQUIVALENTS FOR THE TURKISH EXPRESSIONS BELOW:

Aşağıdaki Türkçe İfadeler İçin İngilizce Karşılık Öneriniz:

Not: Bir sözü söylemenin birden fazla yolu olabilir: Öyle olmasaydı, otomatik çeviri makineleri çoktan piyasayı sarmış olurdu.

1. hazırlık turnuvası... 2. hafta ortasında bir diz ameliyatı geçirdi, diz ameliyatı oldu... 3. sakatlıktan henüz tam kurtulamadı... 4. iki maç oynamama cezası aldı... 5. yumruklaşmak... 6. bir şike skandalı... 7. puan kaybetmek... 8. liderin gerisine düşmüş olmak... 9. zirve adayları, şampiyonluğa oynayanlar... 10. hemen (hemen hemen) bütün mevkilerde... 11. ikinci lig... üçüncü tur... ikinci maç (belli bir eleme turunda karşı sahadaki)... 12. Cim Bom üstüste iki gün aynı skorla, 2-1 kazandı... 13. konuk takım savunmada kocaman boşluklar bırakıyordu... 14. Hasan Şaş kornerden gelen bir topla Cim Bom'un beraberlik golünü attı... 15. kanatlardan gelen toplar... 16. 24 maçlık yenilmezlik (galibiyet) dizisi... 17. Cim Bom ikinci yarıda topa daha çok sahip oldu (Dikkat ederseniz, bu anlatım Türkçe'de muğlaklık taşıyor: Rakibe göre mi, yoksa ilk yarıya göre mi? Hadi, rakibe göre nüansını verelim ve "have an edge... on smb / in, at sth" deyimini kullanalım)... 18. katı (sıkı) Liverpool savunmasını aşamadılar ("break down" geçişli -- transitive -- kalıbını kullanın)... 19. ikinci yarıda iki gol attı... 20. Şampiyonluğu hakketmiştik, ama üçüncülükle yetinmek zorunda kaldık... (Bunu, çok çeşitli şekillerde söyleyebiliriz...)

ANSWERS AND SUGGESTIONS

Only "suggestions"... For, as I said earlier, if it weren't for the fact that there are many ways of saying things, automatic translation machines would long have been on the market at our expedient service...

1. a warm-up tournament... 2. underwent (a) knee surgery in midweek... 3. has not fully recovered from injury yet... 4. was suspended for two matches... 5. to trade punches... 6. a match-fixing scandal... 7. to drop points... 8. to trail the leader... 9. title contenders... 10. in virtually all positions... 11. second division... the third round... the second leg... 12. for two days in a row Cim Bom won, by the same score 2-1 ("two-to-one" okuyunuz)... 13. the visiting side left gaping holes in their defense (Türkçe'de "bırakıyordu" deriz. "Bıraktı" derseniz, "bile bile bıraktılar" anlamı verir. Ama aynı kavram için, İngilizce'de "simple past tense" olağan ve yeterli kullanım olur... 14. Hasan Şaş equalized for Cim Bom from a corner kick... 15. balls coming from the wings... 16. a 24-game winning streak... 17. Cim Bom had an edge in ball possession in the second half... 18. could not break down the tight Liverpool defense... 19. scored twice (scored two goals) in the second half 20. We deserved the gold but had to settle for the bronze...

 
   

THIS WEEK'S CARTOON

SİYASET DÜNYAMIZDAN !!

12 Kolay Derste:

İnsanların Kafasına Nasıl Şey'edilir !!

   
 
   
 
CLEAN JOKES OF THE DAY
$100 PLEASE !!

A little boy wanted $100 badly and prayed for two weeks but nothing happened. Then he decided to write a letter to the Lord requesting the $100.

wanted badly = çok istiyordu... Tıpkı Türkçe'de "müthiş güzel, korkunç tatlı bir kız" der gibi "badly" de burada yalnızca bir pekiştirici... To pray = dua etmek... prayer = 1. dua; 2. duacı, dua eden... the Lord = Tanrı...

