Doç. Dr. Yalçın İzbul

Hacettepe Üniversitesi eski öğr. üyesi

PRACTICAL ENGLISH FOR TURKS

A Free Bilingual Electronic Ezine

Issued Every Wednesday

September 18, 02 - 0043

 

POSSIBILITY & PROBABILITY -- OLANAKLILIK & OLASILIK

"Türkçe"de Arapsaçına dönmüş olan bu iki kavram (eskiden "imkan" ve "ihtimal" öyle değildi) ingilizcede kesin sınırlarla ayrılıyor. Cole Porter'ın ünlü caz şarkısından esinlenerek:

Baby, it isn't because I shouldn't do it... And you know it isn't because I couldn't do it... And it isn't because I wouldn't do it or even I might not do it... It's just because I don't feel like doing it today...

Yapmamam gerektiği için değil... Yapamayacağım, beceremeyeceğim için de değil... Yapmam anlamına da gelmiyor... Hatta yapma olasılığım olmadığı anlamına bile gelmiyor... Yalnızca bugün pek canım istemiyor.

 

 

 
UNIVERSAL DECLARATION OF HUMAN RIGHTS

 İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ

10 December 1948

Yani üstünden 54 yıl... ve ne yazık ki, daha nice acılar geçti... Aşağıda göreceksiniz...

Article 1 --  Madde 1

All human beings are born free and equal in dignity and rights. They are endowed with reason and conscience and should act towards one another in a spirit of brotherhood.

Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.

Article 2 -- Madde 2

Everyone is entitled to all the rights and freedoms set forth in this Declaration, without distinction of any kind, such as race, colour, sex, language, religion, political or other opinion, national or social origin, property, birth or other status.

Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin işbu Beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir.

Furthermore, no distinction shall be made on the basis of the political, jurisdictional or international status of the country or territory to which a person belongs, whether it be independent, trust, non-self-governing or under any other limitation of sovereignty.

Bundan başka, bağımsız memleket uyruğu olsun, vesayet altında bulunan, gayri muhtar veya sair bir egemenlik kayıtlamasına tabi ülke uyruğu olsun, bir şahıs hakkında, uyruğu bulunduğu memleket veya ülkenin siyasi, hukuki veya milletlerarası statüsü bakımından hiçbir ayrılık gözetilmeyecektir.

Article 3 -- Madde 3

Everyone has the right to life, liberty and security of person.

Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır.

NOT: Türkçe çeviriler, resmi metinden değiştirilmeksizin verilmiştir.

MAN BEHEADS DAUGHTER THINKING SHE WAS RAPED
TECAVÜZE UĞRADIĞI DÜŞÜNCESİYLE KIZININ KAFASINI KESTİ !!

TEHRAN (Reuters -- September 09, 2002) - An Iranian man cut off his seven-year-old daughter's head after suspecting she had been raped by her uncle, the Jomhuri-ye Eslami newspaper said on Sunday.

cut off = kesip koparmak, kesip ayırmak... his seven-years-old daughter's head = yedi yaşındaki kızının kafasını... to suspect = şüphe etmek, kuşku duymak... to rape = tecavüz etmek... uncle = amca (babanın ERKEK kardeşi)...(Ancak İngilizce bu konuda ana-baba ayrımı yapmıyor; yani "annenin ERKEK kardeşi" de olabilir... Jomhuri-ye Eslami = Bu cahil Batılı'lara "İslam Cumhuriyeti" demeği bir türlü öğretemedik...

A post-mortem, however, showed the girl was still a virgin. "The motive behind the killing was to defend my honour, fame, and dignity," the paper quoted the father as saying.

post-mortem = "ölüm sonrası"... still a virgin = Yani, AMCA'ya iftira edilmiş... motive /mou-tiv/ = neden, sebep, motivasyon... honour = onur (burada NAMUS, anlamında)... fame = ün, ad san...  dignity = onur (burada, başı dik, alnı açık, anlamında)... "quoted the father as saying" = (gazetecilik dili) babanın "..........." dediğini bildirdi....

Rape often goes unreported in Iran where the conservative society sees it as bringing shame on the victim and family.

rape = tecavüz... Coşkun the Rapist = Tecavüzcü Coşkun... unreported = bildirilmez, gizli tutulur... conservative society = muhafazakar toplum (hakkımı verin: dilsel üçkağıt yapıp, "tutucu" demedim)... to bring shame on = utanç verici duruma düşürmek... victim = KURBAN...