When the postal authorities received the letter addressed to the Lord, USA, they decided to send it to President Bush. The President was so impressed, touched, and amused that he instructed his secretary to send the little boy a $5.00 bill.

the letter (which was) addressed to the Lord = "Tanrı, ABD" şeklinde adreslendirilmiş olan mektup(u)... impressed = etkilenmiş, beğenmiş... touched = duygulanmış... touched = dokunaklı... (Ama, touchy = alıngan, asabi -- aman dokunmayın, uzak durun)... amuseded = eğlenceli bulmuştu... to instruct = talimat vermek, direktif vermek... bill = banknot...

President Clinton thought this would appear to be a lot of money to a little boy. The little boy was delighted with the $5.00 and sat down to write a thank-you note to the Lord. It said:

be delighted with = çok sevinmek, mutluluktan uçmak...

Dear Lord,
Thank you very much for sending me the money. However, I noticed that for some reason you had to send it through Washington, DC, and, as usual, those jerks deducted $95.

DİKKAT: "Send the money" yerine "send money" kullanılsa doğacak anlam farkına dikkat ediniz...

for some reason = bilemediğim bir nedenle; besbelli ki kendinize göre bir nedenle; şu yada bu nedenle... gibi anlamlar verecektir... had to send it = göndermek zorunda kaldın... jerk = (slang - argo) sarsak, geri zekalı, can sıkıcı ve budala... to deduct = 1. toplam meblağdan bir miktarını düşmek veya çıkarıp almak (eşanl: to substract); 2. sonuç çıkarsamak, "dedüksiyon" yapmak (eşanl: to decuce, to infer)...

*  *  *  *  *

Well, what sayest thou, My Dearest Countrymen !! Would you say that -- in our prayers -- it is ANKARA that intervenes in a like manner ?!

 

 
 
NAUGHTY JOKE OF THE DAY
THE WAY TO DO IT

Two married buddies are out drinking one night when one turns to the other and says, "You know, I don't know what else to do:

"Whenever I go home after we've been out drinking, I turn the headlights off before I get to the driveway. I shut off the engine and coast into the garage. I take my shoes off before I go into the house, I sneak up the stairs, I get undressed in the bathroom. I ease into bed and my wife STILL wakes up and yells at me for staying out so late!"

buddy = arkadaş, can arkadaş... be out drinking = dışarda (yani, meyhanede, filan) kafa çekiyorlardı... turn the headlights off = arabanın farlarını söndürüyorum... driveway = sokak veya caddeden eve kadar uzanan özel giriş çıkış yolu... coast into = "kıyı kıyı" yaklaşığ sessizce garaja giriyorum... to sneak = sessizce, çaktırmadan hareket etmek... to sneak in/into the house, to sneak up the stairs, to sneak into the bed, to sneak down to the kitchen...

His buddy looks at him and says, "Well, you're obviously taking the wrong approach. I screech into the driveway, slam the door, storm up the steps, throw my shoes into the closet, jump into bed, rub my hands on my wife's ass and say, 'How about a blowjob?' ....and she's always pretends to be asleep."

take the wrong approach = yaklaşımın yanlış... screech into = lastiklerimi bağırttırarak dalıyorum... slam the door = kapıyı çarparak kapatıyorum... storm up the stairs = merdivenlerden gürültü patırtıyla fırtına gibi çıkıyorum... rub my hands... etc = karımın kıçını oğuşturuyorum... How about ...? = Ne dersin? Yapalım mı? blowjob = oral seks... pretends to be asleep = uykudaymış numarası yapar...

*  *  *  *  *

PROFESSIONS

Two guys and a girl were sitting at a bar talking about their professions... The one guy says, "I'm a YUPPIE... You know... Young, Urban, Professional." The second guy says, "I'm a DINK... You know... Double Income, No Kids."

They asked the woman, "What are you?" She replied... "I'm a WIFE....ya' know, Wash, Iron, Fuck, Etc."

You know = Bilirsiniz işte.. urban (ö-bın, düm-tek düzeninde) = 1. kentsel; 2. kentli; 3. uygar, beyefendi...

*  *  *  *  *

 

 
 
 
 READING FOR FUN 

Reading for fun... Yes, but "We laugh at our essential condition that we ought to be lamenting at instead" -- Turkish proverb: Güleriz ağlanacak halimize...

 BACKGROUND AND PERFORMANCE EVALUATION

Cumhuriyet'in ilk yıllarında, her bir kamu görevlisi 140 yurttaşa hizmet vermişken, bugün her 20 yurttaşa bir kamu hizmetlisi düşüyor !! Yani, , genel nüfus artışına karşın, devletin eline bakanların oranı tam 7 kat artmış !!

Aynı Hızda "Özelleştirmeğe" Devam !!...

*  *  *  *  *

Artyetişim ve Çalışma Performansı İçin Yararlı Olabilecek Bazı Değerlendirme Tümceleri

* Throughout human evolution, this person's ancestors must have stayed in the control group.

Evrim süreçleri boyunca, bu kişinin cedleri kontrol grubunda kalmış olsa gerek... (Biliyorsunuz, kontrol grubu, değişmezlerden, sabitlerden oluşturulur ki, farklılığın (değişme'nin) niteliğini, derecesini, vb. belirleyebilelim)

* People aspire to drink from the fountain of knowledge, but this person seems to have just gargled.

İnsanlar susuzluğunu bilgi pınarından gidermeğe çalışır; bu kişi sadece gargara yapmış görünüyor... aspire to = amaçlamak, hedef edinmek, hevesle o yolda yürümek...

* This employee should go far -- and the sooner he starts, the better.

go far = 1. Uzaklara gitmek; 2. (mecazi) Yükselmek, çok daha yüksek mevkilere gelmek... Burada sözcük oyunu yapılıyor. "Bu kişi yükselecek, ileri gidecektir," yerine, "Bir an önce ilişkisi kesilsin... Ne kadar erken olursa o kadar iyi olur,"  deniliyor... employer = işveren...  eployee = çalışan...

* This young lady has delusions of adequacy.

Bu genç hanımın kendisine ilişkin yeterlilik hülyaları/yanılsamaları var... (illusion - delusion : olmayan şeyler görme... Nitekim "ilüzyonist" birinci sözcükten geliyor)

* His men would follow him anywhere; but only out of morbid curiosity.

"Astları peşinden heryere gideceklerdir; ama karşı konulmaz bir merak duygusuyla..." morbid = 1. hastalıklı, hastalık oluşturan, veya hastalığa ilişkin (Latince "morbus" = hastalık, "morbidus" = hastalıklı'dan; 2. olağanüstü derecede marazi ve kasvetli duygulara kendini kaptırmış veya öyle olan. morbid fascination = elinde olmaksızın, karşı konulmaz, ölümüne ilgi, merak, hayranlık...

* Obviously, this freak got into the gene pool while lifeguard wasn't looking.

Bu hilkat garibesi besbelli ki gen havuzuna havuz bekçilerine çaktırmadan atlamışmış... "Lifeguard" (cankurtaran) kavramını burada aslında "havuz bekçisi" yada, life + guard bileşiğinden "yaşam koruyucu" olarak yorumlayabiliriz...

* Fell out of the family tree.

Aile ağacından düşmüş... (Çürük elma gibi...)

* Has two brains, one is lost and the other one is out looking for it.

Çift beyinlidir:  Birini kaybetmiş, ötekisi de çıkmış onu arıyor...

* If you stand close enough to him, you can hear the sound of waves.

Yaklaşırsanız dalgaların sesini (beyin dalgaları değil ) sesini duyabilirsiniz. (Çünkü, içiboş bir deniz kabuğu gibidir, boşkafa'nın biridir kendisi...)

*  *  *  *  *

Modified/adapted (not adopted) from actual quotes from the U.S. Federal Employee Performance Evaluation Reports... "Adopted" (= benimsenmiş, evlat edinilmiş) değil, "adapted" (= uyarlanmış, uyarlanılmış)... Hernekadar etini internetten topluyorsam da, kemiğinden ayırıp, tuzunu biberini salçasını eklerken belli bir emek veriyorum. Alıntılarınızda kaynağınızı da anarsanız sevinirim...

 

         

ANASAYFA  --  TESTLER  --  OKUMA  --  EĞLENCE