Local people have called for the man, who has been arrested, to be hanged, but under Iran's Islamic law only the father of the victim has the right to demand the death sentence.

"Mahalle halkı, tutuklanmış bulunan adamın asılması talebinde bulundular; ancak İran İslam yasalarına göre sadece kurbanın babası ölüm cezası talebinde bulunabilir..."

The paper said the father, named as Khazir, has three wives.

has three wives... = üç karısı var...

NO COMMENT = YORUM YOK !!

 
WILL YOU JUST WATCH THIS YOUNG WOMAN BE STONED TO DEATH

 "RECM" = TAŞLAYARAK ÖLDÜRME !!

Amina Lawal Must Not Face Death

by Merton Amnesty Group (  http://www.mertonai.org/amina/  )

"We hereby uphold the judgment of the (lower) Bakori court that decreed that you be sentenced to death by stoning..."

These were the words the president of the Funtua (Northern Nigeria) Appeals Court told Amina Lawal 30, on Monday Aug 19, 2002. This sentence was passed on Amina in March 2002 for having a child outside marriage.

hereby = işbu kararla... uphold the judgment = kararı onaylıyoruz... lower = alt... decree = hüküm... to sentence = hüküm vermek, mahkum etmek... appeals court = temyiz mahkemesi... to pass a sentence = hüküm vermek, mahkum etmek...

Amina Lawal's Case - Her Trial and Sentence

When unmarried, Amina became pregnant. Local villagers had her arrested and she was brought before a Regional Court where she was charged with the crime of adultery Like Safiya, she had no legal representation and there are serious questions about whether the nature of the charges was adequately explained to her.

charged with = ile suçlandı... adultery = zina... had no legal representation = avukatı yoktu... charges = suçlamalar...

Under the Katsina regional law, admitting to having a baby amounts to a confession to the crime of adultery. As in the case of Safiya Hussaini, the man identified as Amina's partner - the alleged father of her baby daughter - was released. The court said there was insufficient evidence against him.

alleged = iddia olunan... released = salıverildi... insufficient evidence = yetersiz kanıtlar...

For him to be convicted, he must either confess, or 4 other men must testify that they witnessed the adultery.

Mahkum edilebilmesi için, ya itirafta bulunması, yada 4 başka ERKEK'in onun zina yaptığını gördükleri yolunda tanıklık etmeleri gerekiyor...

Victims of Poverty -- Fakirliğin Kurbanları

Like Safiya, Amina comes from an impoverished background. Both were married in their early teens (12 and 14 respectively) only to be divorced at a later stage and left to raise their children by themselves.

impoverished = fakir düşmüş, fakir... respectively = sırasıyla: yani Safiye 12, Emine 14 yaşlarında evlenmişler... only to be divorced = ancak boş olundular... raise their children by themselves = çocuklarını babalarının yardımı olmaksızın yetiştirmek üzere...

The softly spoken and largely unschooled Lawal told AFP that her main worries were the strain the case was putting on her parents and what would happen to her baby daughter Wasila if she is put to death.

spoken = (burada) konuşan... unschooled = okul görmemiş, eğitimsiz... worry = endişe... strain = stres, bunalım, ruhsal ve bedensel zorlanma... baby daughter Wasila = Vesile bebek... put to death = idam edilmek...

*  *  *  *  *

DEĞERLİ ÜYELERİMİZ

Bu vahşete hayır diyebilirsiniz. Nijerya Hükumeti önceki olayda uluslararası tepkilere karşı koyamamış ve Safiye Hüseyni'nin hayatı kurtulmuştu. Aynı kararlılığı Emine Lawal olayında da göstermek için, aşağıdaki adreste yer alan "Nijerya Hükumetine Açık Mektup" u imzalayabilirsiniz.

 http://www.mertonai.org/amina/OpenLetter.htm

Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır.

Everyone has the right to life, liberty and security of person.

 

 
 

 

 CHUNKS OF WISDOM OR DROPLETS OF BANALITY ? 

 ON EDUCATION AND LEARNING -- 2 -- 

  AND NOW THE SKEPTIC SPEAKETH 

"I have never let my schooling interfere with my education." -- Mark TWAIN

Okul hayatımın, eğitimime müdahele etmesine asla izin vernedim... ("speaketh" için bu Bölümün sonuna bknz)

In the first place, God made idiots. That was for practice. Then he made school boards. -- Mark Twain

Tanrı önce ahmakları yarattı. Bu bir sonraki adımın provasıydı ve sıra artık okul yöneticilerine gelmişti...  (serbest çeviri)

Soap and education are not as sudden as a massacre, but they are more deadly in the long run. -- Mark Twain

Sabun ve eğitim, katliam kadar ani tesirli değildir, ama uzun vadede çok daha öldürücü olurlar... (Sabun mikroplar, eğitim de insanlar için...)

I am always ready to learn, but I do not always like being taught. -- Sir Winston Churchill

Güzel, etkili, iyi İngilizce örnekleri için, vazgeçilmez bir kaynak kişi...

The mediocre teacher tells. The good teacher explains. The superior teacher demonstrates. The great teacher inspires. -- William Arthur Ward

mediocre = sıradan, ortalama... to inspire = esin kaynağı olmak, ilham vermek, yaratıcı olma aşkı uyandırmak...

Teaching people skills without giving them a vision for a better future -- is only training. -- Nido Qubein

NOT: Öteden beri, "öğretim" ve "eğitim" kavramlarını yeterince ayırd edemiyoruz: "education" ve "training" arasındaki farktan yola çıkınız...

Teaching should be such that what is offered is perceived as a valuable gift and not as a hard duty. --Albert Einstein

to perceive = algılamak... perception = algı... Mealen: Öğretim, öğrencinin tatsız bir görev değil, değerli bir armağan olarak algılayacağı şekilde olmalı...

Imagination is more important than knowledge. Knowledge is limited. Imagination encircles the world. -- Albert Einstein

Hayal gücü ve yaratıcılık bilgiden daha önemlidir. Bilginin sınırları var, ama hayal gücü tüm evreni kucaklar... (serbest çeviri)

The object of education is to prepare the young to educate themselves throughout their lives. -- Robert Maynard Hutchins

object = amaç... (ayrıca, aynı anlamda "objective" de kullanılabilir.)

O halde, şimdi bu başlık altında biz dizi sözcük ve bellibaşlı kavramlarını sıralayalım: subject: 1. konu; 2: özne... object: 1. nesne, cisim; 2. Nesne (gramer); 3. amaç... subjective: öznel, sübjective... objective: 1. nesnel, objektif; 2. amaç... to object: itiraz etmek, karşı çıkmak... objection: karşı çıkma, itiraz... "Objection, Your Honour1" = "İtiraz ediyorum, Sayın Hakim!"... conscientious objector: inancları nedeniyle savaşmayı reddeden kimse... conscience /kan-şıns/ = vicdan... conscientious /kınsi-en-şıs/ = vicdani, vicdanlı... concious /kan-şıs/ ile karıştırmayınız = baygın değil, ayık, kendinde, farkında, bilincinde... consciousness /kan-şısnıs/ = farkındalık, bilinç...

He who dares to teach must never cease to learn. -- Richard Henry Dann

cease = stop...

And Some Thrashing  for the Students, too...

(Eh, Öğrencilere de Dokundurmadan olmaz!...)

"Students rarely disappoint teachers who assure them in advance that they are doomed to failure." -- Sidney Hook

to assure = "I assure you that ..." = "Sizi temin ederim ki ..."  in advance = peşinen, önceden... Nitekim: to pay in advance = peşin ödeme, avans verme... advance payment = avans ödeme, avans...

doomed to failure = başarısız olması kaçınılmaz... doom = büyük felaket... the Doomsday = Kıyamet Günü...

"(insert student's name) chewing gum and a cow chewing cud, the only difference is the intelligent expression on the cow's face." -- Any Realistic Teacher with Good Descriptive Powers...

insert the student's name = Öğrencinin adını yazınız... XXX'in ciklet çiğnemesiyle ineğin geviş getirmesi arasındaki yegane fark, ineğin suratındaki zeka ifadesidir...

*  *  *  *  *

  Or, As Knut Schmidt-Nielson Once Put It  

"It has been said that the primary function of schools is to impart enough facts to make children stop asking questions. Some, with whom the schools do not succeed, become scientists."

Okulların temel işlevinin, artık başka soru sormalarına gerek bırakmayacak ölçüde çocuklara yeterli bilgi kazandırmak olduğu hep söylenir... (Neyse ki) okulların bunda başarısız olduğu çocuklardan bazıları ilerde bilim adamı olabiliyorlar...

 

 

 
 

Advanced Grammar:

The Present Tense

You do know, Dearest Members, that the present tense form of a main verb receives the suffix "-s" --  if the subject is in the third person singular: she walks, she sings, she says, she writes, she speaks.

However, when you read Shakespeare (and other authors from the period thereabouts) you come across certain other present tense forms as well.

With a second person singular subject (the pronoun is thou), a present tense verb is marked by the suffix -st or -est: thou sayest, thou speakest.

With a third person singular subject, the verb suffix can be -s as in Modern English; or, alternatively, it may take the form of -th or -eth: hence, she seeth, she walketh, she singeth... and the skeptic speaketh... Incidentally, the word "skeptic" has a variant written form as "sceptic", but the former is far more common...

 
 
   

SANKİ...

ÖZEL DERS  --  BANT KAYITLARI

...GİBİ BİR KİTAP         BİLGİ  

   
 
 

EXCERPTS FROM

LOVE POEMS

 

I love you not only for what you are,
but for what I am when I am with you

Elizabeth Barrett Browning

 

As we grow older together,
As we continue to change with age,
There is one thing that will never change...
I will always keep falling in love with you.

Karen Clodfelder

 

For, you see, each day I love you more,
Today more than yesterday and less than tomorrow.

Rosemonde Gérard

I wrote your name in the sand
but the waves washed it away,
then I wrote it in the sky
but the wind blew it away,
so I wrote it in my heart
and that's where it will stay.

- Unknown -



I asked God for a flower, he gave me a bouquet
I asked God for a minute, he gave me a day
I asked God for true love, he gave me that too
I asked for an angel and he gave me you.

- John Raine -

 
 
   

THIS WEEK'S CARTOON

I say, "the Strait of Çanakkale..."

   
 
   
CLEAN JOKES OF THE DAY
JUST MY LUCK !!

Standing at the edge of a lake, a man noticed a woman screaming for help in some distance. Unable to swim, the man looked around him and saw fisherman running up. The man said, "My wife is drowning and I can't swim. Please save her. I'll give you a hundred dollars."

The fisherman dove into the water. In ten powerful strokes, he reached the woman, put his arm around her, and swam back to shore. Depositing her at the feet of the man, the fisherman said, "Okay, where's my hundred?"

to dive (dove - dove... veya dived - dived) = suya atlamak, balıklama dalmak... Okunuşu: /douv/... Ayrıca, dove = kumru, /dauv/ şeklinde okunur. stroke = kulaç... to deposit  fiilinin bu ilginç kullanımını not ediniz... Bu kullanımı Türkçe'ye "bıraktı" kavramı ile çevirebiliriz...

The man said, "Look, when I saw her going down for the third time, I thought it was my wife. But this is my mother-in- law."

The fisherman reached into his pocket and said, "Just my luck. How much do I owe you?"

reached into his pocket = elini cebine daldırdı... Just my luck = Ne kadar şanssızım... Bendeki şansa bak!... Kör talih işte...

*  *  *  *  *

THE TRUTH OF THE MATTER

The children had all been photographed, and the teacher was trying to persuade them each to buy a copy of the group picture.

to persuade = ikna etmek, inandırmak...

"Just think how nice it will be to look at it when you are all grown up and say, 'There's Jennifer; she's a lawyer,' or 'That's Michael. He's a doctor.'"

Just then, a sarcastic comment from the back of the room rang out, "And there's the teacher. She's dead."

sarcastic =  alaycı, dalga geçen, ağız eğen... rang out = diye çınladı (to ring - rang - rung,  fiilinden)...

WHAT A NUISANCE !!

A little Thomas comes home from his first day at school.
His mother asks, "Well, what did you learn today?"
Little Thomas replies, "Apparently not enough. They want me to go back again tomorrow."

apparently = öyle anlaşılıyor ki... öyle görünüyor ki... anlaşıldığıma göre... "A little Thomas" = öğrenme tavrımız, "Aaa, demek ki böyle de söylenebiliyormuş," olmalı...

 
NAUGHTY JOKES OF THE DAY
A QUESTION OF BEING UP TO IT !!

A nun is walking through a bad neighbourhood when this guy jumps out of the bushes and has his way with her.

has his way with her = muradına nail oldu, kadından istediğini elde etti (öykü anlatırken, present tense = past tense...)

When he has finished he says "Well, sister, what are you going to tell the Pope about this".

the Pope = Papa... Okunuşu: /poup/...

The nun replies, "Well, I will tell him I was walking home late one night in a bad neighbourhood when this man jumped out of the bushes and had his way with me....twice -- that is, if your up to it.

if you are up to it = becerebileceksen... becerebilirsen... Deyiminiz: to be up to something = üstesinden gelebilecek güce sahip olmak...

*  *  *  *  *

WHAT'S HIS NAME, AGAIN ?!

Neymiş, neymiş adı, bi daha söyle bakiim!

Little Indian boy goes to his father and asks, "Father. how do we get our names?"

Father tells his son, "Well, we name our children after the first thing we see when the child is born. For example, your sister, Running Doe... When she was born, the first thing your mother saw was a doe running through the woods.

doe = dişi geyik...

"And your cousin, Two Eagles... The first thing your aunt saw when he was born were 2 eagles flying over the village."

eagle = kartal...

Then, then father gets curious and asks the little boy: "So tell me, Two Dogs F***ing, why do you ask?"

gets curious = merak etti... (öykü anlatırken, present tense = past tense...)

*  *  *  *  *

WHAT IT MEANS TO AGE !!

It Takes Me All Night Long To Do What I Used To Do All Night Long

 
 
 

 READING FOR FUN 

 SIGNS SEEN AROUND THE WORLD

 PART - 1

*  *  *  *  *

* Cocktail lounge, Norway:

LADIES ARE REQUESTED NOT TO HAVE CHILDREN IN THE BAR

What was meant = Bara çocuklarını getirmemeleri...

What was said = Barda çocuk "yapmamaları"...

* At a Budapest zoo:

PLEASE DO NOT FEED THE ANIMALS. IF YOU HAVE ANY SUITABLE FOOD, GIVE IT TO THE GUARD ON DUTY

What was meant = Hayvanları beslemeyin; yiyecekleri görevliye teslim edin.

What was said = Hayvanları beslemeyin; yanınızda uygun yiyecekler varsa, verin görevli bekçiler yesin...

* Doctors office, Rome:

SPECIALIST IN WOMEN AND OTHER DISEASES

Kadınlar ve öteki hastalıklar üstüne uzman!...

* Hotel, Acapulco:  ( Bu gerçekten şahane !! )

THE MANAGER HAS PERSONALLY PASSED ALL THE WATER SERVED HERE.

What was meant = Sularımız bizzat Müdürümüz tarafından denetlenmektedir.

What was said = Müşterilere sunulan bütün çişleri Müdürümüz bizzat işemiştir... [Açıklama: to pass water = çişini yapmak...]

* In a Nairobi restaurant:

CUSTOMERS WHO FIND OUR WAITRESSES RUDE OUGHT TO SEE THE MANAGER.

What was meant = Garson kızlarımızın kabalığından şikayetçi olan müşterilerimiz Müdüre başvurmalıdır.

What was said = Garson kızlarımızın kabalığından şikayetçi olan müşterilerimiz, hele bir de Müdürü görsünler!...

* On an Athi River highway:

TAKE NOTICE: WHEN THIS SIGN IS UNDER WATER, THIS ROAD IS IMPASSABLE.

Dikkat: Bu işaret su seviyesinin altında kalmışsa buradan geçmeyiniz...

* On a poster at Kencom:

ARE YOU AN ADULT THAT CANNOT READ? IF SO, WE CAN HELP.

Erişkin yaşta ve okuma-yazma bilmiyor musunuz? Yardımcı olabiliriz...

* A sign seen on an automatic restroom hand dryer:

DO NOT ACTIVATE WITH WET HANDS.

Otomatik tuvalet el kurutma makinesi üzerindeki uyarı = Lütfen düğmeye ıslak elle basmayınız...

* In a Pumwani maternity ward:

NO CHILDREN ALLOWED.

Yani, Çocuk Yasağı olan bir Doğum Servisi ...

*  *  *  *  *

 LAST BUT NOT LEAST

 * In a cemetery:

 PERSONS ARE PROHIBITED FROM PICKING  FLOWERS FROM ANY BUT THEIR OWN GRAVES

 KENDİN EK-İL, KENDİN YOL !!

 

         

ANASAYFA  --  TESTLER  --  OKUMA  --  EĞLENCE